1537
Avrupa’nın savaş meydanlarında top sesleri yükseliyor, arkebüzlerden çıkan mermiler cerrahların giderek daha sık karşılaştığı ağır ve karmaşık yaralar açıyordu.
Bugünkü anlamıyla anestezi yoktu.
Modern antisepsi anlayışı henüz yoktu.
Antibiyotiklerin ortaya çıkmasına daha yüzyıllar vardı.
Cerrahlar ise kanama, enfeksiyon, şok ve dayanılması güç ağrıyla aynı anda mücadele etmek zorundaydı.
Bu dünyanın içine giren genç Fransız cerrahlardan biri Ambroise Paré idi.
Paré, üniversitelerin ayrıcalıklı hekim sınıfından gelmiyordu. Paris’teki Hôtel-Dieu’da cerrahi deneyim kazanmış, dönemin toplumsal hiyerarşisinde hekimlerden daha aşağıda görülen berber-cerrah geleneğinden yetişmişti.
Ancak savaş meydanlarında edindiği deneyim ve hastalarını dikkatle gözlemleme alışkanlığı, onu 16. yüzyıl cerrahisinin en önemli isimlerinden biri hâline getirecekti.
Yıllar içinde II. Henri, II. François, IX. Charles ve III. Henri dönemlerinde Fransız kraliyet çevresinde cerrah olarak görev yapacak kadar yükselecekti.
Fakat onu tıp tarihine taşıyan ilk büyük dönüm noktalarından biri bir sarayda değil, savaş meydanında yaşandı.
Ateşli silah yaralarının “zehirli” olduğuna inanılıyordu
Ateşli silahlar savaşın şeklini değiştirmişti.
Fakat tıp bu yeni yaralanma biçimini henüz tam olarak anlayamıyordu.
Dönemin etkili cerrahi görüşlerinden birine göre ateşli silah yaralarının barut nedeniyle zehirli olduğuna inanılıyordu. Bu nedenle yaranın çok sıcak yağ ve çeşitli karışımlarla dağlanmasının, söz konusu “zehri” etkisiz hâle getirebileceği düşünülüyordu.
Paré de mesleğinin ilk döneminde dönemin otoritelerinin önerdiği bu yöntemi uyguladı.
Zaten kurşunla parçalanmış, kanayan ve ağır travmaya uğramış dokuların üzerine çok sıcak yağ uygulanıyordu.
Hasta yalnızca savaşta aldığı yaranın değil, tedavinin oluşturduğu ikinci bir travmanın acısını da çekiyordu.
Fakat dönemin cerrahı için bunun yanlış olduğuna inanmak kolay değildi.
Çünkü kitaplar öyle söylüyordu.
Ustalar öyle yapıyordu.
Ve yüzyıllar boyunca tıpta otoriteye karşı çıkmak yalnızca mesleki değil, düşünsel bir cesaret de gerektiriyordu.
Derken savaş meydanında beklenmedik bir şey oldu.
Paré’nin kullandığı yağ tükendi.
Bir malzemenin tükenmesi cerrahinin tarihini değiştirdi
Paré’nin daha sonra kendi eserlerinde aktardığına göre tedavi edilmesi gereken o kadar çok yaralı vardı ki kullandığı sıcak yağ sonunda kalmadı.
Önünde iki seçenek vardı:
Tedaviyi bırakmak ya da başka bir yöntem denemek.
Paré ikinci yolu seçti.
Yumurta sarısı, gül yağı ve terebentinden oluşan daha yumuşak bir karışım hazırladı.
Geleneksel sıcak yağ uygulamasını yapamadığı yaralıların yaralarını bu karışımla pansuman etti.
Fakat o gece rahat uyuyamadığını daha sonra anlatacaktı.
Çünkü kendi döneminin tıbbi bilgisine göre yapmaması gereken bir şeyi yapmıştı.
Ya sıcak yağ uygulanmayan askerler “barut zehri” nedeniyle ölürse?
Ya geleneksel yöntemi terk etmek hastalarının hayatına mal olursa?
Sabah erkenden kalktı ve yaralıları kontrol etmeye gitti.
Gördükleri, onun cerrahi anlayışını değiştirecekti.
Paré’nin anlatısına göre sabah tablo farklıydı
Paré’nin daha sonra kaleme aldığı anlatıya göre sıcak yağ uygulanmayan askerler daha sakin bir gece geçirmiş, daha az ağrı çekmiş ve yaralarının çevresinde daha az şişlik göstermişti.
Sıcak yağla tedavi edilenlerde ise ağrı, ateş ve yara çevresindeki şişlik daha belirgindi.
Bu gözlem Paré üzerinde derin bir etki bıraktı.
Ateşli silah yaralarını bu kadar travmatik biçimde dağlama uygulamasından uzaklaşmaya başladı.
Bu sahne tıp tarihi açısından yalnızca bir pansuman yönteminin değiştirilmesi değildir.
Çok daha önemli bir zihinsel kırılmayı temsil eder.
Otoritenin söylediği ile hastanın gösterdiği sonuç karşı karşıya geldiğinde Paré hastaya baktı.
Kitaba değil.
Geleneğe değil.
Sonuca.
Elbette bu, bugünkü anlamda kontrollü bir klinik çalışma değildi.
Hasta grupları rastgele oluşturulmamıştı.
Modern bilimsel yöntemlerin hiçbiri yoktu.
Ancak cerrahi pratiğin gözlemle değerlendirilmesi, sonuçların karşılaştırılması ve hastaya daha az zarar veren uygulamanın tercih edilmesi bakımından son derece önemli bir tarihsel örnekti.
Paré’nin cerrahi anlayışında giderek belirginleşen ilke basitti:
Cerrah yalnızca yarayı tedavi etmemeli, tedavinin kendisinin hastaya verdiği zararı da azaltmaya çalışmalıydı.
Sonraki mücadele kanamaylaydı
Paré’nin cerrahide değiştirmeye çalıştığı tek uygulama sıcak yağ değildi.
- yüzyılda bir kolun ya da bacağın kesilmesini gerektiren ağır yaralanmalarda cerrahın karşısındaki en büyük sorunlardan biri kanamaydı.
Amputasyon sonrasında damarların kızgın metal ya da başka yakıcı yöntemlerle dağlanması sık kullanılan yöntemler arasındaydı.
Bu işlem kanamayı durdurabiliyordu.
Ama aynı zamanda dokuyu yakıyor ve hastanın zaten çok ağır olan ameliyatını daha da travmatik hâle getiriyordu.
Paré, büyük damarların iplikle bağlanması, yani ligatür uygulanması yöntemini amputasyon cerrahisinde güçlü biçimde savundu ve kullandı.
Burada önemli bir tarihsel ayrıntı vardır:
Paré damar bağlama yöntemini icat eden ilk kişi değildi.
Ligatür çok daha eski cerrahi geleneklerde biliniyor, Antik Çağ ve Orta Çağ kaynaklarında damar bağlamaya ilişkin örneklere rastlanıyordu.
Paré’nin önemi, yöntemi özellikle amputasyon cerrahisinde yeniden öne çıkarması, sistematik biçimde uygulaması, tarif etmesi ve eserleri aracılığıyla yaygınlaştırmasıydı.
Böylece cerrahinin yönü yine aynı noktaya dönüyordu:
Daha az yakmak.
Kanamayı daha kontrollü durdurmak.
Hastaya mümkün olduğunca daha az zarar vermek.
Paré, kanayan damarları kavramak için “bec de corbin”, yani “karga gagası” olarak bilinen cerrahi aleti kullandı ve eserlerinde bu tür cerrahi araçları ayrıntılı biçimde tarif etti.
Bu yaklaşım, kanayan damarın görülmesini, kavranmasını ve ligatürle bağlanmasını daha kontrollü hâle getiriyordu.
Cerrahi artık yalnızca hızla kesmek ve yarayı kapatmak anlamına gelmiyordu.
Kontrol, gözlem ve dokuya saygı giderek daha fazla önem kazanıyordu.
Cerrahi bilgisini Fransızca yazarak yaygınlaştırdı
Paré’nin yükselişini sıra dışı yapan özelliklerden biri de dönemin akademik tıp dünyasının geleneksel yolundan gelmemesiydi.
- yüzyılda bilim ve tıp eserlerinin önemli bölümü Latince yazılıyordu.
Paré ise çalışmalarını büyük ölçüde Fransızca kaleme aldı.
Bu tercih cerrahi bilgisinin yalnızca üniversite çevrelerinde değil, sahada çalışan cerrahlar arasında da daha kolay yayılmasına yardımcı oldu.
Ateşli silah yaralarına ilişkin önemli çalışmalarından biri 1545’te yayımlandı.
1575’te ise cerrahi deneyimlerini ve bilgisini bir araya getiren kapsamlı eserlerinin toplu baskısı yayımlandı.
Sonraki yıllarda genişletilen baskılar anatomi, yaralanmalar, amputasyonlar, cerrahi aletler ve dönemin çok çeşitli tıbbi konularını ele aldı.
Paré böylece yalnızca iyi bir uygulayıcı olarak değil, deneyimlerini sonraki kuşaklara aktaran önemli bir cerrahi yazar olarak da tanındı.
Hayatına berber-cerrah geleneğinden başlayan bir adam, sonunda Fransa krallarını tedavi eden bir cerraha dönüşmüştü.
1582’de Étienne Delaune tarafından yapılan ve günümüzde Metropolitan Museum of Art koleksiyonunda bulunan gravür de onu “kralın cerrahı” olarak tanımlar.
“Ben onu sardım, Tanrı iyileştirdi”
Ambroise Paré denildiğinde tıp tarihinde en çok hatırlanan ifadelerden biri de onun adıyla özdeşleşen Fransızca sözdür:
“Je le pansai, Dieu le guérit.”
Yaklaşık olarak:
“Ben onu sardım, Tanrı iyileştirdi.”
şeklinde çevrilebilir.
Bu ifade Paré’nin cerrahi anlayışını sembolik biçimde özetler.
Cerrah hastaya yardım eder.
Yarayı temizler.
Kanamayı durdurur.
Dokuyu korumaya çalışır.
Fakat iyileşmenin bütünü üzerinde mutlak hâkimiyet kurduğu düşüncesine kapılmaz.
Paré elbette çağının bütün yanlış düşüncelerinden kurtulmuş değildi.
Böyle olması da beklenemezdi.
O da 16. yüzyılın insanıydı ve eserlerinde bugün bilim dışı kabul edeceğimiz pek çok düşünceye rastlamak mümkündür.
Fakat onu farklılaştıran çok önemli bir özelliği vardı:
Gördüğü sonuç, inandığı bilgiyi yanlışladığında fikrini değiştirebiliyordu.
Belki de bilimsel düşüncenin en temel özelliklerinden biri tam olarak budur.
Cerrahiyi değiştiren şey bazen büyük bir keşif değil, dikkatli bir bakıştır
Sıcak yağın tükendiği o gün başka bir cerrah yalnızca malzeme eksikliğinden yakınabilirdi.
Ambroise Paré ise başka bir yöntem denedi.
Sonra ertesi sabah geri döndü.
Hastalarına baktı.
Kimin daha fazla acı çektiğini gördü.
Yaraların durumunu karşılaştırdı.
Ve uzun süredir uygulanan bir yöntemin karşısına kendi gözlemini koydu.
Tıp tarihindeki büyük dönüşümlerin bazıları laboratuvarlarda başladı.
Bazıları mikroskop altında.
Bazıları yeni bir ilaçla.
Ambroise Paré’nin hikâyesindeki dönüşüm ise bir savaş meydanında başladı.
Bir kap yağ tükendi.
Bir cerrah başka bir yol denedi.
Ve ertesi sabah hastalarının başına döndüğünde gördüğü şey ona çok önemli bir ders verdi:
Bir tedavi yalnızca eskiden beri uygulanıyor diye doğru değildir.
Belki de Paré’nin yüzyıllar sonra bile hatırlanmasının asıl nedeni budur.
Cerrahinin gücünün yalnızca kesmekte, yakmakta ya da yarayı kapatmakta olmadığını gösterdi.
Asıl güç, gerektiğinde eski alışkanlığı terk edebilmekteydi.
Ve bazen tıbbı ileriye götüren en önemli soru son derece basitti:
“Hastaya daha az zarar vererek bunu yapmanın bir yolu var mı?”





