Bir hastaneye girdiğinizde ameliyathane, yoğun bakım, MR cihazı ya da laboratuvar dikkatinizi çekebilir.
Asansör muhtemelen çekmez.
Bir sedye kapıdan içeri girer. Hasta birkaç kat yukarı çıkar ve kısa süre sonra ameliyathaneye ulaşır.
Bugün son derece sıradan görünen bu yolculuğun arkasında aslında hastane tarihinin büyük dönüşümlerinden biri vardır.
Çünkü modern hastane yalnızca tıbbi keşiflerle değişmedi.
Binalar da değişti.
Ve hastaneler yukarı doğru büyümeye başladığında, insanların ve malzemelerin dikey hareketi sağlık hizmetinin ayrılmaz bir parçası haline geldi.
Hastaneler Bir Zamanlar Neden Yataydı?
-
yüzyıl hastanelerinin önemli mimari modellerinden biri pavyon sistemiydi.
Bu anlayışta hastane, tek bir yüksek blok yerine birbirinden ayrılmış ya da koridorlarla bağlantılı alçak yapılardan meydana geliyordu.
Geniş pencereler, doğal havalandırma ve gün ışığı özellikle önemliydi.
Florence Nightingale döneminin hastane anlayışında temiz hava ve havalandırma yalnızca mimari tercihler değil, hastalıkların önlenmesiyle ilişkilendirilen temel unsurlardı.
Mimarlık tarihçisi Annmarie Adams’ın değerlendirmesine göre Kırım Savaşı ile Birinci Dünya Savaşı arasındaki dönemde pavyon planlı hastanelerde geniş koğuşlar ve doğal havalandırma tasarımın merkezindeydi.
Başka bir ifadeyle hastanenin işleyişi büyük ölçüde yatay hareket üzerine kuruluydu.
Fakat şehirler büyüdü.
Arsa pahalandı.
Tıbbi bölümler çoğaldı.
Laboratuvarlar, ameliyathaneler, görüntüleme alanları ve yeni servisler hastane binasının içinde giderek daha fazla yer istemeye başladı.
Hastanenin yalnızca genişlemesi değil, yükselmesi de gerekiyordu.
1854: İnsanların Binalara Bakışını Değiştiren Gösteri
Asansör elbette hastaneler için icat edilmedi.
Ancak 19. yüzyıldaki güvenlik teknolojilerindeki gelişmeler, dikey mimarinin önündeki önemli engellerden birini kaldırdı.
Elisha Graves Otis, 1854 yılında New York’taki Crystal Palace sergisinde kaldırma halatı kesildiğinde platformun düşmesini engelleyen güvenlik sistemini gösterdi.
Üç yıl sonra, 23 Mart 1857’de New York’taki beş katlı E.V. Haughwout mağazasına Otis’in ilk yolcu asansörü kuruldu.
Bu gelişmenin etkisi yalnızca merdiven çıkmayı kolaylaştırmak değildi.
Üst katların kullanım değerini değiştirdi.
Asansör, çelik taşıyıcı sistemler ve diğer mühendislik gelişmeleriyle birlikte şehirlerin dikey büyümesinin temel teknolojilerinden biri haline geldi.
Hastaneler de zaman içinde bu dönüşümün dışında kalmayacaktı.
Ama Hastanedeki Yolcu Farklıydı
Bir mağaza ya da ofiste asansöre çoğunlukla yürüyebilen insanlar biner.
Hastanede ise durum farklıdır.
Taşınması gereken kişi bazen yürüyemez.
Bazen bilinci kapalıdır.
Bazen ameliyattan yeni çıkmıştır.
Bazen sedyesinin yanında sağlık çalışanları ve tıbbi cihazlar bulunur.
Bu nedenle hastane asansörünün görevi yalnızca insanları yukarı ve aşağı taşımak değildi.
Hasta bakımının sürekliliğini katlar arasında sürdürmekti.
Bu ihtiyaç çok erken dönemlerde görülmeye başladı.
1897 tarihli Hamburg St. Georg Genel Hastanesinin ameliyathane binası üzerine yapılan tarihsel araştırmada ameliyathaneler, sterilizasyon ve hazırlık odalarıyla birlikte bir hasta asansörünün de planın parçası olduğu görülüyor.
Bu ayrıntı küçük görünse de önemliydi.
Cerrahi artık yalnızca ameliyat masasından ibaret değildi.
Hasta, sterilizasyon, hazırlık, ameliyat ve ameliyat sonrası bakım arasında hareket eden bir sistemin parçası haline geliyordu.
Ameliyathane de Değişiyordu
-
yüzyılın klasik ameliyat tiyatroları bugünkü ameliyathanelerden oldukça farklıydı.
Operasyonun gerçekleştirildiği alanın çevresinde öğrencilerin ve hekimlerin ameliyatı izleyebildiği yükseltilmiş sıralar bulunabiliyordu.
Adı üzerinde:
Ameliyat tiyatrosu.
Fakat antisepsi, asepsi ve bakteriyoloji geliştikçe ameliyatın gerçekleştirildiği mekân da değişmeye başladı.
Ameliyathane giderek seyirlik bir salondan çıktı.
Daha kontrollü,
daha sınırlı erişime sahip,
daha küçük,
daha teknik
bir ortama dönüştü.
Royal Victoria Hospital üzerine yapılan kapsamlı tarihsel araştırma, ameliyat alanlarının 19. yüzyıl sonundaki tiyatro benzeri yapılardan 20. yüzyıl ortasında laboratuvara benzeyen kontrollü ortamlara doğru dönüştüğünü gösteriyor.
Cerrahi Artık Tek Bir Oda Değildi
Modern cerrahinin gelişmesiyle ameliyatın çevresindeki alanlar da çoğaldı.
Anestezi,
sterilizasyon,
hazırlık,
malzeme depolama,
hasta kabulü,
ameliyat sonrası bakım...
Böylece “ameliyathane” giderek tek bir odadan çıkıp bir ameliyathane kompleksine dönüştü.
Bu dönüşüm hastane mimarisini doğrudan etkiledi.
Artık aynı bina içinde farklı işlevlerin birbirine yakın ancak kontrollü biçimde yerleştirilmesi gerekiyordu.
Hasta nereden gelecek?
Steril malzeme hangi yoldan taşınacak?
Kirli malzeme hangi güzergâhtan uzaklaştırılacak?
Cerrah ve hemşireler hangi alanlardan geçecek?
Modern hastanenin temel sorunlarından biri artık yalnızca oda sayısı değildi.
Dolaşımın organizasyonuydu.
Asansörün Asıl Devrimi Buradaydı
Bu nedenle “asansör cerrahiyi değiştirdi” cümlesini dikkatli kullanmak gerekir.
Asansör ne antisepsiyi buldu ne anesteziyi geliştirdi ne de yeni bir ameliyat tekniği ortaya çıkardı.
Fakat çok katlı hastanenin çalışabilmesini kolaylaştırdı.
Hasta servisleri,
ameliyathaneler,
laboratuvarlar,
radyoloji bölümleri,
yoğun bakım alanları
ve destek birimleri aynı yapı içerisinde farklı katlara yerleştirilebildi.
Bunlar arasındaki hareket ise merdivene bağımlı olmaktan çıktı.
Dolayısıyla asansörün tıp tarihindeki asıl etkisi doğrudan cerrahi teknik üzerinde değil, cerrahinin örgütlendiği hastane üzerinde görüldü.
Modern Hastane Bir Dolaşım Sistemine Dönüştü
Bir hastaneyi yalnızca odalar toplamı olarak düşünmek yanıltıcıdır.
Aslında hastane sürekli hareket eden dev bir organizmadır.
Bir taraftan ameliyata giden hasta taşınır.
Başka bir taraftan laboratuvara örnek gönderilir.
Steril malzemeler ameliyathaneye ulaştırılır.
Yemek, ilaç, çamaşır ve tıbbi cihazlar farklı katlara gider.
Personel, ziyaretçiler ve hastalar aynı bina içerisinde sürekli yer değiştirir.
Böylece koridorlar ve asansörler hastanenin adeta dolaşım sistemi haline geldi.
Bugün dahi cerrahi birimlerin planlanmasında hasta, steril malzeme ve kullanılmış malzemelerin farklı akışlarının düzenlenmesi temel mimari konulardan biridir. Güncel sağlık tesisi araştırmaları, ameliyathane organizasyonunda hasta ve malzeme için ayrı asansör ve dolaşım güzergâhlarının kullanılabildiğini gösteriyor.
Hastane Gökyüzüne Doğru Büyüdü
-
yüzyılın ortalarına gelindiğinde hastane mimarisinde yeni bir görüntü ortaya çıktı:
Hastane kulesi.
Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok katlı hastane blokları giderek yaygınlaştı.
Adams’ın hastane mimarisi üzerine tarihsel incelemesine göre savaş sonrası dönemde “ofis kulesi” görünümündeki hastaneler öne çıktı; geniş koridorlar, merkezi hemşire istasyonları ve uzmanlaşmış klinik alanlar bu modelin parçaları haline geldi.
Bu noktadan sonra asansör artık binaya sonradan eklenmiş bir kolaylık değildi.
Binanın işleyişini belirleyen altyapılardan biriydi.
Bir Katta 12 Ameliyathane
Bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri Montreal’deki Royal Victoria Hospital’da görüldü.
Hastaneye 1955 yılında eklenen yeni cerrahi kanat 10 katlıydı.
Bu yapı hastaneye 274 yeni yatak kazandırdı.
Daha da dikkat çekici olanı ise bir katın tamamının cerrahiye ayrılmasıydı.
Bu katta 12 ameliyathane bulunuyordu.
Yaklaşık yarım yüzyıl içinde ameliyat mekânının ne kadar değiştiğini düşünün.
Önce büyük bir ameliyat tiyatrosu...
Sonra daha kontrollü cerrahi odalar...
Ardından aynı katta yan yana çalışan çok sayıda ameliyathane...
Cerrahi yalnızca teknik olarak gelişmiyordu.
Endüstriyel ölçekte organize edilen bir hastane hizmetine dönüşüyordu.
Binanın Kendisi Tıbbi Teknolojinin Parçası Oldu
Modern hastanenin gelişimindeki belki de en önemli değişimlerden biri budur.
Tıbbi teknoloji artık yalnızca doktorun elindeki cihaz anlamına gelmiyordu.
Elektrik sistemi,
havalandırma,
sterilizasyon altyapısı,
ameliyathane aydınlatması,
su tesisatı,
tıbbi gazlar,
koridorlar
ve asansörler...
Bunların tamamı sağlık hizmetinin nasıl verileceğini etkiliyordu.
Royal Victoria Hospital üzerine yapılan araştırma da modern cerrahi mekânlarının giderek daha fazla kontrol, teknoloji ve bilimsel çalışma mantığı etrafında biçimlendiğini ortaya koyuyor.
Bu nedenle modern ameliyathaneyi yalnızca cerrahın bulunduğu oda olarak görmek eksiktir.
Ameliyathane aslında büyük bir mimari ve teknolojik sistemin merkezidir.
Asansör Olmasaydı Modern Hastane Olur muydu?
Elbette tıp gelişmeye devam ederdi.
Asansör modern cerrahinin tek nedeni değildir.
Fakat yüzlerce yatağın, ameliyathanelerin, yoğun bakım ünitelerinin, laboratuvarların ve onlarca uzmanlık bölümünün aynı çok katlı yapı içerisinde örgütlendiği büyük hastanelerin işleyişi asansör olmadan çok daha zor olurdu.
Bu nedenle tıp tarihi yalnızca hekimlerin, ilaçların ve ameliyatların tarihi değildir.
Bazen büyük dönüşümler çok daha sıradan görünen teknolojilerin arkasında saklanır.
Bir mikroskop...
Bir sterilizatör...
Bir elektrik lambası...
Bir havalandırma sistemi...
Ya da hastane koridorunda kapısını açıp sessizce bekleyen bir asansör.
Bir dahaki sefere sedyeyle taşınan bir hastanın asansöre girişini gördüğünüzde, yalnızca birkaç katlık bir yolculuğa bakmıyor olabilirsiniz.
Karşınızda, hastanenin yatay yapılardan modern sağlık komplekslerine uzanan yaklaşık iki yüzyıllık mimari dönüşümünün sessiz çalışan parçalarından biri vardır.
Kaynaklar
-
Adams A, Schlich T. Design for Control: Surgery, Science, and Space at the Royal Victoria Hospital, Montreal, 1893–1956. Medical History. 2006;50(3):303–324.
-
Adams A. Canadian Hospital Architecture: How We Got Here. Canadian Medical Association Journal. 2016;188(5):370–371.
-
Short CA ve ark. 19. yüzyıl sonu aseptik cerrahi ortamları ve Hamburg St. Georg General Hospital ameliyathane yapısı üzerine mimarlık tarihi araştırması.
-
Otis Worldwide. Elisha Otis güvenlik sistemi ve 1857 E.V. Haughwout Building yolcu asansörü tarihçesi.
-
American Society of Civil Engineers. Yüksek yapıların gelişiminde asansör ve dikey ulaşımın rolüne ilişkin tarihsel çalışma.
-
Sağlık tesislerinde ameliyathane, hasta ve steril/kirli malzeme akışlarının planlanmasına ilişkin güncel sağlık hizmetleri araştırmaları.





