Cepheye yalnız askerler yürümüyordu
1922 yılının kışı…
Ağrı Dağı’nın etekleri kar altındaydı.
Anadolu yıllardır savaşın yorgunluğunu taşıyordu. Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve işgal yıllarının ardından millet, şimdi kendi vatanında var olup olmama mücadelesi veriyordu.
Batı Cephesi’nde büyük hesaplaşmaya doğru gidilirken Anadolu’nun doğusunda sessiz fakat olağanüstü bir hazırlık başladı.
Askerî hekim Mehmet Derviş Kuntman’a Batı Cephesi’ne hareket emri verilmişti.
Ancak onun yolculuğu sıradan bir askerî intikal olmayacaktı.
Çünkü yanında yalnızca doktor çantası yoktu.
Onunla birlikte bir askerî hastanenin sağlık teşkilatı da Anadolu’yu baştan başa geçecekti.
Taşınan bir hastane binası değildi.
Yataklar, battaniyeler, ilaçlar, pansuman malzemeleri, tıbbi araçlar ve onları kullanacak sağlık personeliydi.
Kuntman ve beraberindeki küçük ekip, 500 yataklık bir askerî hastanenin malzeme ve teçhizatını Ağrı Dağı eteklerinden Batı Cephesi’ne ulaştırmakla görevlendirildi.
Ekibin imkânları sınırlıydı.
İki doktor, bir eczacı, birkaç görevli ve yaklaşık 50 asker…
Ama önlerinde yüzlerce kilometrelik Anadolu vardı.
Ve bekleyen bir vatan.
Öküz arabalarıyla başlayan dört aylık yolculuk
Hazırlıklar Şubat 1922’de başladı.
Nakliye araçlarının önemli bölümünü öküz arabaları oluşturuyordu.
Arabaların tekerlekleri kontrol edildi.
Boyundurukları onarıldı.
Malzemeler tartıldı, ayrıldı ve yüklendi.
Çünkü yolda kaybedilecek her ilaç, her sargı bezi ve her battaniye, birkaç ay sonra cephede bir Mehmetçiğin hayatı anlamına gelebilirdi.
20 Şubat 1922 civarında Iğdır’dan başlayan yolculuk Sarıkamış’a, Erzurum’a, Erzincan’a, Sivas’a ve Anadolu’nun içlerine doğru uzandı.
Kar vardı.
Çamur vardı.
Bozuk yollar vardı.
Kimi zaman günlerce süren ağır ilerleyiş vardı.
Fakat dönüş yoktu.
Kafile yaklaşık dört ay boyunca Anadolu’yu geçti.
Bir tarafta cepheye giden askerler, diğer tarafta onların yaralarını saracak doktorlar ve sıhhiyeciler…
Aslında aynı savaşın iki ayrı koluydular.
Biri vatan toprağını savunacak, diğeri o toprağın üzerinde yaralanan insanı hayatta tutmaya çalışacaktı.
Haziran 1922’nin sonunda Kuntman ve beraberindekiler nihayet Batı Cephesi bölgesine ulaştı.
Fakat gerçek mücadele şimdi başlıyordu.
30 evlik köyde yüzlerce yaralı için hastane
Kuntman’a Akşehir yakınlarındaki Mevlütlü köyünde bir hastane hazırlama görevi verildi.
Plan büyük, imkânlar küçüktü.
Yaklaşan taarruzda yüzlerce yaralının gelebileceği düşünülüyordu.
Burada 500 yataklık bir sağlık kapasitesinin oluşturulması, ayrıca yaklaşık 1000 yaralının geçici olarak toplanabileceği alanların hazırlanması gerekiyordu.
Fakat Mevlütlü, büyük bir kasaba değildi.
Kuntman’ın anlatımına göre burası yaklaşık 30 evlik bir Yörük köyüydü.
Ne geniş hastane binaları vardı ne de yüzlerce hastayı yatırabilecek hazır koğuşlar.
Üstelik Şark Cephesi’nden getirilen malzemeler arasında yatak, yorgan, yastık kılıfı ve battaniyeler bulunmasına rağmen yeterli karyola yoktu.
İşte Millî Mücadele’nin sağlık cephesini anlatan en çarpıcı sahnelerden biri burada yaşandı.
Karyola yoktu, kerpiçten yatak yaptılar
Sağlık çalışanları “imkân yok” deyip beklemedi.
Çare üretildi.
Taş, kerpiç ve çamur kullanılarak sabit yatak yerleri yapıldı.
Yakındaki Beylikhan’da bulunan bir hanın ahır bölümü temizlendi.
Duvarları sıvandı.
Bir zamanlar hayvanların kaldığı bölüm hasta koğuşuna dönüştürüldü.
Akşehir Gölü çevresinden saz ve ağaç getirildi.
Fazla yaralıların güneşten korunabilmesi için gölgelikler hazırlandı.
Çünkü savaşın ne zaman başlayacağı bilinmese de bir şey biliniyordu:
Yaralılar gelecekti.
Ve geldiklerinde onlara “yerimiz yok” denemezdi.
Bir milletin istiklâl mücadelesinde sağlık çalışanlarının görevi tam da buydu.
Ellerinde ne varsa onunla hayatı savunmak.
Büyük Taarruz yaklaşırken yeni emir geldi
1922 yazı ilerledikçe Batı Cephesi’nde sessizlik ağırlaşıyordu.
Ordunun büyük bir harekâta hazırlandığı artık sağlık teşkilatına verilen emirlerden de anlaşılıyordu.
1 Ağustos 1922 tarihli emirde Mevlütlü’de bulunan 300 yataklı hastanenin ve Kumrallı’daki mevki hastanesinin 1. Ordu emrine verilmesi istendi.
Mevlütlü Hastanesi’nin 15 Ağustos’a kadar Kumrallı bölgesinde hazır bulunması gerekiyordu.
Buradaki “300 yatak” ifadesi, daha önce Mevlütlü’de kurulması planlanan 500 yataklık kapasiteden farklı olarak yeni askerî emirde belirtilen fiilî hastane gücünü ifade ediyordu.
Bir kez daha malzemeler toplanacaktı.
Bir kez daha hastane hareket edecekti.
Çünkü cephe nereye gidiyorsa sağlık hizmeti de oraya gitmeliydi.
Yaralı asker cepheden kilometrelerce uzağa kendi başına gelemezdi.
Doktorun ve sıhhiyecinin ona yaklaşması gerekiyordu.
26 Ağustos 1922
Sonunda beklenen gün geldi.
26 Ağustos 1922 sabahı Büyük Taarruz başladı.
Top sesleri Afyon hattında yankılanırken Türk ordusu düşman mevzilerine doğru ilerliyordu.
Kumrallı’daki hastanede ise başka bir bekleyiş vardı.
Doktorlar hazırdı.
Sıhhiyeciler hazırdı.
Yataklar hazırlanmıştı.
Sargı malzemeleri yerindeydi.
Fakat cepheden henüz kimse gelmiyordu.
İlk gün geçti.
Beklediler.
Çünkü savaşın hastaneye ulaşması, yaralıların görünmesiyle başlayacaktı.
Ertesi gün uzakta ilk askerler belirdi.
Bazıları yürüyebiliyordu.
Bazıları arabalar üzerinde taşınıyordu.
Üzerlerinde savaşın tozu, yorgunluğu ve yaraları vardı.
Fakat beraberlerinde cepheden bir haber getirmişlerdi.
Kuntman’ın hatıralarına göre sağlık çalışanlarının duyduğu ilk sözlerden biri şuydu:
“Düşmanı bozduk.”
İki kelime…
Aylarca yapılan hazırlığın, yıllarca çekilen acının ve bağımsızlık için verilen büyük mücadelenin içinden gelen iki kelime.
Hastanedeki sağlık çalışanları sevindi.
Fakat sevinmeye ayrılacak zaman çok azdı.
Çünkü önlerinde yaralı Mehmetçikler vardı.
Doktorlar ve sıhhiyeciler hemen çalışmaya başladı.
Yaralar açıldı.
Pansumanlar yapıldı.
Hastalar yatırıldı.
Bir tarafta Türk ordusu düşman hatlarını yarıyor, diğer tarafta sağlık çalışanları ölümle yaşam arasındaki ince çizgide mücadele ediyordu.
Büyük Taarruz’un görünmeyen cephesi işte buydu.
Büyük Taarruz’a 35 bin yataklık sağlık hazırlığı
Kuntman’ın hastanesi yalnız değildi.
Büyük Taarruz öncesinde Türk ordusunun sağlık teşkilatı aylar süren ciddi bir hazırlık yürüttü.
Dönemin kaynaklarına göre yaralıların tedavisi amacıyla toplam sağlık kapasitesi yaklaşık 35 bin yatağa çıkarılmıştı.
26 Ağustos 1922’de taarruz başladığında sahada 18 sıhhiye bölüğü bulunuyordu.
Tümenler seyyar hastanelerle destekleniyordu.
Amaç yalnızca yaralı askeri savaş alanından çıkarmak değildi.
Önce ilk müdahale yapılmalıydı.
Sonra sargı yerine götürülmeli, durumu değerlendirilmeliydi.
Ardından ihtiyaç halinde seyyar hastaneye veya cephe gerisindeki daha büyük sağlık kuruluşlarına sevk edilmeliydi.
Bu, Anadolu’nun bütün imkânsızlıklarına rağmen kurulmuş büyük bir sağlık zinciriydi.
Çünkü Büyük Taarruz yalnızca cephane ve asker hesabıyla hazırlanmadı.
Kaç kişinin yaralanabileceği, yaralıların nerede toplanacağı, kimlerin ameliyat edileceği ve hastaların hangi güzergâhtan geriye taşınacağı da hesaplandı.
Zaferin arkasında görünmeyen böyle bir matematik de vardı.
Ordu ilerledi, sağlıkçılar peşinden yürüdü
Türk ordusu Afyon hattını yardıktan sonra savaşın seyri büyük bir hızla değişmeye başladı.
Artık cephe her gün biraz daha batıya gidiyordu.
Bu durum sağlık teşkilatı için yeni bir sorun doğurdu.
Dün doğru yerde bulunan bir hastane, ertesi gün cepheden çok uzakta kalabiliyordu.
Çözüm belliydi:
Hastaneler de ilerleyecekti.
Kuntman ve arkadaşları bir kez daha yola çıktı.
Düzağaç’a ulaştıklarında karşılaştıkları manzara savaşın bütün ağırlığını gösteriyordu.
Bir caminin içerisinde yaklaşık 70-80 ağır yaralı bulunuyordu.
Savaşın hızlı ilerleyişi içinde bakıma ihtiyaç duyan bu askerler sağlık ekibinin önündeydi.
Belki birkaç saat önce vatan için savaşmışlardı.
Şimdi ise aynı vatanın doktorlarına ve sıhhiyecilerine emanetti.
Sağlık çalışanının savaşı burada başlıyordu.
Kurşun sıkmıyordu.
Mevziye hücum etmiyordu.
Ama bir insanı hayatta tutabilmek için ölümle aynı kararlılıkla mücadele ediyordu.
Afyon’dan Uşak’a, Uşak’tan Salihli’ye
Türk ordusu batıya yürüdükçe Kuntman’ın sağlık yolculuğu da devam etti.
Afyon…
Uşak…
Salihli…
Ardından Soma ve Edremit…
Harita üzerinde birkaç şehir adı gibi görünen bu güzergâh, gerçekte yüzlerce kilometrelik bir savaş ve sağlık koridoruydu.
Her yeni şehir yeni yaralılar demekti.
Yeni pansumanlar.
Yeni ameliyatlar.
Yeni kayıplar.
Ve yeniden ayağa kaldırılmaya çalışılan insanlar…
Kuntman’ın Iğdır’da başlayan yolculuğu artık Ege’ye kadar ulaşmıştı.
Aylar önce Ağrı Dağı’nın eteklerinde yüklenen hastane malzemeleri, Büyük Taarruz’un ardından Anadolu’nun batısında yaralı askerlerin tedavisinde kullanılıyordu.
Bu yolculuğun kendisi, Millî Mücadele’nin ne kadar büyük bir lojistik seferberlik olduğunu anlatmaya yetiyordu.
Sağlıkçıların düşmanı yalnızca kurşun değildi
Millî Mücadele yıllarında doktorların, eczacıların, sıhhiyecilerin ve hastabakıcıların karşısında yalnızca savaş yaraları bulunmuyordu.
Sıtma…
Tifüs…
Verem…
Frengi…
Ve savaş koşullarında hızla yayılabilen başka bulaşıcı hastalıklar…
Anadolu zaten yoksuldu.
İlaç azdı.
Hekim azdı.
Sağlık personeli azdı.
Ulaşım güçtü.
Buna rağmen bir tarafta askerî sağlık teşkilatı, diğer tarafta yeni kurulan Sıhhat ve Muavenet-i İçtimaiye Vekâleti ile Hilâl-i Ahmer’in çalışmaları devam ediyordu.
Millî Mücadele’nin sağlık cephesi yalnızca ameliyat masalarından ibaret değildi.
Aşı üretmekten salgınla mücadeleye, ilaç temininden yaralı nakline kadar büyük bir seferberlik yürütülüyordu.
Çünkü vatan savunması yalnız sınır çizgisinde yapılmıyordu.
Bazen bir hastane çadırında,
bazen bir köy odasında,
bazen bir ahırdan dönüştürülen koğuşta,
bazen de bir yaralının başucunda sürüyordu.
Bir hastaneyi taşımak ne demekti?
Bugün “500 yataklık hastane” dediğimizde zihnimizde büyük bir bina canlanıyor.
1922 Anadolu’sunda ise hastane çoğu zaman bir bina değil, hareket edebilen bir sağlık teşkilatıydı.
Yataklar…
Battaniyeler…
İlaç sandıkları…
Pansuman malzemeleri…
Tıbbi araçlar…
Doktorlar…
Eczacılar…
Sıhhiyeciler…
Hastabakıcılar…
Ve bütün bunları cepheye ulaştıran askerler ve nakliye görevlileri…
Bir köyde kuruluyor, yaralıları tedavi ediyor, emir geldiğinde toplanıyor ve yeniden yola çıkıyordu.
Bu yüzden Kuntman’ın hikâyesindeki “hastanenin taşınması”, duvarların ve çatının taşınması değildi.
Bir sağlık sisteminin bütün unsurlarıyla cepheye doğru yürütülmesiydi.
Zafer yalnız savaş meydanında kazanılmadı
Kurtuluş Savaşı’nı anlatırken çoğunlukla cepheleri hatırlarız.
Sakarya’yı…
Dumlupınar’ı…
Afyon’u…
Büyük Taarruz’u…
Ve haklı olarak o cephelerde savaşan Mehmetçiği.
Fakat savaş meydanının birkaç kilometre gerisinde başka insanlar da vardı.
Bir asker vurulduğunda ona ilk ulaşanlar…
Onu sedyeye yatıranlar…
Kanamasını durdurmaya çalışanlar…
Yarasını temizleyenler…
Ameliyat edenler…
Ateşini düşürmeye çalışanlar…
Gecenin karanlığında başında bekleyenler…
Onlar da Millî Mücadele’nin neferleriydi.
Üzerlerinde beyaz önlük veya askerî sağlık üniforması vardı.
Silahları neşter, sargı bezi ve ilaçtı.
Ama savundukları şey yine aynıydı:
İnsan ve vatan.
“Düşmanı bozduk”
Belki de bütün hikâyeyi iki kelime özetliyor.
26 Ağustos sabahı doktorlar hastanede bekledi.
Top sesleri uzaktan geliyordu.
Ertesi gün yaralı askerler görünmeye başladı.
Biri yürüyerek geldi.
Diğeri arabada.
Birinin kolu sarılıydı.
Bir başkası ayağa kalkamayacak kadar ağır yaralıydı.
Ama cepheden getirdikleri haber aynıydı:
“Düşmanı bozduk.”
Sonra doktorlar eğilip yaralarını sardı.
Çünkü zafer henüz tamamlanmamıştı.
Bir millet düşmanı topraklarından çıkarırken, sağlık çalışanları da o zafer uğruna yaralanmış insanları hayata döndürmeye çalışıyordu.
Ve belki Millî Mücadele’nin bize bıraktığı en büyük derslerden biri de burada saklıdır:
Vatan yalnız cephede savaşanlarla değil, düşenleri kaldıranlarla da kurtulur.
Mehmet Derviş Kuntman’ın Ağrı Dağı eteklerinden başlayıp Büyük Taarruz’a uzanan yolculuğu, o görünmeyen kahramanların hikâyesidir.
İsimleri tarih kitaplarının büyük başlıklarında her zaman yer almasa da onlar Anadolu’nun en zor günlerinde görevlerinin başındaydı.
Karyola bulamadılar, kerpiçten yatak yaptılar.
Hastane bulamadılar, ahırı koğuşa çevirdiler.
Yol bulamadılar, öküz arabalarıyla aylarca yürüdüler.
Ve yaralı Mehmetçik geldiğinde tek bir şey söylediler:
Buradayız.




