Kilo artışının beyinden kaynaklanabileceğini gösteren hekim
Kilo artışının beyinden kaynaklanabileceğini gösteren hekim
İçeriği Görüntüle

Yıl 1622. Fıtık hastalığı nedeniyle tedavi arayan bir hasta, Üsküdar’daki mahkemede Küpeli Saliha Hatun’un huzuruna çıkıyor. Saliha Hatun’un kendisini tedavi etmesini kabul ettiğini, bunun karşılığında belirlenen ücreti ödeyeceğini ve tedavi sırasında ölmesi hâlinde mirasçılarının kan veya diyet davası açmamasını istediğini kadı huzurunda kayda geçiriyor. Yüzyıllar sonra incelenen Üsküdar Şer‘iyye Sicilleri, 17. yüzyıl İstanbul’unda çalışan bu kadın cerrahın ve hastalarıyla yapılan rıza anlaşmalarının izlerini günümüze taşıyor. [1]
Saliha Hatun gerçekten cerrah mıydı?
Bu sorunun yanıtı doğrudan dönemin mahkeme kayıtlarında bulunuyor.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Tıp Etiği Anabilim Dalından Nilüfer Demirsoy ve Ömür Saylıgil ile diğer araştırmacıların hazırladığı çalışma, 2019 yılında Konuralp Medical Journal’da yayımlandı. Araştırmacılar Türkiye’deki Üsküdar Şer‘iyye Sicilleri’nde bulunan Saliha Hatun’a ait cerrahi rıza belgelerini inceleyip günümüz Türkçesine aktardı. [1]
Belgeler Saliha Hatun’dan cerrahlık konusunda becerikli ve bilgili bir kişi olarak söz ediyor. Kayıtlarda onun özellikle fıtık vakalarında cerrahi girişimler yaptığı görülüyor. [1]
Buradaki “fıtık”, çoğunlukla karın içindeki dokuların karın duvarındaki zayıf bir noktadan dışarı doğru çıkmasıyla oluşan rahatsızlığı ifade ediyor. Günümüzde sık uygulanan fıtık ameliyatları, 1600’lü yıllarda enfeksiyon, kanama ve ölüm açısından çok daha yüksek risk taşıyordu.
Ünü Üsküdar’ın dışına taşmıştı
Saliha Hatun’un hastaları yalnızca yaşadığı çevreden gelmiyordu.
Tıp tarihçisi Halil Sahillioğlu’nun Üsküdar sicilleri üzerinde yaptığı çalışmada Saliha Hatun’a ait 21 cerrahi vaka sıralanıyor. Bunların 20’si fıtık, biri ise baş bölgesindeki bir urun çıkarılmasıyla ilgiliydi. Kayıtlarda İstanbul ve Üsküdar’ın yanı sıra İnegöl, Erzurum, Ağriboz, Sakız ve Rumeli’nin farklı bölgelerinden gelen hastalar bulunuyor. [2]
Bu durum, Saliha Hatun’un yalnızca yakın çevresinde tanınan bir cerrah olmadığını; ününün farklı bölgelere kadar ulaştığını düşündürüyor.
2019 tarihli araştırmaya göre hastaları arasında hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler bulunuyordu. Fıtık ameliyatları için belirlenen ücretler 400 akçeden 3 bin akçeye kadar çıkıyordu. Fıtık dışındaki tek vaka olarak kaydedilen baş bölgesindeki urun çıkarılması için ise 300 akçelik ücret görülüyor. [1]
Örneğin kayıtlardan birinde Erzurum’dan gelen Murad bin Mehmed’in fıtık ameliyatı için 3 bin akçe üzerinde anlaştığı ve bunun 600 akçesini önceden verdiği belirtiliyor. [1]
Ameliyattan önce neden kadıya gidiyorlardı?
Hikâyenin tıp tarihi açısından en dikkat çekici kısmı burada başlıyor.
Saliha Hatun’un bazı hastaları cerrahi girişim öncesinde kadı huzuruna çıkıyor ve tedaviyi kabul ettiklerini kayıt altına aldırıyordu. Belgelerde hastanın tedavi sonrasında iyileşememesi veya ölmesi hâlinde cerraha karşı daha sonra kan ya da diyet davası açılmamasına yönelik hükümler bulunuyordu. [1]
Bu kayıtlar tıbbi olduğu kadar hukuki bir işlev de görüyordu.
Cerrahi girişimin sonucunun kesin olarak öngörülemediği bir çağda hasta yapılacak işlemi kabul ediyor; bu kabul mahkeme ve tanıklar önünde kayda geçiriliyordu. [1]
400 yıl önce “aydınlatılmış onam” var mıydı?
Burada günümüz tıbbıyla doğrudan eşitlik kurmak yanıltıcı olur.
Bugünkü aydınlatılmış onam, hastaya uygulanacak işlemin amacı, olası yararları, riskleri, alternatif tedavileri ve tedaviyi reddetme hakkı hakkında anlaşılır bilgi verilmesini kapsayan çok daha kapsamlı bir süreç.
Osmanlı şer‘iyye kayıtlarındaki rıza belgeleri ise aynı hukuki ve etik sisteme sahip değildi. Bununla birlikte hastanın cerrahi müdahaleye açık biçimde izin vermesinin tanıklar önünde kayda geçirilmesi, tıp etiği tarihi açısından dikkat çekici bir uygulama olarak değerlendiriliyor.
Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Özlem Yenerer Çakmut ve Alev Özeroğlu ile Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesinden Gürkan Sert’in Medical Humanities dergisinde 2026’da yayımlanan çalışması, 1579-1663 arasındaki İstanbul kadı sicillerinden 21 belgeyi değerlendirdi. Araştırmacılar, bu kayıtların modern anlamıyla kurumsallaşmış aydınlatılmış onam sayılamayacağını; ancak hastanın rızasının hukuken ve etik açıdan anlam taşıyan biçimde belgelendiğini bildirdi. [3]
Hasta ölürse ne olacaktı?
yüzyıl cerrahisinin bugünkü ameliyathanelerle kıyaslanamayacağı açık.
Modern anestezi henüz yoktu. Antibiyotikler bilinmiyordu. Mikropların hastalıklara yol açtığına ilişkin modern mikrop kuramının ortaya çıkmasına daha iki yüzyıldan fazla zaman vardı.
Bu nedenle bugün basit görülebilen bir cerrahi işlem bile ciddi risk taşıyabiliyordu.
Saliha Hatun’a ait rıza belgelerinin bazılarında hastalar, tedavi sonrasında iyileşemez veya hayatlarını kaybederlerse mirasçılarının cerrah aleyhine kan ya da diyet talebiyle dava açmamasını kabul ediyordu. [1]
Bu ifadeler bugünün hasta onam formlarından farklı olsa da cerrah, hasta, risk ve hukuki sorumluluk arasındaki ilişkinin yaklaşık 400 yıl önce de kayıt altına alındığını gösteriyor.
Bir belgede Saliha Hatun’a özel övgü
Üsküdar sicillerindeki kayıtlardan biri Saliha Hatun’un mesleki konumuna ilişkin dikkat çekici ifadeler içeriyor.
2 Eylül 1622 tarihli belgede onun cerrahlık ilminde becerikli olduğu ve akranları arasında öne çıktığı belirtiliyor. Halil Sahillioğlu, kayıttaki “hazıka” ifadesini işinin ehli, becerikli ve usta cerrah anlamında değerlendiriyor. [2]
Aynı kayıtta hasta, Saliha Hatun tarafından daha önce tedavi edilen bazı kişilerin fıtık hastalığından kurtulduğunu güvenilir kişilerden duyduğunu belirterek ona başvurduğunu ifade ediyor. [2]
Bu ayrıntı, 17. yüzyılda bile bir cerrahın ününün hasta deneyimleri ve çevreden gelen tavsiyeler aracılığıyla yayılabildiğini gösteriyor.
Kadınların tıp tarihindeki görünmeyen izlerinden biri
Küpeli Saliha Hatun’un hayatının tamamını anlatabilecek ayrıntılı bir biyografi günümüze ulaşmış değil. Doğum tarihi, eğitiminin nasıl olduğu ve yaşamının birçok bölümü hâlâ bilinmiyor.
Bu nedenle onu “dünyanın ilk kadın cerrahı” ya da “Osmanlı’nın ilk kadın cerrahı” olarak nitelemek için yeterli tarihsel kanıt bulunmuyor.
Ancak Üsküdar mahkeme kayıtlarının ortaya koyduğu daha önemli ve kanıtlanabilir bir gerçek var: 17. yüzyıl Osmanlı İstanbul’unda Saliha Hatun adlı bir kadın cerrahi girişimler yapıyor, özellikle fıtık hastalarını tedavi ediyor ve bazı hastalarıyla ilgili rıza belgeleri mahkeme kayıtlarına geçiriliyordu. [1]
Aradan yaklaşık dört yüzyıl geçti. Cerrahi teknikler, anestezi, enfeksiyon kontrolü ve hasta hakları bütünüyle değişti. Buna karşılık Üsküdar sicillerinin sayfalarında kalan Saliha Hatun’un hikâyesi, tıp tarihinin yalnızca büyük hastanelerden ve ünlü erkek hekimlerden oluşmadığını; bazen birkaç satırlık bir mahkeme kaydının unutulmuş bir cerrahı yüzyıllar sonra yeniden görünür kılabildiğini gösteriyor.
Kaynaklar
[1] Demirsoy N, Sayligil O, Topal M, Özden H. A Female Surgeon in The 17th Century: Kupeli Saliha Hatun and an Evaluation of Consent Forms Related to Her Surgeries. Konuralp Medical Journal. 2019;11(3):468-474. DOI: 10.18521/ktd.523900.
[2] Sahillioğlu H. Üsküdar’ın Mamure (Cedide) Mahallesi Fıtık Cerrahları. Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları. 1998;4:59-66.
[3] Yenerer Çakmut Ö, Özeroğlu A, Sert G. How far back does medical consent go? A journey through Ottoman legal records in Ottoman Empire. Medical Humanities. 2026;52(2):199-204. DOI: 10.1136/medhum-2025-013477.