Araştırmacılar bir antikor çözeltisini tekrar tekrar seyreltiyorlardı. Seyreltme öylesine ileri götürülüyordu ki bazı örneklerde başlangıçtaki antikor moleküllerinden herhangi birinin kalması beklenmiyordu.

Buna rağmen biyolojik etkinin devam ettiği bildiriliyordu.

Eğer sonuç doğruysa ortaya çok büyük bir soru çıkıyordu:

Madde artık ortamda bulunmasa bile su, onun etkisine ilişkin bir tür bilgiyi koruyor olabilir miydi?

Sonraki yıllarda bütün dünyada “suyun hafızası” olarak anılacak tartışma böyle başladı.

Ancak hikâye makalenin Nature’da yayımlanmasıyla bitmedi.

Nature sonuçlara başından itibaren kuşkuyla yaklaşıyordu. Makalenin yayımlandığı sayıya olağan dışı bir editoryal eklendi. Ardından Nature’ın editörü John Maddox, bilimsel araştırmalardaki sorunlarla ilgilenen Walter W. Stewart ve profesyonel illüzyonist James Randi, deneyleri yerinde incelemek üzere Jacques Benveniste’nin Fransa’daki laboratuvarına gitti.

Bir süre sonra örneklerin hangi gruba ait olduğunu gösteren gizli kod, James Randi tarafından laboratuvarın tavanına bantlanacaktı.

Deneyler sıkı kör koşullar altında tekrarlandığında ise Nature’da yayımlanan olağanüstü bulgu doğrulanamadı.

Bilim tarihinin en ilginç tekrarlanabilirlik hikâyelerinden biri ortaya çıkıyordu.

Hikâyenin Merkezindeki İsim: Jacques Benveniste

Jacques Benveniste, 1988’de bilim dünyasının dışında kalan veya akademik itibarı bulunmayan bir araştırmacı değildi.

Fransız immünolog, Paris yakınlarındaki Clamart’da bulunan INSERM Unit 200’ün kıdemli yöneticisiydi. Laboratuvarında alerji ve inflamasyonun immünolojisi üzerine araştırmalar yürütülüyordu.

Benveniste özellikle platelet-activating factor, yani PAF üzerine yapılan erken dönem önemli çalışmalarla da tanınıyordu.

Dolayısıyla Nature’ın karşısında marjinal bir iddiayla ortaya çıkan bilinmeyen bir isim değil, bilimsel geçmişi bulunan tanınmış bir araştırmacı vardı.

Bu durum birkaç yıl sonra yaşanacak tartışmayı daha da dikkat çekici hale getirecekti.

Deneyde Ne Yapılmıştı?

Çalışmanın merkezinde insan bazofilleri bulunuyordu.

Bazofiller bağışıklık sisteminin hücrelerinden biridir. Yüzeylerinde bulunan IgE moleküllerinin belirli biçimde uyarılması, hücrenin içindeki granüllerin boşalmasına yol açabilir. Bu olaya degranülasyon denir.

Benveniste’nin de aralarında bulunduğu araştırmacılar, bazofilleri uyaran anti-IgE antikorlarını giderek artan oranlarda seyrelttiler.

Nature’da 30 Haziran 1988’de yayımlanan çalışmanın başlığı şuydu:

“Human basophil degranulation triggered by very dilute antiserum against IgE.”

Çalışmada 1:10²’den 1:10¹²⁰’ye kadar uzanan çok geniş bir seyreltme dizisi kullanılmıştı.

Bu ölçeğin en yüksek basamakları, Avogadro sınırının çok ötesindeydi. Başka bir ifadeyle başlangıçtaki anti-IgE moleküllerinden herhangi birinin çözeltide bulunmasının beklenmediği seyreltilere ulaşılmıştı.

Buna rağmen araştırmacılar bazofil degranülasyonunun belirli yüksek seyreltmelerde sürdüğünü bildirdiler.

Makale Nature’ın 333. cildinin 816–818. sayfalarında yayımlandı.

DOI: 10.1038/333816a0

Bu Bir Homeopati Çalışması mıydı?

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

1988 Nature makalesi, homeopatinin hastalarda etkili olup olmadığını araştıran klinik bir çalışma değildi.

Araştırma, yüksek oranda seyreltilmiş anti-IgE çözeltilerinin bazofiller üzerindeki etkisini inceleyen laboratuvar çalışmasıydı.

Ancak ortaya atılan iddia homeopati açısından son derece önemliydi.

Çünkü homeopatinin en tartışmalı özelliklerinden biri, başlangıçtaki maddenin son derece yüksek oranlarda seyreltilmesidir.

Benveniste ve arkadaşlarının bildirdiği biyolojik etkinin gerçekten başlangıçtaki moleküller ortadan kalktıktan sonra da devam etmesi, yüksek seyreltmelere ilişkin homeopatik iddialar için olası bir mekanizma bulunduğu şeklinde yorumlandı.

“Suyun hafızası” kavramı da buradan doğdu.

Ancak bu ifade özgün makalenin başlığı değildi.

Daha sonra araştırmanın kamuoyundaki ve bilim dünyasındaki tartışmasının adı haline geldi.

Nature Makaleyi Yayımladı Ama Kuşkusunu Gizlemedi

Nature’ın tavrı başından itibaren olağan dışıydı.

Çalışma uzun bir değerlendirme sürecinden geçti. Hakemler, bildirilen etkinin başka bağımsız laboratuvarlarda da tekrarlanabildiğine ilişkin kanıt görmek istedi.

Dergi sonunda makaleyi yayımladı.

Fakat aynı sayıda ayrıca şu başlığı taşıyan bir editoryal yayımlandı:

“When to believe the unbelievable”

Türkçesiyle:

“İnanılmaz olana ne zaman inanmalı?”

Nature, bildirilen gözlemlerin mevcut fizik bilgisi içinde açıklanabilecek bir temelinin bulunmadığını ve sonuçlar konusunda hüküm vermeden önce ihtiyatlı davranılması gerektiğini açıkça belirtiyordu.

Bu nedenle olayın zaman zaman anlatıldığı gibi,

“Benveniste çok ünlü olduğu için Nature makaleyi reddedemedi”

şeklinde aktarılması doğru değildir.

Benveniste tanınmış bir araştırmacıydı. Fakat mevcut tarihsel kayıtların gösterdiği şey, Nature’ın çalışmayı ciddi bilimsel kuşkular eşliğinde yayımladığıdır.

Hatta Nature yıllar sonra, hakemlik sırasında talep edilen bağımsız laboratuvar sonuçlarının daha sonra yayımlanmadığını da belirtecekti.

Sonra Nature Laboratuvara Gitti

Nature makaleyi yayımlamakla yetinmedi.

Editör John Maddox deneylerin nasıl yürütüldüğünü yerinde görmek üzere Benveniste’nin laboratuvarına gitti.

Yanında iki sıra dışı isim vardı.

Walter W. Stewart, ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’nde bilimsel araştırmalardaki hata ve usulsüzlük meseleleriyle ilgilenmiş bir araştırmacıydı.

Diğer isim ise bilim insanı bile değildi.

James Randi, dünyaca tanınan profesyonel bir illüzyonistti. Aynı zamanda paranormal ve olağanüstü iddialardaki olası hileleri ve yöntemsel açıkları araştırmasıyla biliniyordu.

Bir bilim dergisinin yayımladığı araştırmayı incelemek için laboratuvara bir illüzyonist götürmesi başlı başına tartışma yarattı.

Fakat Nature ekibinin ilgilendiği mesele yalnızca bilinçli hile olasılığı değildi.

Bir deneyde fark edilmeyen işaretler, kodlama hataları, gözlemci beklentileri veya araştırmacının hangi örneğin hangisi olduğunu istemeden öğrenmesi de sonuçları etkileyebilirdi.

Bu nedenle deneylerin çok sıkı biçimde körlenmesine karar verildi.

Gizli Kod Tavana Bantlandı

Hikâyenin en unutulmaz ayrıntısı işte burada yaşandı.

Örnekler kodlandı.

Deney sırasında hangi tüpün hangi gruba ait olduğunun bilinmemesi gerekiyordu.

James Randi, kör deneyde örneklerin kimliklerini gösteren kodu laboratuvarın tavanına bantladı.

Bu ayrıntı yıllar boyunca hikâyenin en çarpıcı bölümlerinden biri olarak anlatıldı.

Üstelik bir şehir efsanesi değildi.

Nature, Randi’nin 2020 yılında yayımlanan ölüm yazısında da kodun kör test sırasında tavana bantlandığını doğruladı.

Randi daha sonra bunu yalnızca kodlara müdahaleyi önlemek için değil, herhangi birinin kodlara ulaşmaya çalışıp çalışmayacağını görmek için yaptığını anlatacaktı.

Laboratuvar artık çok daha sıkı kör koşullar altında çalışıyordu.

Ve asıl sınav bundan sonra başladı.

Körleme Sıkılaşınca Sonuç Doğrulanamadı

Nature ekibinin gözetiminde gerçekleştirilen çift kör deneyler, Benveniste ve arkadaşlarının özgün bulgusunu doğrulayamadı.

Bu nokta hikâyenin bilimsel açıdan en önemli bölümüdür.

Hun Çağı Öncesi Altay’da Kafatası Cerrahisi: Trepanasyondan Sağ Çıkan Hastalar
Hun Çağı Öncesi Altay’da Kafatası Cerrahisi: Trepanasyondan Sağ Çıkan Hastalar
İçeriği Görüntüle

Nature ekibi laboratuvardaki incelemenin ardından değerlendirmesini yayımladı.

Başlığı oldukça sertti:

“‘High-dilution’ experiments a delusion.”

Maddox, Randi ve Stewart tarafından hazırlanan rapor Nature’ın 334. cildinde 287–290. sayfalarda yayımlandı.

DOI: 10.1038/334287a0

Ekibin vardığı sonuç, laboratuvarda gözlemledikleri deneylerin ileri sürülen olağanüstü iddiayı desteklemek için yeterli bir temel oluşturmadığı yönündeydi.

Fakat burada çok önemli bir ayrım yapılması gerekiyor.

Nature’ın incelemesini “Benveniste’nin sahtekârlık yaptığı kanıtlandı” şeklinde yorumlamak doğru değildir.

Tartışmanın merkezinde deneylerin körlenmesi, sonuçların değerlendirilmesi, olası gözlemci yanlılığı ve yöntemsel sorunlar bulunuyordu.

Bilimsel soru aslında çok basitti:

Bir etki gerçekten varsa, araştırmacılar örneklerin kimliğini bilmediğinde de aynı etki ortaya çıkmalıydı.

Sıkı kör koşullarda bu gerçekleşmedi.

Benveniste Sonucu Kabul Etmedi

Jacques Benveniste Nature ekibinin vardığı sonuca sert biçimde karşı çıktı.

Nature onun yanıtını da aynı sayıda yayımladı.

Benveniste, inceleme yöntemlerinin bilimsel açıdan adil olmadığını ve laboratuvarındaki olağan çalışma ortamının bozulduğunu savundu.

Tartışma böylece yalnızca yüksek seyreltmeler üzerine bir deney tartışması olmaktan çıktı.

Bilim dünyası başka soruları da konuşmaya başladı:

Bir dergi yayımladığı çalışmayı ne ölçüde soruşturmalıdır?

Olağanüstü bir bilimsel iddia, olağan bir iddiadan daha güçlü kanıt gerektirir mi?

Araştırmacının beklentileri deney sonuçlarını bilinçsiz biçimde etkileyebilir mi?

Körleme neden bu kadar önemlidir?

Ve belki de en önemlisi:

Bir araştırma hangi aşamada güvenilir bilimsel bilgiye dönüşür?

Beş Yıl Sonra Bir Kez Daha Denediler

Tartışma 1988’de sona ermedi.

1993 yılında University College London’dan S. J. Hirst ve arkadaşları Benveniste ekibinin deneyini mümkün olduğunca yakından tekrarlamak üzere yeni bir çalışma yürüttü.

Makalenin başlığı sonucu açık biçimde ifade ediyordu:

“Human basophil degranulation is not triggered by very dilute antiserum against human IgE.”

Araştırmacılar, Benveniste ve arkadaşlarının yöntemini mümkün olduğunca yakından izlediklerini ancak yüksek seyreltmelerde daha önce bildirilen etkiyi doğrulayamadıklarını bildirdiler.

Çalışma 9 Aralık 1993’te Nature’ın 366. cildinin 525–527. sayfalarında yayımlandı.

DOI: 10.1038/366525a0

Benveniste iddiasının karşısındaki temel bilimsel sorun böylece daha da belirgin hale geldi:

Sonuç bağımsız araştırmacılar tarafından güvenilir biçimde yeniden üretilemiyordu.

Makale Geri Çekilmedi

Hikâyenin dikkat çekici ayrıntılarından biri de budur.

1988 yılında yayımlanan özgün Nature makalesi geri çekilmedi.

Bu durum ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir.

Ancak bir araştırmanın daha sonra doğrulanamaması ile bilimsel sahtekârlığın kanıtlanması aynı şey değildir.

Bilimsel literatür yalnızca sonunda doğru olduğu kanıtlanan sonuçlardan oluşmaz.

Yanlış çıkan hipotezler, doğrulanamayan deneyler ve sonraki çalışmalarla farklı yorumlanan bulgular da bilim tarihinin parçasıdır.

Bilimin önemli özelliklerinden biri de budur.

Bir çalışma yayımlandığında bilimsel kayıt oluşur.

Ardından başka araştırmacılar aynı iddiayı sınar.

Sonuçlar tekrarlanabiliyorsa güven artar.

Tekrarlanamıyorsa iddia giderek zayıflar.

Benveniste Gerçekten “Suyun Hafızasına” İnanıyor muydu?

Jacques Benveniste’yi bilimsel sahtekârlık yaptığı kanıtlanmış bir araştırmacı olarak sunmak doğru değildir.

Nature’ın 2004 yılında yayımladığı değerlendirmede de Benveniste’nin devrim niteliğinde bir olgu keşfettiğine gerçekten inandığı görüşü aktarılıyordu.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü bilimde yanlış bir sonuca ulaşmak ile bilerek yanlış veri üretmek aynı şey değildir.

Deneyimli bilim insanları da beklentilerden, ölçüm yöntemlerinden, deney tasarımından veya istatistiksel dalgalanmalardan etkilenebilir.

Bilimsel yöntemde körleme ve bağımsız tekrarın bu kadar önemli olmasının nedeni tam olarak budur.

Bu Hikâyenin Konusu Homeopati Değil, Bilimin Kendisi

Benveniste vakası genellikle homeopati başlığı altında anlatılır.

Oysa hikâyeyi yalnızca homeopati tartışmasına indirgemek asıl önemli noktayı kaçırmak olur.

Bu olay gerçekte bilimsel yöntemin nasıl çalıştığının hikâyesidir.

Bir araştırmanın Nature’da yayımlanması bilimsel tartışmanın sonu değildir.

Bazen tam tersine başlangıcıdır.

Bir çalışmanın güvenilirliği yalnızca araştırmacının ününe, çalıştığı kurumun prestijine veya makalenin yayımlandığı derginin adına bağlı değildir.

Bilimde çok daha zor bir sınav vardır:

Başkaları aynı deneyi yaptığında aynı sonucu elde edebiliyor mu?

Buna tekrarlanabilirlik denir.

Benveniste vakasının yaklaşık kırk yıl sonra hâlâ anlatılmasının temel nedeni de budur.

Hikâyede gerçekten unutulmayacak unsurlar vardır:

Saygın bir immünolog.

Dünyanın en önemli bilim dergilerinden biri.

Bilinen fizik ve kimyayla bağdaştırılması son derece güç bir iddia.

Kendi yayımladığı makaleye kuşkuyla yaklaşan bir dergi.

Laboratuvara giden üç kişilik sıra dışı bir ekip.

Profesyonel bir illüzyonist.

Tavana bantlanan gizli deney kodu.

Ve sıkı çift kör deneylerde doğrulanamayan bir sonuç.

Bilimde Asıl Sınav Yayımlanmak Değildir

Jacques Benveniste 2004 yılında hayatını kaybetti.

Nature kısa süre sonra onun bilimsel yaşamını yeniden değerlendiren “The memory of water” başlıklı bir yazı yayımladı.

Benveniste’nin hikâyesi, bilim dünyasına olağanüstü iddialarla nasıl başa çıkılması gerektiği konusunda unutulmaz bir örnek bırakmıştı.

Aradan onlarca yıl geçti.

Ama hikâyenin verdiği ders değişmedi.

Bir araştırmacı çok tanınmış olabilir.

Bir çalışma dünyanın en saygın bilim dergilerinden birinde yayımlanabilir.

Sonuç son derece çarpıcı olabilir.

Hatta mevcut bilimsel bilgilerimizi değiştirecek kadar önemli görünebilir.

Bunların hiçbiri tek başına yeterli değildir.

Çünkü bilimde asıl sınav yayımlanmak değil, tekrarlanabilmektir.

Ve Benveniste’nin “suyun hafızası” vakasının sonunda geriye kalan en güçlü soru hâlâ aynıdır:

Başka bir laboratuvar aynı deneyi yaptığında aynı sonucu elde edebiliyor mu?

Bilimin gücü, olağanüstü iddiaları reddetmesinden değil; onları sınamasından, yeniden sınamasından ve gerektiğinde kendi yayımladığı sonuçları bile sorgulayabilmesinden gelir.