Roma’nın karşısındaki düşmanın bu kez ordusu yoktu

MS üçüncü yüzyılın ortaları…

Roma hâlâ dünyanın en büyük güçlerinden biriydi.

İmparatorluğun yolları Britanya’dan Suriye’ye, Ren kıyılarından Kuzey Afrika’ya uzanıyor; lejyonlar binlerce kilometrelik sınırları koruyordu.

Fakat devletin içi giderek karışıyordu.

İmparatorlar hızla değişiyor, generaller taht için savaşıyor, kuzey sınırlarında Got baskısı artıyor, doğuda Sasani İmparatorluğu Roma’ya meydan okuyordu.

Roma bu düşmanları tanıyordu.

Gotların orduları vardı.

Sasanilerin orduları vardı.

Fakat şimdi gelen düşmanın ne ordusu vardı ne sancağı.

Üstelik görünmüyordu.

Roma dünyasına büyük bir salgın hastalık girmişti.

Ve bir kez gelip geçmeyecekti.

Farklı bölgelerde yıllar boyunca tekrar tekrar ortaya çıkacaktı.

Bugün bu gizemli felaketi Cyprianus Salgını adıyla biliyoruz.

Ama salgın gerçekte nerede başladı?

Uzun yıllar hastalığın yaklaşık MS 249’da Mısır veya daha güneydeki bölgelerden başlayarak Akdeniz dünyasına yayıldığı düşünüldü.

Fakat bu kronoloji artık tartışmalıdır.

Tarihçi Kyle Harper, salgının yaklaşık MS 249’dan itibaren Roma dünyasını etkilediğini savundu.

Sabine Huebner ise 2021’de yayımladığı kapsamlı incelemede kaynakları yeniden değerlendirerek farklı bir tablo ortaya koydu.

Huebner’e göre salgının güvenilir biçimde izlenebilen ilk büyük dalgaları MS 251–252 sonrasına aittir. Hastalığın Roma İmparatorluğu’na Tuna ve Balkanlar çevresindeki askerî hareketlilik sırasında girmiş olabileceğini ileri sürer.

Bu önemli bir ayrımdır.

Çünkü elimizde hastalığın ilk ortaya çıktığı yeri kesin biçimde gösteren biyolojik veya arkeolojik bir kanıt bulunmuyor.

Dolayısıyla bugün söyleyebileceğimiz en güvenli şey şudur:

Cyprianus Salgını’nın nerede başladığını kesin olarak bilmiyoruz.

Hastalığa adını veren adam doktor değildi

Bu salgının günümüzde Cyprianus’un adıyla anılması ilginçtir.

Çünkü Cyprianus bir hekim değildi.

Kartaca Piskoposuydu.

Kuzey Afrika’nın en önemli Roma kentlerinden biri olan Kartaca’da yaşayan Cyprianus, salgının insan bedeninde yarattığı korkunç tabloyu De mortalitate adlı eserinde anlattı.

Yaklaşık MS 253’e tarihlenen bu metin, hastalığa ilişkin en önemli çağdaş tanıklıklardan biridir.

Cyprianus hastalarda şiddetli bağırsak sorunları tarif ediyordu.

Bağırsaklardan sürekli sıvı kaybı yaşanıyordu.

Kusma görülüyordu.

Boğaz bölgesinde yaralar oluşuyordu.

Gözlerin kanlandığını anlatıyordu.

Bazı hastalarda ayakların veya uzuvların çeşitli bölümlerini etkileyen ağır doku bozulmalarından söz ediyordu.

Hastalığın ardından yürümenin güçleşmesi, işitmenin bozulması veya görme kaybı gibi sonuçlar da tarif ediliyordu.

Aradan yaklaşık 1.750 yıl geçti.

Bugünün hekimi bu belirtileri okuduğunda hâlâ aynı soruyu soruyor:

Bu insanların hastalığı neydi?

Ve tıp tarihi henüz kesin bir cevap veremiyor.

Kartaca’da insanlar hastalarından kaçıyordu

Salgının en çarpıcı tanıklıklarından biri Cyprianus’un biyografisini yazan diyakoz Pontius’tan gelir.

Pontius’un anlattığı Kartaca’da hastalık evleri birbiri ardına vuruyordu.

İnsanlar korkuyordu.

Bazıları hastalanan yakınlarından uzaklaşıyor, bulaşma korkusuyla onları terk ediyordu.

Pontius sokaklarda ölülerin kaldığını anlatır.

Hastalık yalnız bedenleri değil, toplumun birbirine duyduğu güveni de sarsıyordu.

Tam bu noktada hikâyenin dikkat çekici bölümlerinden biri başlar.

Cyprianus çevresindekilere yalnız kendi topluluklarındaki hastalara değil, başkalarına da yardım etmeleri gerektiğini söyledi.

Yardım örgütlendi.

Maddi imkânı bulunanlar para verdi.

Parası olmayanlar emekleriyle çalıştı.

Pontius, yardım faaliyetlerinin yalnızca kendi inanç topluluklarıyla sınırlı tutulmadığını özellikle vurgular.

Antik dünyanın ortasında modern sağlık sistemlerinden çok uzak ama temel amacı son derece tanıdık bir organizasyon ortaya çıkmıştı:

Hastaya bakım vermek.

Mikrobu bilmiyorlardı.

Bulaşma mekanizmasını bilmiyorlardı.

Etkili bir tedavileri yoktu.

Ama hastayı yalnız bırakmamaya çalışıyorlardı.

Roma’da ölüm gündelik hayatın parçasına dönüştü

Salgının etkileri Kuzey Afrika’yla sınırlı kalmadı.

Roma da hastalıktan etkilendi.

Daha sonraki antik kaynaklardan Historia Augusta, MS 262 civarında Roma ve bazı Yunan kentlerinde çok ağır bir salgın yaşandığını bildirir.

Hatta bir günde yaklaşık 5 bin kişinin öldüğünü ileri sürer.

Tıp tarihinin en çok tekrarlanan Cyprianus Salgını rakamlarından biri budur.

Fakat aynı zamanda en dikkatli kullanılması gerekenlerden biridir.

Çünkü Historia Augusta olaylardan daha sonra kaleme alınmış, güvenilirliği konusunda ciddi sorunlar bulunan bir kaynaktır.

Roma’da modern anlamda günlük ölüm istatistikleri yoktu.

Bu nedenle:

“Roma’da her gün 5 bin kişi öldü”

şeklindeki bir cümleyi kesin epidemiyolojik veri olarak kabul etmek doğru değildir.

Doğru ifade şudur:

Historia Augusta, salgının bazı dönemlerinde günlük ölüm sayısının 5 bine ulaştığını iddia eder.

Rakamı doğrulayamıyoruz.

Ama salgının Roma’da ciddi bir iz bıraktığına ilişkin başka tarihsel tanıklıklar da bulunuyor.

Filozof Plotinus’un çevresinden insanların salgında öldüğü aktarılır.

Öğrencisi Porphyrios da Roma’nın hastalıktan uzun süre etkilendiğini belirtir.

Rakam tartışmalı olabilir.

Fakat salgının Roma’ya ulaştığı konusunda elimizde birden fazla tarihsel tanıklık vardır.

İskenderiye’de şehir küçülüyor gibiydi

Sonra sahne İskenderiye’ye geçer.

Antik dünyanın en önemli limanlarından biri…

Gemiler…

Tüccarlar…

Kalabalık sokaklar…

Akdeniz ile Mısır’ın iç bölgelerini birbirine bağlayan büyük bir kent.

İskenderiye Piskoposu Dionysius’un mektuplarının bazı bölümleri tarihçi Eusebios sayesinde günümüze ulaşmıştır.

Bu metinlerde savaşların, kıtlığın ve salgınların yıprattığı bir şehir görülür.

Dionysius ölülerden ve hastalardan söz eder.

Evlerde yas vardır.

Hastaların bakımını üstlenen bazı kişilerin daha sonra kendilerinin de hastalanarak öldüğünü anlatır.

İskenderiye’nin nüfusundaki azalmayı anlatmak için eski dönemlerle kendi zamanını karşılaştırır.

Fakat burada önemli bir tarihsel tartışma vardır.

Dionysius’un bazı mektuplarının ne zaman yazıldığı konusunda araştırmacılar aynı görüşte değildir.

Bu nedenle bu metinleri doğrudan MS 249’a tarihlendirerek salgının Mısır’da başladığının kanıtı gibi göstermek güvenli değildir.

Huebner’in revize kronolojisinde İskenderiye’deki önemli salgın dalgaları üçüncü yüzyılın daha sonraki yıllarına yerleştirilir.

Bu değerlendirme başka bir ihtimali güçlendiriyor:

Duvarlarında Dünya, Masasında Kadavra: Bologna’nın Tıp Mabedi Archiginnasio
Duvarlarında Dünya, Masasında Kadavra: Bologna’nın Tıp Mabedi Archiginnasio
İçeriği Görüntüle

Cyprianus Salgını tek bir dev dalga halinde bütün Roma dünyasını aynı anda vurmuş olmayabilir.

Hastalık farklı bölgelerde farklı zamanlarda tekrar tekrar ortaya çıkmış olabilir.

Bir salgın imparatorluğun yollarını kullanıyordu

Roma İmparatorluğu’nu güçlü yapan unsurlardan biri hareketliliğiydi.

Askerler bir cepheden diğerine gidiyordu.

Tüccarlar limanlar arasında seyahat ediyordu.

Tahıl gemileri Akdeniz’i geçiyordu.

İnsanlar Roma yollarında binlerce kilometre hareket edebiliyordu.

Bir imparatorluk için büyük avantaj olan bu ağ, bulaşıcı hastalıklar açısından başka bir anlam taşıyordu.

Enfekte bir asker…

Bir gemide hastalanan yolcu…

Kalabalık bir askerî kamp…

Bir liman şehri…

Bunların her biri hastalığın başka bölgelere taşınmasına imkân sağlayabilirdi.

Nitekim Zosimos’un aktardığı gelenekte salgının MS 259 civarında İmparator Valerianus’un birliklerini de etkilediği belirtilir.

Başka bir geç antik kaynak, MS 260 civarında Sasani cephesindeki Roma askerleri arasında hastalık yaşandığını aktarır.

Kaynakların ayrıntıları tamamen örtüşmese de askeri birliklerin de tekrarlayan salgın dalgalarından etkilendiğine ilişkin bir tarihsel gelenek bulunmaktadır.

Roma açısından zamanlama çok kötüydü.

Çünkü imparatorluğun tam da o sırada askerlere ihtiyacı vardı.

Gotlarla savaş sürüyordu.

Sasani tehdidi büyüyordu.

İç siyasi mücadeleler devam ediyordu.

Ancak burada da dikkatli olmak gerekiyor.

Cyprianus Salgını Roma İmparatorluğu’nun üçüncü yüzyıl krizinin tek nedeni değildi.

İç savaşlar, taht mücadeleleri, ekonomik sorunlar ve dış saldırılar zaten mevcuttu.

Salgın büyük olasılıkla bu sorunlara yeni bir yük ekledi.

Peki hastalık neydi?

Hikâyenin en büyük bilmecesi burada başlıyor.

Yaklaşık 1.750 yıl geçti.

Bakteriler keşfedildi.

Virüsler tanımlandı.

İnsan genomu çözüldü.

Antik mezarlardaki bazı mikroorganizmaların DNA’sı bile saptanabilir hâle geldi.

Ama Cyprianus Salgını’nın etkenini hâlâ bilmiyoruz.

Cyprianus’un anlattığı ağır ishal, kusma, boğaz lezyonları, gözlerde kanlanma ve doku hasarı çeşitli hastalıklarla karşılaştırıldı.

Çiçek hastalığı gibi olasılıklar gündeme geldi.

Başka enfeksiyon hastalıkları tartışıldı.

Tarihçi Kyle Harper ise klinik belirtilerden ve salgının özelliklerinden hareketle viral hemorajik ateş benzeri bir hastalık ihtimalini öne sürdü.

Ebola benzeri bir etken de bu tartışmanın içinde yer aldı.

Fakat burada sınırı açık çizmek gerekir:

Cyprianus Salgını’nın Ebola olduğu kanıtlanmış değildir.

Bu yalnızca tarihsel belirtilerden hareketle ortaya atılmış bir hipotezdir.

Hastalığın etkenine ait doğrudan mikrobiyolojik veya paleogenomik bir kanıt bulunmadığı sürece kesin tanı koymak mümkün değildir.

Bu nedenle Cyprianus Salgını için zaman zaman kullanılan “veba” sözcüğü de dikkatli kullanılmalıdır.

Antik kaynakların salgın anlamında kullandıkları ifadeler, hastalığın Yersinia pestis bakterisinin neden olduğu bubonik veba olduğunu kanıtlamaz.

Şimdilik hastalığın adını değil, yalnızca bazı belirtilerini biliyoruz.

Bir imparator bile hastalıktan kaçamamış olabilir

MS 270 yılına gelindiğinde Roma tahtında Claudius II Gothicus vardı.

Gotlara karşı kazandığı askerî başarılardan dolayı “Gothicus” unvanını taşıyordu.

Fakat hükümdarlığı uzun sürmedi.

Zosimos, bu dönemde yaşanan salgının İmparator Claudius’u da öldürdüğünü aktarır.

Eutropius ise imparatorun bir hastalık nedeniyle öldüğünü bildirir fakat hastalığın ne olduğunu ayrıntılı biçimde açıklamaz.

Aurelius Victor’un anlatısı da aynı ölçüde açık değildir.

Bu nedenle:

“Cyprianus Salgını Claudius Gothicus’u kesin olarak öldürdü”

demek yerine,

“Claudius Gothicus’un MS 270’teki ölümü bazı antik kaynaklarda dönemin salgınıyla ilişkilendirilir”

demek tarihsel açıdan daha doğrudur.

MS 270 aynı zamanda salgınla ilişkilendirilen son büyük hastalık dalgalarından birinin kaydedildiği dönemdir.

Ardından Cyprianus Salgını tarih sahnesinden yavaş yavaş kaybolur.

Peki gerçekten bütün Roma çöktü mü?

Antik metinleri okuduğumuzda çok büyük bir felaket görüntüsü ortaya çıkıyor.

Fakat modern tarihçinin başka bir soruyu da sorması gerekiyor:

Arkeolojik kanıtlar aynı şeyi söylüyor mu?

Şimdilik cevap net değil.

Cyprianus Salgını yıllarına kesin biçimde tarihlenen ve Roma İmparatorluğu’nun tamamında büyük nüfus kaybını kanıtlayan geniş bir toplu mezar ağı bulunmuş değil.

Mısır’dan günümüze ulaşan zengin papirüs kayıtları da kırsal bölgelerin tamamında büyük bir demografik çöküş yaşandığını göstermiyor.

Bu nedenle salgının etkisinin coğrafi olarak eşit olmadığı düşünülüyor.

Kalabalık şehirler…

Limanlar…

Askerî kamplar…

Yoğun ticaret merkezleri…

Buraların hastalık karşısında daha savunmasız olması mümkündür.

Kırsal bölgelerin bir kısmı ise çok daha az etkilenmiş olabilir.

Başka bir ifadeyle Roma dünyasında tek bir salgın deneyiminden değil, birbirinden oldukça farklı bölgesel deneyimlerden söz etmek gerekebilir.

Bir piskoposun satırlarında saklanan tıp tarihi

Cyprianus Salgını’nı bugün önemli kılan yalnız kaç kişinin öldüğü değildir.

Bu salgın bize modern tıbbın olmadığı bir dünyada insanların hastalık karşısında nasıl davrandığını da gösteriyor.

Korku vardı.

Hastadan kaçanlar vardı.

Ölüleri gömme problemi vardı.

Hasta bakımını örgütlemeye çalışanlar vardı.

Hastalığın nedenini anlamaya çalışanlar vardı.

Ve bütün bunların arasında herkesin cevabını aradığı aynı soru bulunuyordu:

Bu felaket neden oluyor?

Onların mikroorganizma kavramı yoktu.

Virüsleri bilmiyorlardı.

Bakterileri bilmiyorlardı.

Bulaşma zincirlerini göremiyorlardı.

Bugün ise mikroskoplarımız var.

Moleküler testlerimiz var.

Genom dizileme teknolojimiz var.

Buna rağmen Cyprianus Salgını’nın gerçek kimliği hâlâ elimizden kaçıyor.

1.750 yıllık dosya hâlâ kapanmadı

Roma İmparatorluğu bu salgından sonra yıkılmadı.

Orduları yeniden savaştı.

İmparatorlar değişti.

Şehirler yaşamaya devam etti.

Fakat üçüncü yüzyılın ortalarında yaşanan hastalık, zaten siyasi ve askerî sorunlarla mücadele eden Roma dünyasına yeni bir kriz ekledi.

Bugün elimizde birkaç çağdaş tanığın satırları, daha sonraki tarihçilerin aktardıkları, papirüsler, arkeolojik buluntular ve birbirleriyle her zaman uyuşmayan kronolojiler var.

Kesin başlangıç noktası yok.

Kesin ölüm sayısı yok.

Kesin etken yok.

Belki de Cyprianus Salgını’nı tıp tarihi açısından bu kadar büyüleyici yapan tam olarak budur.

Belirtilerini biliyoruz.

Roma dünyasının farklı bölgelerini yıllarca etkilediğini biliyoruz.

İnsanlarda büyük korku yarattığını biliyoruz.

Ama hastalığın gerçek adını bilmiyoruz.

Roma’nın orduları vardı.

Kaleleri vardı.

Limanları vardı.

Yolları vardı.

Döneminin en gelişmiş devlet örgütlerinden birine sahipti.

Ama mikroskobu yoktu.

Ve yaklaşık 1.750 yıl sonra bile modern bilim, Roma’yı yıllarca korkutan o görünmez düşmanın gerçek adını kesin olarak söyleyemiyor.

Kaynaklar

Cyprianus of Carthage — De mortalitate

Pontius the Deacon — Vita et Passio Sancti Cypriani

Eusebius of Caesarea — Ecclesiastical History, Book VII

Historia Augusta — The Two Gallieni ve Claudius

Zosimus — New History, Book I

Eutropius — Breviarium ab Urbe Condita, Book IX

Kyle Harper — “Pandemics and Passages to Late Antiquity: Rethinking the Plague of c. 249–270 Described by Cyprian”, Journal of Roman Archaeology, 2015

Sabine R. Huebner — “The ‘Plague of Cyprian’: A Revised View of the Origin and Spread of a 3rd-c. CE Pandemic”, Journal of Roman Archaeology, 2021