Tebhirhaneler: Osmanlı’nın Buharla Dezenfeksiyon Merkezleri

Bir evde kolera vakası görüldüğünü düşünün.

Bugünkü gibi tek kullanımlık koruyucu malzemeler, modern dezenfektan sistemleri ya da gelişmiş enfeksiyon kontrol ekipleri yok.

Ama 1890’ların İstanbul’unda uygulanmaya başlayan dikkat çekici bir sistem var.

Görevliler hastalık görülen yere gidiyor, ortamı dezenfekte ediyor, bulaşmış olabileceği düşünülen giysi ve eşyaları özel araçlarla topluyor ve bunları şehrin belirli noktalarında kurulan merkezlere götürüyordu.

Bu merkezlere tebhirhane deniliyordu.

Tebhirhaneler, Osmanlı’nın salgın hastalıklarla mücadelede kurduğu en ilginç koruyucu sağlık kurumlarından biriydi.

Kolera İstanbul’u tehdit ediyordu

  1. yüzyıl boyunca kolera dünyanın en korkulan salgın hastalıklarından biri haline gelmişti.

Hızlanan deniz ulaşımı, ticaret ve insan hareketliliği hastalığın kıtalar arasında yayılmasını kolaylaştırıyordu.

1893 yılında İstanbul’da görülen vakalar da yönetimi ciddi önlemler almaya yöneltti.

Hastalığın kolera olduğu 19 Eylül 1893’te resmen ilan edildi.

Salgının kontrol altına alınması için yalnız hastaların tedavi edilmesi yeterli görülmüyordu. Hastalığın yayıldığı çevrenin, kullanılan eşyaların ve temas edilen mekânların da kontrol edilmesi gerekiyordu.

Bu sırada İstanbul’a Pasteur çevresinden önemli bir isim geldi.

Fransız hekim André Chantemesse, Eylül 1893’te İstanbul’a ulaşarak salgına ilişkin incelemelerde bulundu.

Hazırladığı öneriler arasında dezenfeksiyon sisteminin kurulması da vardı.

İstanbul’a üç dezenfeksiyon merkezi

Chantemesse’in önerilerinden sonra İstanbul’da üç tebhirhane kurulması kararlaştırıldı.

Merkezler:

Gedikpaşa, Tophane ve Üsküdar’da oluşturuldu.

İlk faaliyete geçenlerden Gedikpaşa Tebhirhanesi, 17 Aralık 1893’te dezenfeksiyon işlemlerine başladı.

Tophane Tebhirhanesi Nisan 1894’te, Üsküdar Tebhirhanesi ise Mayıs 1894’te hizmete girdi.

Böylece İstanbul’un farklı bölgelerine hizmet verebilecek bir dezenfeksiyon ağı kuruluyordu.

Paris’ten bir dezenfeksiyon uzmanı getirildi

Sistem yalnız binalardan ibaret değildi.

Dezenfeksiyonun belirli kurallarla yapılması gerekiyordu.

Bu nedenle Paris Dezenfeksiyon Merkezi Başmüfettişi Eugène Mondragon İstanbul’a davet edildi.

Mondragon 24 Ekim 1893’te İstanbul’a geldi ve tebhirhanelerde uygulanacak yöntemlerin geliştirilmesi ile personele dezenfeksiyon usullerinin öğretilmesi görevini üstlendi.

Bu ayrıntı, Osmanlı’nın salgınla mücadelede dönemin uluslararası bilimsel bilgi birikimini İstanbul’a taşımaya çalıştığını göstermesi bakımından önemliydi.

Tebhirhanenin içinde iki ayrı dünya vardı

Tebhirhanelerin çalışma sistemi bugünkü enfeksiyon kontrolünün temel prensiplerinden birini hatırlatıyordu:

Kirli olanla temiz olan birbirine karışmamalıydı.

Bina bu nedenle iki ana bölüme ayrılıyordu.

Bir tarafta hastalık bulaşmış olabileceği düşünülen eşyalar bulunuyordu.

Diğer taraf ise dezenfekte edilmiş temiz eşyalara ayrılmıştı.

İki alanın personeli bile birbirinden ayrılıyordu.

Kirli tarafta çalışanların araçları ve kullandıkları malzemeler temiz tarafa geçmiyordu.

Bu iki bölümün arasındaki duvarın içine ise sistemin kalbi yerleştirilmişti:

Büyük bir etüv makinesi.

Bir kapaktan giriyor, diğerinden çıkıyordu

Etüvün ilginç özelliği iki farklı kapağının bulunmasıydı.

Kirli eşya bir taraftaki kapaktan içeri konuluyordu.

Giysiler ve çeşitli eşyalar demir raflara yerleştiriliyor, ardından basınçlı sıcak su buharıyla işlem görüyordu.

Kaynaklarda yaklaşık 110 derece sıcaklıktaki basınçlı buharın kullanıldığı belirtiliyor.

Dezenfeksiyon tamamlandığında kirli bölümdeki kapak yeniden açılmıyordu.

Eşyalar etüvün diğer tarafında bulunan kapaktan temiz bölüme çıkarılıyordu.

Böylece işlem görmüş eşyanın yeniden kirli alanla temas etmesi önlenmeye çalışılıyordu.

Bugünkü hastanelerde kullanılan kirli-temiz alan ayrımının tarihsel örneklerinden biri, 130 yılı aşkın süre önce İstanbul’da uygulanıyordu.

Ekipler evlere kadar gidiyordu

Tebhirhaneler yalnızca insanların eşyalarını getirip bıraktığı merkezler değildi.

Hastalık bildirilen yerlere giden özel ekipler bulunuyordu.

Bu ekipler evleri ve diğer mekânları dezenfekte ediyor, işlem görmesi gereken eşyaları topluyordu.

Bulaşıcı hastalık görülen evlerin yanı sıra okul, işyeri ve çeşitli ulaşım araçlarının da dezenfeksiyona konu olabildiği tarihî kayıtlarda görülüyor.

Tebhirhanelerin faaliyet alanı zamanla kolerayla sınırlı kalmadı.

Veba, tifo, tifüs, çiçek, kızıl, kızamık, difteri, verem, dizanteri ve boğmaca gibi dönemin önemli bulaşıcı hastalıklarında da dezenfeksiyon yöntemlerinden yararlanıldı.

Eşyalar ayrı arabalarla taşınıyordu

Sistemin en dikkat çekici ayrıntılarından biri taşımaydı.

Kirli eşyanın getirildiği araçla temiz eşyanın geri götürüldüğü aracın aynı olmaması amaçlanıyordu.

Cyprianus Salgını: Roma’yı Yıllarca Sarsan Gizemli Hastalık
Cyprianus Salgını: Roma’yı Yıllarca Sarsan Gizemli Hastalık
İçeriği Görüntüle

Tebhirhanenin kirli tarafında çalışan personel hastalık şüphesi bulunan bölgelere gidiyor, eşyaları büyük çuvallara yerleştirerek merkeze getiriyordu.

İşlem tamamlandıktan sonra temiz bölüm personeli devreye giriyordu.

Dezenfekte edilen eşyalar kurutuluyor ve temiz taşıma araçlarıyla sahiplerine ulaştırılıyordu.

Böylece bulaş zincirinin yalnızca hastane içinde değil, taşıma sırasında da kırılması hedefleniyordu.

Osmanlı sağlık sisteminde yeni bir anlayış

Tebhirhanelerin tarihî önemi yalnız kullandıkları makinelerden kaynaklanmıyor.

Asıl dikkat çekici değişim sağlık anlayışındaydı.

Hastalıkla mücadele artık yalnız hastayı tedavi etmek anlamına gelmiyordu.

Hastanın yaşadığı ev, kullandığı eşya, içtiği su ve temas ettiği çevre de sağlık politikasının parçasına dönüşmeye başlamıştı.

Aynı dönemde İstanbul’da Bakteriyolojihane-i Şahane kuruluyor, aşı üretimi geliştiriliyor ve salgın hastalıkların laboratuvar yöntemleriyle araştırılmasına ağırlık veriliyordu.

Tebhirhaneler bu büyük dönüşümün sahadaki parçalarından biriydi.

Üç binadan biri günümüze ulaştı

İstanbul’daki üç tarihî tebhirhaneden Üsküdar Tebhirhanesi günümüze ulaşan en önemli örnek olarak öne çıkıyor.

Gedikpaşa ve Tophane’deki yapılar ise zaman içinde farklı müdahaleler gördü ve özgün durumlarını büyük ölçüde kaybetti.

Bugün “tebhirhane” kelimesini çok az kişi biliyor.

Fakat bundan yaklaşık 130 yıl önce bu binalar İstanbul’un salgınlara karşı savunma hattının önemli parçalarındandı.

İçlerinde çalışan görevlilerin yaptığı işin temelinde ise bugün de enfeksiyon kontrolünün değişmeyen prensiplerinden biri bulunuyordu:

Hastalığı yalnız tedavi etmek değil, bulaşmasını da önlemek.

KAYNAKLAR

  1. Nuran Yıldırım, Gülay Ertin. “1893-1895 Yıllarında İstanbul’da Kolera Salgını”, Anadolu Kliniği Tıp Bilimleri Dergisi, 2020.
  2. Nuran Yıldırım. “1894’ten Günümüze Üsküdar Tebhirhanesi”, Üsküdar Sempozyumu Bildirileri.
  3. “Osmanlı Devleti’nde Difteri Hastalığı ve Koruyucu Sağlık Hizmetlerine Dair Bulgular”, Belleten, 2017.