Avrasya’nın Hafızası Manas’ta Yeniden Yazılıyor
Avrasya’nın Hafızası Manas’ta Yeniden Yazılıyor
İçeriği Görüntüle

İspanya Dünya Kupası’nı Kaldırırken: 89 Yıl Önce Türkiye’ye Doğru Yola Çıkan 712 Kişilik İspanyol Tahliye Kafilesinin Unutulan Hikâyesi
Bugün dünya şampiyonluğunu kutlayan İspanya ile Türkiye arasında, çoğu kişinin bilmediği dokunaklı bir hikâye var. Bundan 89 yıl önce Madrid savaşın ortasındayken yüzlerce İspanyol, hayatta kalabilmek için Türk diplomatik temsilciliğinin korumasına sığındı. Aylar sonra 712 kişilik bir tahliye kafilesi Türkiye’ye doğru yola çıktı. Bu hikâyede diplomatlar, diplomatik yazışmalar ve hükümet kararları kadar; yemek hazırlayan, çamaşır yıkayan, insanların gündelik ihtiyaçlarıyla ilgilenen ve yıllar sonra bile unutulmayan insanlar da vardı.
İspanya bugünlerde bir kez daha dünya şampiyonluğunun sevincini yaşıyor.
19 Temmuz 2026’da oynanan Dünya Kupası finalinde Arjantin’i uzatmalarda 1-0 mağlup eden İspanya, 2010’dan sonra ikinci kez kupayı kaldırdı. Madrid’den ülkenin dört bir yanına yayılan kutlamalarda kırmızı-sarı bayraklar yeniden gökyüzünü doldurdu.
İspanya’nın adının bugün zaferle anıldığı bu günlerde, Türkiye ile İspanya arasında yaklaşık doksan yıl önce yaşanmış, artık pek az kişinin hatırladığı başka bir hikâyeyi de hatırlamak gerekiyor.
Bu kez ortada bir futbol kupası yoktu.
Tribünler yoktu.
Kutlama meydanları yoktu.
Madrid’in üzerinde savaşın gölgesi vardı.
Ve yüzlerce insanın tek isteği hayatta kalmaktı.
Madrid’de bir Türk kapısı
1936’da başlayan İspanya İç Savaşı, ülkeyi yalnızca iki askerî ve siyasi cepheye ayırmadı; siviller için de büyük bir korku ve belirsizlik dönemi başlattı.
Cumhuriyetçi yönetimin kontrolündeki Madrid’de, Milliyetçi hareketle ilişkili olduğu düşünülen ya da bu çevrelere yakınlığı nedeniyle kendisini tehdit altında hisseden çok sayıda insan yabancı diplomatik temsilciliklere sığındı.
Elçilikler ve diplomatik temsilciliklerin koruması altındaki binalar, savaşın ortasında alışılmadık sığınma alanlarına dönüştü.
Türkiye de bu ülkelerden biriydi.
Türk diplomatik belgelerinde Madrid’deki temsilciliğin sığınmacı kabul ettiğine ilişkin kayıtlar Ağustos 1936’ya kadar uzanıyor. Türkiye savaş boyunca resmî tarafsızlığını korurken, özellikle Madrid Elçisi Tevfik Kâmil Koperler’in öncülüğündeki Türk diplomatik görevlileri, korunma arayan insanların barındırılması ve daha sonra güvenli biçimde tahliye edilmesi için yoğun bir diplomasi yürüttü.
Bugün elimizdeki arşiv belgeleri, olayın uzun yıllar anlatıldığından daha geniş çaplı olduğunu gösteriyor.
İspanyol arşiv kayıtlarına göre Türk temsilciliği, İç Savaş boyunca farklı dönemlerde toplam 923 kişiye sığınma imkânı sağladı. Bu sayı, aynı anda temsilcilikte bulunanların değil, savaş süresince Türkiye’nin diplomatik korumasından yararlananların toplamını ifade ediyor.
Daha sonra Karadeniz vapuruyla tahliye edilmek üzere yola çıkarılan kafilenin sayısı ise 712 idi.
İşte rakamların birbirine karıştığı yer de burasıdır.
923 kişi, bir dönemin toplam hikâyesini;
712 kişi ise o hikâyenin Akdeniz’e açılan en dramatik yolculuğunu anlatır.
Bir elçiliğin gündelik hayatı
Yüzlerce insanı aylar boyunca diplomatik koruma altındaki binalarda barındırmanın ne anlama geldiğini bugün düşünmek bile zor.
Her gün yemek hazırlanacaktı.
İnsanların yatacak bir yer bulması gerekiyordu.
Temizlik yapılacak, hastalarla ilgilenilecek, dışarıdaki tehlikeye rağmen içeride hayat sürdürülecekti.
Bu nedenle Madrid’de yaşananları yalnızca elçiler, dışişleri bakanları ve diplomatik notalar üzerinden okumak eksik kalır.
Çünkü tarihin resmî belgelerinin arkasında, adı çoğu zaman bir dipnota bile girmeyen insanlar vardı.
Onlardan biri Mustafa Topaloğlu idi.
Türk Elçiliğinde kavas olarak görev yapan Mustafa Topaloğlu, savaş başlayınca alışılmış görevlerinin çok ötesinde sorumluluklar üstlendi.
Diplomat Ender Arat’ın, Selim Kuneralp’ten aktardığı bir hatıra, yıllar sonra bile bazı İspanyolların Mustafa Efendi’yi unutmadığını gösteriyor.
Anlatıya göre Madrid’deki Türk Büyükelçiliğinde yıllar sonra düzenlenen 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı davetlerine katılan ve İç Savaş döneminde Türkiye’nin diplomatik korumasından yararlanmış bazı yaşlı İspanyollar, Mustafa Topaloğlu’nu gördüklerinde ona büyük bir sevgiyle sarılıyorlardı.
Çünkü Mustafa Efendi, yıllar önce zor günlerini yaşadıkları dönemde onların yemekleriyle, çamaşırlarıyla ve gündelik ihtiyaçlarıyla ilgilenmişti.
Diplomatlar değişmişti.
Hükümetler değişmişti.
İspanya değişmişti.
Türkiye değişmişti.
Ama bir tabak yemek, yıkanmış bir gömlek ve zor zamanda uzatılan bir el unutulmamıştı.
Belki de tarihin en sıcak tarafı tam burada başlıyor.
Devletlerin yaptığı büyük işler arşivlerde saklanıyor.
İnsanların yaptığı küçük iyilikler ise insanların hafızasında.
Ender Arat’ın aktardığı Mustafa Efendi hatırası
Mustafa Topaloğlu’nun hikâyesi, 1937’de Karadeniz vapuruyla gerçekleştirilen tahliye girişimiyle de sınırlı değildi.
Türk diplomatik temsilciliğinin sığınmacıları koruma çabası İç Savaş’ın ilerleyen dönemlerinde de sürdü.
28 Ocak 1938’de Türk Elçiliğinin koruması altındaki binalardan birine düzenlenen baskın sırasında Mustafa Topaloğlu da başından yaralandı.
Ender Arat’ın aktardığı hatıraya göre, sığınmacılar arasında bulunan Doktor Canton, yaralanan Mustafa Efendi’nin tedavisiyle ilgilendi.
Bir zamanlar sığınmacıların ihtiyaçlarıyla ilgilenen Mustafa Topaloğlu, bu kez onlardan birinin yardımına ihtiyaç duymuştu.
Bu küçük ayrıntı bile savaşın tuhaflığını anlatmaya yeter.
Bir gün Türk elçilik görevlisi İspanyol sığınmacılara yardım ediyordu.
Başka bir gün, sığınmacı bir İspanyol doktor yaralanan Türk görevliye yardım ediyordu.
Savaş insanları ayırırken, aynı çatı altında hayat onları birbirine emanet etmişti.
Ankara’da alınan karar: Türkiye’ye getirilecekler
Madrid’deki şartlar ağırlaştıkça sığınmacıların İspanya dışına çıkarılması gündeme geldi.
Ancak mesele son derece karmaşıktı.
Cumhuriyetçi İspanyol yönetimi, özellikle askerlik çağındaki ve askerî hizmetle bağlantılı kişilerin ülkeden çıkarılmasına karşı çekinceler taşıyordu. Bu kişilerin daha sonra Franco kuvvetlerine katılabileceği endişesi, tahliye görüşmelerinin önemli tartışma başlıklarından biriydi.
Aylar süren diplomatik görüşmelerin sonunda bir uzlaşmaya varıldı. Hâlen veya daha önce askerî hizmette bulunmuş bazı kişiler tahliye kapsamının dışında bırakıldı.
Türkiye ise sığınmacıları almak üzere Karadeniz vapurunu gönderdi.
Karadeniz, 21 Nisan 1937’de Valencia’ya doğru yola çıktı ve 26 Nisan’da limana ulaştı.
Gemi limandayken Valencia bombardıman tehdidi altındaydı. Tevfik Kâmil Koperler’in diplomatik yazışmalarına göre, diğer bazı gemilerin personeli bombardıman sırasında karaya sığınırken Karadeniz mürettebatı görevini sürdürdü.
Ardından Madrid’den Valencia’ya büyük tahliye başladı.
Sığınmacılar 1 Mayıs ile 14 Mayıs arasında dört ayrı grup hâlinde otobüslerle taşındı.
Resmî kayıtlara göre Karadeniz’e toplam 712 kişilik tahliye kafilesi bindirildi.
Türk bayraklı otobüslerle Madrid’den çıkış
Bu yolculuğun en güzel ayrıntılarından biri, yıllar sonra sığınmacılardan Manuel Iglesias-Sarria y Puga’nın hatıralarında ortaya çıktı.
Iglesias, Madrid’den ayrılırken bindikleri otobüslerde Türk bayraklarının bulunduğunu anlatıyordu.
Savaşın içindeki Madrid sokaklarından geçen bu araçlarda bulunan insanlar için ay yıldız, o gün yalnızca başka bir devletin bayrağı değildi.
Onları savaşın dışına çıkaracağına inandıkları bir güvencenin işaretiydi.
Belki bazıları otobüsün camından son kez Madrid’e baktı.
Geride bıraktıkları evlerini düşündüler.
Yakınlarını…
Bir daha dönüp dönemeyeceklerini…
Önlerinde ise tanımadıkları bir ülke vardı:
Türkiye.
Karadeniz onları Valencia’da bekliyordu.
Rotanın sonunda İstanbul vardı.
Türkiye onları karşılamaya hazırlanıyordu
Ankara yalnızca sığınmacıları getirmeye karar vermemiş, Türkiye’ye geldikten sonra ne yapılacağını da planlamıştı.
Arşiv belgelerine göre sığınmacıların Çanakkale’de sağlık kontrolünden geçirilmesi, gerekli görülmesi hâlinde geminin sağlık ve dezenfeksiyon işlemleri için Tuzla’ya yönlendirilmesi ve daha sonra İstanbul’a getirilmeleri öngörülüyordu.
Kendi geçimini sağlayabilecek olanların İstanbul’da yaşamalarına izin verilecek, desteğe ihtiyaç duyanlara yardım sağlanacak, tamamen yardıma muhtaç kişiler ise Kızılay tarafından barındırılıp beslenecekti.
Bu amaçla Kızılay’a kaynak ayrılması da planlanmıştı.
Kısacası Türkiye, yüzlerce insanı karşılamaya hazırlanıyordu.
Fakat Akdeniz’de yolculuğun yönü değişti.
Sirakuza’da her şey değişti
Karadeniz Valencia’dan ayrıldıktan sonra gemideki bazı yolcular İtalya’da inmek istediklerini bildirdi.
Türk ve İspanyol makamları arasında yapılan görüşmeler sonucunda kadınların, çocukların ve askerlik çağı dışında bulunan bazı erkeklerin İtalya’da karaya çıkabilmelerine yönelik bir düzenleme gündeme geldi.
Ancak gemi Sicilya’daki Sirakuza Limanı’na ulaştığında olaylar planlandığı gibi gelişmedi.
Uzun yıllar anlatılan bazı popüler hikâyelerde sığınmacıların kaptandan izin alarak düzenli biçimde gemiden indiği aktarılır.
Türk ve İspanyol diplomatik arşivlerini birlikte inceleyen yakın tarihli akademik araştırmalar ise çok daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyor.
Belgelerde çok sayıda yolcunun gemiyi terk etmek için harekete geçtiği, bazılarının iskele düzeni tamamlanmadan karaya çıkmaya çalıştığı, hatta denize atlayanların bulunduğu anlatılıyor. Türk mürettebatından bazı görevlilerin yolcuları engellemeye çalışması üzerine arbedeler yaşandığı da diplomatik kayıtlara geçti.
Sonuçta Karadeniz, 712 kişilik tahliye grubuyla başladığı yolculuğun sonunda İstanbul’a yalnızca dokuz yolcuyla ulaştı.
Bu dokuz kişinin hiçbiri, tahliye edilen İspanyol sığınmacılar arasında değildi.
Bunların yedisi daha önce İstanbul’dan İspanya’ya yerleşmiş Musevi bir aileye mensuptu. Diğer iki yolcu ise Türk temsilciliğinde çalışan bir kadın ile bir aylık bebeğiydi.
Sirakuza olayı daha sonra Türkiye ile Cumhuriyetçi İspanyol yönetimi arasında diplomatik bir anlaşmazlığa dönüştü.
İspanyol tarafı Türkiye’nin yeterli önlem almadığını ileri sürerken Ankara, olayın üçüncü bir ülkenin karasularında meydana geldiğini ve silahsız Türk gemi personelinin koşullar içinde yapabileceklerinin sınırlı olduğunu savundu.
Araştırmalara göre İtalya’ya çıkan sığınmacıların önemli bir bölümü daha sonra yeniden İspanya’ya dönerek Franco kuvvetlerinin safında yer aldı.
Böylece Türkiye’ye ulaşması planlanan tahliye kafilesinin yolculuğu büyük ölçüde Sicilya’da sona erdi.
Fakat Türkiye ile aralarındaki hikâye bitmedi.
“Türk bayrağının gölgesinde…”
Türk Diplomatik Arşivi’nde bulunan 2 Ekim 1937 tarihli kayıt, sığınmacıların daha sonra ortak imzalı bir teşekkür mektubu gönderdiğini gösteriyor.
Akademik araştırmalar, bu mektupta Madrid Elçisi Tevfik Kâmil Koperler’in insani çabalarının ve kendilerine sağlanan korumanın minnetle anıldığını ortaya koyuyor.
Ender Arat’ın yayımladığı metne göre sığınmacılar duygularını şu ifadeyle dile getiriyordu:
“Türk bayrağının gölgesinde himaye bulduk.”
Belki de bütün hikâyeyi anlatmaya bu birkaç kelime yeter.
Bir bayrak…
Normal zamanlarda bir devletin simgesi.
Savaş zamanında ise yüzlerce insan için bir kapının kapanmayacağına dair umut.
Yıllar sonra gelen bir sarılma
Bu hikâyede devlet adamları var.
Madrid Elçisi Tevfik Kâmil Koperler var.
Diplomatik yazışmalar var.
Ankara’nın kararları var.
Karadeniz vapuru var.
Ama insanın zihninde en çok başka bir sahne kalıyor.
Yıllar geçmiş.
Madrid’de Türk Büyükelçiliğinde bir 29 Ekim daveti düzenlenmiş.
Bir zamanlar Türkiye’nin diplomatik korumasına sığınmış yaşlı İspanyollardan bazıları yıllar sonra yeniden Türk Büyükelçiliğinin kapısından içeri giriyor.
Ve aktarılan hatıraya göre bir adamı gördüklerinde ona sarılıyorlar:
Mustafa Efendi’ye.
Kendilerine yıllar önce yemek hazırlayan, çamaşırlarıyla ve gündelik ihtiyaçlarıyla ilgilenen Türk görevliye…
Belki de bu hikâyenin gerçek sonu Sirakuza’da değil, yıllar sonra gerçekleşen o sarılmada yazıldı.
Çünkü insanlar bazen kendilerini koruyan devletin adını unutabilir.
Bir diplomatik belgenin tarihini unutabilir.
Bir geminin rotasını unutabilir.
Ama en zor günlerinde kendilerine bir tabak yemek veren insanın yüzünü kolay kolay unutmazlar.
Kupaların ve hatıraların ülkeleri
2026 yılında İspanya bir kez daha Dünya Kupası’nı kaldırdı.
Milyonlarca insan İspanyol bayrağının altında aynı sevince ortak oldu.
Bundan 89 yıl önce ise yüzlerce İspanyol, Madrid’in savaşla parçalanmış günlerinde başka bir bayrağın diplomatik korumasına sığınmıştı.
Türk bayrağının.
Elbette bu tarih, bütün ayrıntılarıyla romantikleştirilecek kadar basit değildir.
Sığınmacıların büyük bölümü dönemin siyasi çatışmasında Milliyetçi çevrelerle bağlantılıydı. Tahliye süreci zorlu diplomatik pazarlıklara sahne olmuş, Sirakuza olayı Türkiye ile Cumhuriyetçi İspanyol yönetimi arasında ciddi bir anlaşmazlık yaratmıştı.
Modern akademik araştırmalar da olayın insani boyutuyla siyasi ve diplomatik boyutlarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.
Ama bütün bu karmaşık tarihin içinde değişmeyen bir gerçek var:
Savaşın ortasında yüzlerce insan Türkiye’nin diplomatik korumasına alındı.
Aylar boyunca ihtiyaçları karşılanmaya çalışıldı.
Bir Türk elçisi onlar için Ankara ile yazıştı.
Bir gemi onları almak için Akdeniz’i geçti.
Aktarılan hatıralara göre Mustafa Topaloğlu adlı bir kavas, aylar boyunca onların yemekleriyle, çamaşırlarıyla ve gündelik ihtiyaçlarıyla ilgilendi.
Ve bazıları, aradan onlarca yıl geçtikten sonra bile kendilerine uzatılan eli unutmadı.
İspanya bugün kupasını kaldırırken biz de 89 yıl önce Madrid’de yüzlerce insana koruma sağlayan o Türk kapısını hatırlayalım.
Çünkü bazen bir ülkenin en güzel hikâyeleri, kazandığı kupalarla değil;
zor zamanda koruma sağladığı insanların hafızasında yazılır.