Tıbhâne-i Âmire’nin kuruluşundaki öncü rolü, tıp eğitiminin yenilenmesine yönelik çalışmaları ve bilimsel eserleriyle Türk tıp tarihinin önemli isimleri arasında yer almaktadır.
Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi Kimdir?
Mustafa Behçet Efendi, 1774 yılında İstanbul’da doğan; Osmanlı sarayında hekimlik yapan, üç farklı dönemde hekimbaşılık görevini üstlenen ve modern tıp eğitiminin kurumsallaşmasına katkıda bulunan Osmanlı tabibidir. Medrese ve tıp eğitiminin yanında yabancı diller öğrenmiş, Avrupa’da yayımlanan tıp ve tabiat bilimleri eserlerini takip ederek bunların bir bölümünü Osmanlı Türkçesine kazandırmıştır. [1]
Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin hayatı, Osmanlı Devleti’nin askerî, idarî ve bilimsel alanlarda kapsamlı bir değişim arayışına girdiği döneme rastlamaktadır. Onun mesleki kariyeri de bu dönüşümün tıp alanındaki yansımalarından biri olarak değerlendirilir.
Mustafa Behçet Efendi yalnızca padişah ve saray mensuplarının sağlık hizmetleriyle ilgilenen bir hekim değildi. Tıp okullarının açılması, hekim ve cerrah yetiştirilmesi, bilimsel kitapların tercüme edilmesi, salgın hastalıklarla mücadele edilmesi ve koruyucu sağlık uygulamalarının geliştirilmesi için çalışmalar yürüttü. Müderrislik, kadılık ve kazaskerlik gibi ilmiye görevlerinde de bulunması, onun Osmanlı yönetimi içerisindeki çok yönlü konumunu göstermektedir. [1]
Doğumu ve Aile Çevresi
Mustafa Behçet Efendi, 1774 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Bazı biyografik kayıtlarda doğum günü ve ölüm tarihi konusunda farklı bilgiler yer almakla birlikte, çağdaş tıp tarihi çalışmalarında hayatı genel olarak 1774-1834 tarihleri arasında gösterilmektedir. [1]
Babası, Dîvân-ı Hümâyun kâtiplerinden Mehmed Emin Şükûhî Efendi’dir. Annesi Nefîse Hanım ise Osmanlı hekimbaşılarından Büyük Hayrullah Efendi’nin kızıdır. Bu aile çevresi, Mustafa Behçet Efendi’nin küçük yaşlardan itibaren tıp, ilmiye ve devlet hizmetiyle bağlantılı bir ortamda yetişmesini sağladı.
Kardeşi Abdülhak Molla da hekimlik mesleğini seçerek II. Mahmud döneminde hekimbaşılık yaptı. Abdülhak Molla’nın oğlu Hayrullah Efendi ise hekim, devlet adamı, tarihçi ve yazar olarak tanındı. Böylece Mustafa Behçet Efendi’nin mensup olduğu aile, birkaç kuşak boyunca Osmanlı tıp ve kültür hayatında etkili oldu. [1]
Eğitimi ve Yabancı Dil Bilgisi
Mustafa Behçet Efendi, dönemin ilmiye geleneğine uygun olarak medrese eğitimi aldı. Bazı kaynaklarda Süleymaniye Tıp Medresesi’nde öğrenim gördüğü belirtilmektedir. Medrese eğitiminin ardından tıp alanında kendisini yetiştirerek çeşitli medreselerde müderrislik yaptı.
Onun eğitim hayatını çağdaşlarından ayıran özelliklerden biri yabancı dillere duyduğu ilgiydi. Dîvân-ı Hümâyun tercümanlarından Yahyâ Nâci Efendi’den Latince ve İtalyanca öğrendiği kaydedilmektedir. Klasik medrese eğitiminin gerektirdiği Arapça ve Farsça bilgisinin yanında Batı dillerine yönelmesi, Avrupa’daki bilimsel gelişmeleri doğrudan izleyebilmesine imkân verdi. [1]
Mustafa Behçet Efendi’nin yabancı dil öğrenmesi yalnızca kişisel bir entelektüel faaliyet olarak kalmadı. Tıp, fizyoloji, tabiat tarihi, bulaşıcı hastalıklar ve yakın dönem tarihiyle ilgili eserleri Türkçeye çevirmesinde bu birikim belirleyici oldu. Böylece Avrupa’da gelişen yeni tıp bilgisinin Osmanlı hekimlerine ve öğrencilerine aktarılmasına katkı sağladı.
Saray Hekimliğine Girişi
Mustafa Behçet Efendi, tıp alanındaki eğitimini ve müderrislik çalışmalarını sürdürürken 1796 yılında saray hekimleri arasına alındı. III. Selim döneminde yaklaşık yedi yıl saray hekimi olarak görev yaptı.
Saray hekimliği, yalnızca padişahın tedavisiyle sınırlı bir görev değildi. Saray mensuplarının sağlık hizmetlerinin düzenlenmesi, ilaçların hazırlanması, hekimlerin görevlendirilmesi ve gerektiğinde sağlıkla ilgili idarî kararların alınması da bu yapının sorumlulukları arasında bulunuyordu.
Mustafa Behçet Efendi, saray hizmetinde kazandığı tecrübenin ardından 1803 yılında hekimbaşılığa getirildi. Hekimbaşı, Osmanlı sarayındaki hekimlerin başında bulunan ve dönemin sağlık düzeni üzerinde önemli yetkilere sahip olan görevliydi. Bu makam, padişahın özel hekimliğinin yanında saray hekimlerinin idaresi ve bazı tıbbî görevlendirmelerin yürütülmesi bakımından da önem taşıyordu. [1]
Üç Dönem Hekimbaşılık Görevi
Mustafa Behçet Efendi’nin ilk hekimbaşılık dönemi III. Selim devrinde başladı. III. Selim’in 1807 yılında tahttan indirilmesinin ardından dönemin idarî uygulamasına uygun olarak görevinden alındı.
II. Mahmud döneminde yeniden devlet hizmetinde yükselen Mustafa Behçet Efendi, 1812 yılında Mısır kadılığına getirildi. Daha sonra Mekke, Medine ve İstanbul kadılıklarına ait payeleri aldı. Bu görevler, onun yalnızca tıp teşkilatı içinde değil, Osmanlı ilmiye sınıfında da ilerlediğini göstermektedir.
1817 yılında ikinci kez hekimbaşılığa getirildi. 1821’de Anadolu kazaskerliği görevini üstlendi. Aynı yıl görevlerinden alınarak kardeşi Abdülhak Molla ile birlikte Keşan’a gönderildi. Bir süre sonra affedilerek İstanbul’a döndü ve üçüncü kez hekimbaşı oldu. Mesleki kariyerinin ilerleyen döneminde Rumeli kazaskerliği görevine de getirildi. [1]
Mustafa Behçet Efendi’nin hangi görevlerde bulunduğu incelendiğinde saray hekimliği, hekimbaşılık, müderrislik, kadılık ve kazaskerlik görevlerinin öne çıktığı görülmektedir. Bu görevler, onun tıp, eğitim, ilmiye ve devlet yönetimi arasında uzanan geniş bir faaliyet alanına sahip olduğunu ortaya koymaktadır.
İlk Tıp Mektebi Girişimleri
Mustafa Behçet Efendi, Osmanlı tıp eğitiminin yalnızca usta-çırak ilişkisine veya sınırlı medrese öğretimine dayanmasının yeterli olmadığını düşünen isimlerden biriydi. Hekimbaşılık görevine geldiği ilk dönemden itibaren daha düzenli ve kurumsal bir tıp eğitimi oluşturulması için girişimlerde bulundu.
1805 yılında İstanbul Kuruçeşme’de yeni usulde eğitim verecek bir tıp mektebinin açılmasında rol oynadı. Bir yıl sonra, 1806’da Tersane çevresinde donanmanın hekim ihtiyacını karşılamaya yönelik bir tıphâne ve hastane oluşturuldu. Ancak bu kurumlar uzun ömürlü olmadı ve sürekli bir tıp eğitimi sistemi meydana getiremedi. [2]
Bu ilk girişimler beklenen devamlılığı sağlayamasa da Mustafa Behçet Efendi’nin tıp eğitimi anlayışını ortaya koydu. Ona göre hekimlik eğitimi belirli bir programa bağlanmalı, temel tıp bilimleri öğretilmeli, klinik uygulamalara yer verilmeli ve askerî birlikler için yeterli sayıda hekim ile cerrah yetiştirilmeliydi.
Tıbhâne-i Âmire’nin Kuruluşu
Mustafa Behçet Efendi’nin Türk tıp tarihindeki en önemli çalışması, Tıbhâne-i Âmire’nin kuruluşundaki rolüdür. Yeniçeri Ocağı’nın 1826 yılında kaldırılmasının ardından Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye adıyla yeni bir ordu kuruldu. Yeni ordunun düzenli sağlık hizmetlerinin yürütülebilmesi için eğitimli hekim ve cerrahlara ihtiyaç duyuldu.
Mustafa Behçet Efendi, bu ihtiyacın yalnızca mevcut hekimlerin görevlendirilmesiyle karşılanamayacağını belirterek II. Mahmud’a yeni bir tıp okulu kurulmasını öneren bir lâyiha sundu. Önerinin kabul edilmesinin ardından İstanbul Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı tıp eğitimi için hazırlandı.
Tıbhâne-i Âmire, 14 Mart 1827 tarihinde eğitime başladı. Kurumda ordu için hekim ve cerrah yetiştirilmesi amaçlanıyordu. Mustafa Behçet Efendi okulun kuruluş sürecini yürüttü; eğitim programının hazırlanması, öğretmenlerin belirlenmesi ve öğrencilerin yetiştirilmesiyle ilgilendi. Kurumun ilk yöneticisi ve nazırı olarak görev yaptığı da tarihî kayıtlarda yer almaktadır. [2]
Tıp Eğitiminin Yenilenmesi
Tıbhâne-i Âmire’de anatomi, fizyoloji ve klinik uygulama gibi derslere ağırlık verilmesi planlandı. Avrupa’daki tıp okullarında kullanılan eğitim yöntemlerinin Osmanlı sistemine aktarılması hedeflendi ve bazı derslerin yürütülmesi amacıyla yabancı hocalardan yararlanıldı.
Mustafa Behçet Efendi, tıp eğitiminin yalnızca teorik bilgilerden oluşmaması gerektiğini savundu. Öğrencilerin hastalıkları tanıması, ilaçları öğrenmesi, cerrahi uygulamalar hakkında bilgi edinmesi ve hasta başında deneyim kazanması amaçlandı.
Ordunun kısa sürede cerrah ihtiyacını karşılamak için cerrahlık eğitimine de özel önem verildi. Tıbhâne bünyesinde cerrahlık eğitiminin düzenlenmesi, ilerleyen yıllarda Cerrahhâne-i Ma‘mûre adıyla gelişecek yapının temelini oluşturdu. [2]
Mustafa Behçet Efendi ayrıca öğrencilerin ve öğretmenlerin teşvik edilmesi için idarî düzenlemeler yapılmasını istedi. Tıp öğrencilerine rütbe ve nişan verilmesine yönelik talebi kabul edildi. Böylece okul, askerî eğitim sistemi içerisinde daha belirgin bir statü kazandı.
Tıbhâne-i Âmire’nin açıldığı 14 Mart tarihi, daha sonraki yıllarda Türk tıp eğitiminin simge günlerinden biri hâline geldi. Tıp öğrencileri tarafından 1919 yılında gerçekleştirilen anma, zaman içinde Tıp Bayramı geleneğinin başlangıcı olarak kabul edildi.
Salgın Hastalıklar ve Koruyucu Sağlık Çalışmaları
Mustafa Behçet Efendi’nin uzmanlık alanı, günümüzdeki gibi tek bir tıp dalıyla sınırlandırılamaz. Dönemin hekimlik anlayışı içinde iç hastalıkları, bulaşıcı hastalıklar, ilaç bilgisi, fizyoloji, aşılama ve koruyucu sağlık konularıyla ilgilendi.
Çiçek, kolera ve frengi gibi dönemin önemli sağlık sorunları üzerine çalışmalar yaptı. Hastalık belirtilerinin tanımlanması, korunma tedbirlerinin açıklanması ve mevcut tedavi yöntemlerinin aktarılması amacıyla eserler hazırladı veya tercümeler gerçekleştirdi.
Osmanlı topraklarında karantina uygulamalarının benimsenmesi yönündeki girişimlere de katkıda bulundu. Salgın hastalıkların yalnızca hastalanan kişilerin tedavisiyle kontrol edilemeyeceği, bulaşma yollarını sınırlandıracak idarî ve toplumsal önlemlerin alınması gerektiği düşüncesini destekledi. [1]
Kolera Risalesi
Mustafa Behçet Efendi’nin tanınmış eserlerinden biri Kolera Risalesi’dir. Eser, koleraya yol açan mikroorganizmanın henüz keşfedilmediği bir dönemde hazırlanmıştır.
Risâlede hastalığın belirtileri, seyri, hastalıktan korunmak için uygulanabilecek tedbirler ve dönemin tıp anlayışına göre kullanılabilecek tedavi yöntemleri ele alınmıştır. Eserin Almanca ve Arapçaya çevrilmesi, Osmanlı sınırları dışında da dikkat çektiğini göstermektedir. [3]
Kolera Risalesi, modern mikrobiyoloji bilgisinden önce kaleme alınmış olması nedeniyle günümüzde doğrudan bir tedavi rehberi olarak değil, 19. yüzyılın ilk yarısındaki salgın hastalık anlayışını gösteren bir tıp tarihi belgesi olarak değerlendirilmektedir.
Frengi, Çiçek Aşısı ve Fizyoloji Çalışmaları
Mustafa Behçet Efendi’nin frengi hastalığı üzerine hazırladığı eser, hastalığın belirtileri, vücutta meydana getirdiği değişiklikler ve dönemin tedavi yöntemleri hakkında bilgiler içeriyordu. İtalyancadan çevrilen bu metin, Avrupa’daki hastalık bilgisinin Osmanlı Türkçesine aktarılmasının örneklerinden biri oldu. [4]
Çiçek hastalığına karşı aşılama konusunda hazırlanan veya tercüme edilen risâle de onun koruyucu hekimliğe verdiği önemi göstermektedir. Çiçek hastalığının yüksek ölüm oranlarına yol açtığı bir dönemde aşılama bilgisinin yaygınlaştırılması, toplum sağlığı bakımından önemliydi.
Fizyoloji alanındaki tercümesi ise insan vücudunun organları ve işleyişi hakkındaki Avrupa merkezli yeni bilgilerin Osmanlı tıp çevrelerine ulaşmasına katkıda bulundu. Mustafa Behçet Efendi böylece yalnız hastalık ve tedavi konularına değil, insan bedeninin işlevlerini açıklayan temel tıp bilimlerine de yöneldi. [3]
Hezâr Esrâr ve Geleneksel Tıp Bilgisi
Mustafa Behçet Efendi’nin en bilinen eserlerinden biri Hezâr Esrâr’dır. Eser, eski dönemlerden aktarılan tedavi yöntemlerini, halk ilaçlarını, bitkisel karışımları ve çeşitli tıbbî formülleri bir araya getirmek amacıyla hazırlandı.
Mustafa Behçet Efendi eseri tamamlayamadan hayatını kaybetti. Çalışmayı kardeşi Abdülhak Molla sürdürdü; daha sonra Hayrullah Efendi tarafından tamamlandı. Eserin bin madde hâline getirilmesi, adındaki “Hezâr” yani “bin” ifadesiyle uyumlu bir bütünlük oluşturdu. [5]
Hezâr Esrâr’ın içeriği, Mustafa Behçet Efendi’nin geleneksel tıp birikimini bütünüyle reddetmediğini göstermektedir. O, Avrupa’daki modern tıp eğitimini Osmanlı sistemine aktarmaya çalışırken geçmişten gelen ilaç ve tedavi bilgilerini de kayda geçirmeyi amaçladı. Bu nedenle eski tıp anlayışının son temsilcilerinden, modern tıbbın ise öncülerinden biri olarak tanımlanmaktadır.
Tertîb-i Eczâ ve İlaç Bilgisi
Mustafa Behçet Efendi’nin üzerinde çalıştığı eserlerden Tertîb-i Eczâ, hac yolculuğuna çıkacak kişilerin sağlık ihtiyaçlarına yönelik hazırlanmış bir rehber niteliğindeydi. Daha önce oluşturulan metni gözden geçirerek esere çeşitli eklemeler yaptı.
Eserde yolculuk sırasında karşılaşılabilecek sağlık sorunları, kullanılabilecek ilaçlar ve temel tedavi yöntemleri hakkında bilgiler yer alıyordu. Uzun süren ve zorlu koşullarda gerçekleştirilen hac yolculukları dikkate alındığında eser, döneminin seyahat sağlığı rehberlerinden biri olarak değerlendirilebilir. [3]
Tabiat Bilimleri ve Tarih Tercümeleri
Mustafa Behçet Efendi’nin çalışmaları yalnızca klinik tıpla sınırlı değildi. Tabiat bilimleri, hayvanlar, coğrafya, fizyoloji ve yakın dönem tarihi üzerine eserlerle de ilgilendi.
Avrupa tabiat tarihi literatürünün önemli isimlerinden Buffon’un çalışmalarının bir bölümünü Târîh-i Tabîî adıyla Türkçeye çevirdi. Bu tercüme, hayvanlar ve tabiat olayları hakkındaki Avrupa kaynaklı bilgilerin Osmanlı okuyucusuna aktarılmasına hizmet etti.
Mısır tarihçisi Abdurrahman el-Cebertî’nin Fransızların Mısır’ı işgal ettiği dönemi anlatan eserini de Târîh-i Mısır adıyla Türkçeye kazandırdı. Bu çalışma, Mustafa Behçet Efendi’nin tıp dışındaki tarihî ve siyasî gelişmelere de ilgi duyduğunu göstermektedir. [3]
Şairliği ve Kütüphanesi
Mustafa Behçet Efendi, “Behçet” mahlasını kullanarak şiirler yazdı. Şiirlerinden bazıları dönemin şiir mecmualarında ve şair biyografilerini içeren tezkirelerde yer aldı. Edebî yönü, Osmanlı ilmiye sınıfındaki çok yönlü aydın tipinin özelliklerini taşıdığını göstermektedir. [6]
Bebek’te bulunan yalısında geniş bir kütüphane oluşturduğu da bilinmektedir. Hayatı boyunca topladığı yazma ve basılı eserlerden meydana gelen bu kütüphane, onun tıp, tarih, edebiyat ve tabiat bilimlerine duyduğu ilginin bir göstergesiydi.
Bebek’teki yalısı, yerli ve yabancı devlet görevlilerinin, diplomatların ve ilim insanlarının ziyaret ettiği bir buluşma yeri olarak da tanındı. Yabancı dil bilgisi sayesinde bazı diplomatik ve bilimsel görüşmelere katıldığı, dış meseleler hakkında devlet yöneticilerine görüş sunduğu aktarılmaktadır. [1]
Vefatı ve Mezarı
Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi, 1834 yılında yakalandığı şarbon hastalığı nedeniyle İstanbul’da hayatını kaybetti. Bazı eski biyografik kayıtlarda ölüm yılı konusunda farklı tarihler bulunmakla birlikte, yaygın kabul gören tarih 1834’tür.
Cenazesi İstanbul’un Üsküdar ilçesindeki Doğancılar semtinde bulunan Nasûhî Dergâhı hazîresine defnedildi. [1]
Osmanlı ve Türk Tıp Tarihindeki Yeri
Mustafa Behçet Efendi’nin tıp tarihindeki önemi, tek bir eserinden veya görevinden kaynaklanmamaktadır. Onun tarihî kimliği; saray hekimliği, hekimbaşılık, tıp eğitimi yöneticiliği, tercümanlık, salgınlarla mücadele, ilaç bilgisi, müderrislik ve devlet görevlerinin birleşmesiyle şekillenmiştir.
Tıbhâne-i Âmire’nin kurulmasına öncülük etmesi, tıp ve cerrahlık eğitiminin belirli bir programa bağlanması yönündeki çalışmaları ve Avrupa’daki bilimsel eserleri Türkçeye aktarması, Mustafa Behçet Efendi’yi Osmanlı tıbbındaki yenileşme hareketinin başlıca temsilcilerinden biri hâline getirmiştir.
Bununla birlikte Mustafa Behçet Efendi’yi yalnızca geleneksel tıbba karşı çıkan bir yenilikçi olarak değerlendirmek yeterli değildir. Hezâr Esrâr gibi eserleri, onun geçmişten gelen tedavi birikimini korumaya çalıştığını; Tıbhâne-i Âmire ve bilimsel tercümeleri ise yeni tıp bilgisini kurumsallaştırmayı amaçladığını göstermektedir.
Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin mesleki yolculuğu, Osmanlı tıbbının klasik eğitim düzeninden programlı, kurumsal ve uygulamalı tıp öğretimine geçiş sürecini yansıtmaktadır. Üç dönem yürüttüğü hekimbaşılık görevi, kurduğu eğitim yapıları, hazırladığı eserler ve yetişmesine katkı sağladığı hekimler, onun Türk tıp tarihindeki kalıcı yerini belirlemiştir.
Kaynaklar
[1] Nil Sarı, “Behcet Mustafa Efendi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt 5, İstanbul, 1992, s. 345.
[2] Alper Tunga Kökcü ve Nilüfer Demirsoy, “Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi ve 19. Yüzyılda Osmanlı Tıp Eğitiminde Yenilikçi Hareket”, Türkiye Klinikleri Tıp Etiği-Hukuku-Tarihi Dergisi, Cilt 24, Sayı 2, 2016, s. 67-75.
[3] Kevser Atalık, “Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 1774-1834”, Nobel Medicus, Cilt 10, Sayı 1, s. 99-100.
[4] Sibel Pekdoğan, “Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin Çeviri Eseri Risâle-i Frengi Üzerine Bir İnceleme”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları, Cilt 25, Sayı 1, 2024, s. 137-174.
[5] Fırat Tuna, “Hezâr Esrâr Üzerine”, Turkish Studies, 2015.
[6] Feridun Nafiz Uzluk, Türk Tıbbiyesinin 748. Yıldönümü Dolayısıyla Hekimbaşı Mustafa Behçet Zâti, Eserleri Üstüne Bir Araştırma, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Enstitüsü, Ankara, 1954.




