Bir hekimin yapabileceği en sıra dışı muayenelerden biri

Bir hastanın idrarının tadına bakmak…

Bugünün tıbbında düşünülemeyecek bir uygulama.

Ancak laboratuvarların, kan şekeri ölçümlerinin ve modern biyokimyasal testlerin bulunmadığı dönemlerde hekimin önemli araçlarından biri kendi duyularıydı.

Bir Savaş Uçağının Kırılan Kokpiti Katarakt Ameliyatını Nasıl Değiştirdi? Harold Ridley ve Yapay Göz Merceğinin Doğuşu
Bir Savaş Uçağının Kırılan Kokpiti Katarakt Ameliyatını Nasıl Değiştirdi? Harold Ridley ve Yapay Göz Merceğinin Doğuşu
İçeriği Görüntüle

Hastanın yüzüne bakılıyor, nabzı değerlendiriliyor; idrarın rengi, kokusu, tortusu ve miktarı inceleniyordu.

Bazı dönemlerde tat da bu değerlendirmenin bir parçasıydı.

Diyabet tarihi bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Çünkü diyabetli bazı hastaların idrarındaki tatlılık, glikoz metabolizmasının nasıl çalıştığı anlaşılmadan yüzyıllar önce fark edilmişti.

Karıncaların ilgisini çeken idrar

Diyabetle ilişkilendirilen belirtilerin izleri antik tıp metinlerine kadar uzanıyor.

Eski Hint tıp geleneğinde aşırı idrar yapan bazı hastaların idrarının tatlı olduğu ve karıncaları çektiği anlatılıyordu.

Bu durum “madhumeha”, yani kabaca “bal idrarı” olarak tanımlandı.

Bugün bu gözlemin biyolojik açıklamasını biliyoruz.

Kan glikozu yeterince yükseldiğinde böbreklerin glikozu geri emme kapasitesi aşılabilir ve glikoz idrara geçebilir.

Ancak antik dönem hekimlerinin glikoz metabolizması, pankreas veya insülin hakkında bilgisi yoktu.

Gözlemledikleri sıra dışı bir bulguydu:

Bazı hastaların idrarı tatlıydı ve karıncaları çekiyordu.

Bunu bugünkü anlamıyla standart bir “diyabet testi” olarak görmek doğru değildir. Ancak diyabetle ilişkilendirilen belirtilerin çok eski dönemlerden beri gözlendiğini göstermesi açısından dikkat çekicidir.

“Diabetes” adı nereden geliyor?

Hastalığın adı da ilginç bir tarih taşıyor.

“Diabetes” sözcüğü Yunanca diabētēs kelimesinden gelir ve sıvının adeta vücuttan geçip gitmesini çağrıştıran bir anlam taşır.

Diyabetin en önemli erken klinik tariflerinden biri Kapadokyalı Aretaeus ile ilişkilendirilir.

Yaklaşık MS 1. ve 2. yüzyıllara tarihlenen eserlerinde hastalığın dikkat çekici özelliklerini anlatıyordu:

Yoğun susama…

Sürekli su içme…

Ve olağan dışı miktarda idrar çıkarma…

Vücuttaki sıvı sanki tutulamadan dışarı akıp gidiyordu.

Hastalığın adı da bu çarpıcı tabloyu yansıtıyordu.

Tatlı idrar yüzyıllar boyunca biliniyordu

Diyabet hakkındaki bilgiler zamanla farklı tıp geleneklerinde yer aldı.

İslam tıbbının önemli hekimlerinden İbn Sina, El-Kanun fi’t-Tıb adlı eserinde aşırı susama ve idrar yapmayla seyreden hastalığın çeşitli özelliklerinden ve bazı komplikasyonlarından söz etti.

Tıp tarihi incelemelerinde İbn Sina’nın diyabetik idrarın tatlılığına ilişkin gözlemlerden de söz ettiği aktarılmaktadır.

Fakat hastalığın mekanizmasının anlaşılması için yüzyıllar geçmesi gerekecekti.

Hekimler önemli bir bulguyu biliyordu:

İdrar tatlı olabiliyordu.

Ama neden?

Bu sorunun yanıtı henüz bilinmiyordu.

1674: Thomas Willis’in dikkat çekici gözlemi

Diyabet tarihinin en bilinen bölümlerinden biri 17. yüzyıl İngiltere’sinde yaşandı.

İngiliz hekim ve anatomist Thomas Willis, 1674’te diyabetli hastaların idrarındaki belirgin tatlılığı ayrıntılı biçimde tarif etti.

Willis, bu idrarın bal veya şeker karıştırılmış bir sıvıyı andıracak kadar tatlı olabildiğini belirtiyordu.

Bugün kulağa son derece sıra dışı gelen bu değerlendirme, dönemi açısından önemli bir klinik gözlemdi.

Willis’in tatlı idrarı özellikle vurgulaması, aşırı idrar yapmayla seyreden farklı hastalıkların birbirinden ayrılmasına giden tarihsel sürecin önemli adımlarından biri oldu.

Ancak ortada hâlâ büyük bir soru vardı.

İdrar neden tatlıydı?

  1. yüzyıl tıbbı bu sorunun biyokimyasal cevabını verebilecek durumda değildi.

Şeker metabolizması bilinmiyordu.

Pankreasın diyabetle ilişkisi bilinmiyordu.

İnsülin keşfedilmemişti.

Kan glikozu bugünkü anlamıyla ölçülemiyordu.

Yani hekimin önünde önemli bir bulgu vardı fakat bu bulgunun mekanizması bilinmiyordu.

Yanıt yaklaşık bir yüzyıl sonra daha açık hale gelecekti.

Matthew Dobson idrarı buharlaştırdı

İngiliz hekim Matthew Dobson, 1776’da yayımladığı çalışmada diyabetli hastaların idrarını deneysel yöntemlerle inceledi.

Dobson idrarı buharlaştırdı.

Sıvı uzaklaştırıldığında geriye tatlı, şeker benzeri bir madde kaldığını gösterdi.

Daha da önemlisi, diyabetli hastaların kan serumunda da tatlılığın bulunduğunu gözlemledi.

Böylece idrarın tatlılığının yalnızca böbrekte ortaya çıkan yerel bir özellik olmadığına, kanda bulunan şekerli bir maddeyle ilişkili olduğuna dair önemli deneysel kanıt elde edildi.

Bu, diyabet tarihindeki önemli zihinsel dönüşümlerden biriydi.

Hastalık artık yalnızca bir “tatlı idrar hastalığı” olarak görülemezdi.

Daha sonraki kimyasal çalışmalar diyabetik idrardaki şekerin glikoz olduğunu ortaya koyacak ve diyabetin metabolik niteliği giderek daha açık hale gelecekti.

Hekimin dili yerini kimyaya bıraktı

  1. yüzyılın sonlarından itibaren ve özellikle 19. yüzyılda kimyanın tıbba girmesiyle idrar incelemesi değişmeye başladı.

Artık soru:

“Bu idrar tatlı mı?”

olmaktan çıkıyor,

“Bu idrarda şeker var mı?”

sorusuna dönüşüyordu.

Kimyasal reaksiyonlarla idrardaki şekeri gösterebilen yöntemler geliştirildi.

Ardından renk değişimine dayanan testler, laboratuvar analizleri ve nicel ölçümler ortaya çıktı.

Hekimin duyularına bağlı değerlendirmelerin yerini giderek ölçülebilir, tekrarlanabilir ve karşılaştırılabilir sonuçlar almaya başladı.

Bu dönüşüm yalnızca diyabet için değil, modern laboratuvar tıbbının gelişimi açısından da önemliydi.

Tıp, “tatlı geliyor” gözleminden ölçülebilir biyokimyasal verilere doğru ilerliyordu.

Sonra pankreas sahneye çıktı

Diyabet tarihindeki bir başka büyük kırılma 1889’da yaşandı.

Joseph von Mering ve Oskar Minkowski, pankreası çıkarılan köpeklerde diyabet geliştiğini gözlemledi.

Hayvanlarda yoğun idrar yapma ve idrarda şeker ortaya çıkıyordu.

Deneyler pankreas ile diyabet arasında güçlü ve doğrudan bir ilişki bulunduğunu gösterdi.

Çalışmalarının ayrıntılı sonuçları 1890’da yayımlandı.

Bundan sonra araştırmacıların önündeki soru değişti:

Pankreas kan şekerinin düzenlenmesinde nasıl bir rol oynuyordu?

Bu soru tıp tarihinin en önemli keşiflerinden birine götürecekti.

1922: İnsülin diyabet tarihini değiştirdi

1921–1922 yıllarında Toronto’da Frederick Banting, Charles Best, James Collip ve J. J. R. Macleod’un çalışmaları pankreastan etkili bir preparat elde edilmesinin yolunu açtı.

11 Ocak 1922’de 14 yaşındaki Leonard Thompson, Toronto General Hospital’da pankreas ekstraktı enjeksiyonu uygulanan ilk diyabetli hasta oldu.

Banting ve Best’in hazırladığı ilk ekstrakt kan şekerinde bir miktar düşüş sağladı ancak yeterince saf değildi ve klinik etkisi sınırlı kaldı.

James Collip’in daha saf bir preparat hazırlamasının ardından 23 Ocak 1922’de yeniden tedavi uygulandı.

Bu kez sonuç çok daha belirgindi.

Kan şekeri önemli ölçüde düştü.

İdrardaki glikoz azaldı.

Ketonlar kayboldu.

Hastanın klinik durumu iyileşti.

Diyabet tedavisinde yeni bir dönem başlamıştı.

Özellikle tip 1 diyabet açısından sonuç çarpıcıydı.

İnsülin öncesinde çocukluk ve gençlik çağında gelişen tip 1 diyabet çoğu zaman ölümcül seyrediyordu.

İnsülin hastalığı ortadan kaldırmadı.

Ama daha önce ölümcül seyreden bir hastalığın uzun süre yönetilebilmesini mümkün hale getirdi.

İdrarda şeker neden bugün tanı için yeterli değil?

Diyabet tarihinde yüzyıllarca merkezi öneme sahip olan idrar şekeri bugün tek başına diyabet tanısı koydurmaz.

Çünkü glikozun idrara geçmesi böbreklerin glikozu geri emme kapasitesiyle ilişkilidir ve bu eşik kişiden kişiye değişebilir.

Bir kişinin kan glikozu yüksek olduğu halde idrarında belirgin glikoz görülmeyebilir.

Bazı başka durumlarda da idrarda glikoz bulunabilir.

Bu nedenle günümüzde diyabet tanısının temelini standartlaştırılmış kan testleri oluşturur.

2026’da diyabet nasıl tanınıyor?

Amerikan Diyabet Derneği’nin 2026 standartlarına göre gebe olmayan bireylerde diyabet aşağıdaki ölçütlerden biri kullanılarak tanınabilir:

HbA1c: yüzde 6,5 veya üzeri

Açlık plazma glikozu: 126 mg/dL veya üzeri

75 gram oral glikoz tolerans testinin ikinci saatinde plazma glikozu: 200 mg/dL veya üzeri

Klasik hiperglisemi belirtileri veya hiperglisemik kriz bulunan kişide rastgele plazma glikozu: 200 mg/dL veya üzeri

Açlık plazma glikozu değerlendirmesinde en az sekiz saat kalori alınmamış olması gerekir.

Belirgin hiperglisemi bulunmadığında tanının doğrulanması için iki anormal sonuç gerekir. Bunlar aynı testin iki farklı zamanda anormal bulunmasıyla veya iki farklı testin tanı sınırının üzerinde sonuç vermesiyle elde edilebilir.

HbA1c’nin tanı amacıyla kullanılması için NGSP sertifikalı ve DCCT referans yöntemine standardize edilmiş uygun bir yöntemle ölçülmesi gerekir.

Sürekli glikoz ölçüm sistemleri diyabet yönetiminde giderek daha önemli hale gelmesine rağmen 2026 itibarıyla diyabet veya prediyabetin taranması ya da tanısı için yeterli kanıta sahip standart bir tanı yöntemi değildir.

Binlerce yıllık değişim

Diyabet tarihine uzaktan bakıldığında aslında modern tıbbın nasıl geliştiği de görülüyor.

Önce aşırı susama fark edildi.

Çok idrar yapma gözlendi.

İdrarın karıncaları çektiği kaydedildi.

Tatlı olduğu anlaşıldı.

Thomas Willis bu tatlılığı klinik olarak öne çıkardı.

Matthew Dobson tatlılığın şekerli bir maddeyle ilişkili olduğunu ve benzer tatlılığın kanda da bulunduğunu gösterdi.

Pankreas ile diyabet arasındaki ilişki ortaya çıkarıldı.

İnsülin tedaviye girdi.

Kan glikozu ölçümleri gelişti.

HbA1c klinik uygulamaya yerleşti.

Bugün diyabet yönetiminde glikoz sensörlerinden otomatik insülin uygulama sistemlerine kadar gelişmiş teknolojiler kullanılıyor.

Fakat bütün bu teknolojik yolculuğun başlangıcında son derece basit bir gözlem vardı:

İdrar tatlı olabiliyordu.

Bir zamanlar tanı ipucuydu, bugün kesinlikle değil

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

İdrarın tadına bakılması yalnızca tıp tarihinin bir parçasıdır.

Günümüzde böyle bir uygulamanın tanısal hiçbir yeri yoktur. Hijyenik veya güvenli bir yöntem de değildir.

Diyabet şüphesinde değerlendirme standart laboratuvar testleriyle yapılmalıdır.

Fakat geçmişteki bu sıra dışı uygulamalar bize tıbbın nasıl geliştiğine dair önemli bir şey anlatıyor.

Modern tıp bir anda ortaya çıkmadı.

Önce gözlem vardı.

Sonra deney.

Ardından kimya.

Daha sonra laboratuvar.

Ve sonunda hassas ölçüm teknolojileri geldi.

Bu nedenle idrarın tadına bakan hekimlerin hikâyesi yalnızca şaşırtıcı bir tıp tarihi anekdotu değildir.

Hekimliğin duyudan ölçüme, gözlemden deneye ve belirtiden biyokimyaya uzanan dönüşümünün hikâyesidir.

6. Kaynaklar

  1. Eknoyan G. A History of Diabetes Mellitus or How a Disease of the Kidneys Evolved Into a Kidney Disease. Journal of Nephrology, 2005.

  2. Lakhtakia R. The History of Diabetes Mellitus. Sultan Qaboos University Medical Journal, 2013.

  3. Karamanou M, Protogerou A, Tsoucalas G, Androutsos G, Poulakou-Rebelakou E. Milestones in the History of Diabetes Mellitus: The Main Contributors. World Journal of Diabetes, 2016.

  4. Dobson M. Experiments and Observations on the Urine in Diabetes. Medical Observations and Inquiries, 1776;5:298–316.

  5. von Mering J, Minkowski O. Diabetes mellitus nach Pankreasexstirpation. Archiv für experimentelle Pathologie und Pharmakologie, 1890;26:371–387.

  6. American Diabetes Association Professional Practice Committee for Diabetes. Diagnosis and Classification of Diabetes: Standards of Care in Diabetes—2026. Diabetes Care, 2026;49(Suppl 1):S27–S49.

  7. University of Toronto Libraries. The Discovery and Early Development of Insulin.