Bir Anadolu köyünü düşünün.

Elektriğin ve telefonun henüz ulaşmadığı, en yakın sağlık kuruluşunun saatlerce uzakta bulunduğu bir yer… Kışın karla kapanan yollar, yağmurda geçit vermeyen patikalar, yazın toza dönen köy yolları…

Ve bir gün köye bir doktor geliyor.

Yanında birkaç tıbbi alet, ilaçlar, aşı malzemeleri ve kayıt defterleri var. Onu bekleyenler yalnız hastalar değil; sıtmalı çocuklar, trahomla mücadele eden aileler, veremliler, frengi vakaları, doğum yapmak üzere olan kadınlar ve belki de hayatında ilk kez bir hekim görecek insanlar…

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Anadolu’da hekimlik, çoğu zaman hastanın doktora ulaşması değil, doktorun hastaya ulaşması demekti.

554 hekimlik bir ülke

Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923 yılında Türkiye’nin sağlık imkânları son derece sınırlıydı.

Dönemin kamu sağlık teşkilatına ilişkin kayıtlarda, 1923 yılında genel bütçe, özel idare ve belediyeler bünyesinde 554 hekim, 69 eczacı, 560 sağlık memuru, 136 ebe ve yalnızca 4 hemşire yer aldığı görülüyor. Ancak bu rakamlar ülkedeki bütün özel, askerî, yabancı ve diğer sağlık kuruluşlarında çalışan personelin eksiksiz toplamı olarak değerlendirilmemelidir.

Sultan II. Abdülhamid’in Sağlık ve Tıp Eğitimi Vizyonu: Hastaneden Laboratuvara, Osmanlı Tıbbının Bilimsel Dönüşümü
Sultan II. Abdülhamid’in Sağlık ve Tıp Eğitimi Vizyonu: Hastaneden Laboratuvara, Osmanlı Tıbbının Bilimsel Dönüşümü
İçeriği Görüntüle

Yataklı sağlık kurumu sayısı 86, toplam yatak sayısı ise 6.437 idi.

Üstelik mesele yalnızca doktor sayısının azlığı değildi.

Türkiye’nin geniş coğrafyası, kırsal nüfusun büyüklüğü, ulaşım güçlükleri ve bulaşıcı hastalıkların yaygınlığı sağlık hizmetini ülkenin uzak yerleşimlerine ulaştırmayı son derece güçleştiriyordu.

Erken Cumhuriyet sağlık politikalarının önemli hedeflerinden biri, her ilçede bir hükümet tabibinin bulunmasını sağlamak ve koruyucu sağlık hizmetlerini ülkenin mümkün olduğunca geniş bir bölümüne yaymaktı.

“Köy doktoru” derken kimi anlatıyoruz?

Burada tarihsel bir ayrım yapmak gerekiyor.

Bu yazıda kullanılan “köy doktorları” ifadesi, dönemin resmî ve tek bir kadro unvanını ifade etmiyor.

Üstelik seyyar hekimlik Cumhuriyet döneminde ortaya çıkmış bir uygulama da değildi. Osmanlı döneminde özellikle bulaşıcı hastalıklarla mücadele amacıyla seyyar hekimlik uygulamalarına başvurulmuştu. Cumhuriyet yönetimi ise bu tecrübeyi yeni sağlık politikaları içinde sürdürdü ve geliştirdi.

Kırsala sağlık hizmeti götüren yapı içerisinde hükümet tabipleri, seyyar tabipler, sağlık memurları, ebeler ve çeşitli bulaşıcı hastalıklarla mücadele teşkilatları bulunuyordu.

Özellikle seyyar tabiplik, sağlık kuruluşuna ulaşmakta zorlanan kırsal nüfusa hizmet götürmenin önemli araçlarından biri oldu.

1934 yılında yayımlanan Seyyar Tabiplerin Vazifeleri Hakkında Talimatname, bu hekimlerin görevlerini ve çalışma şartlarını ayrıntılı biçimde düzenliyordu.

Bugünün diliyle onlara “köy doktorları” dememizin nedeni de budur:

Hekimliği sağlık binasının dışına çıkarıp insanın yaşadığı yere götürmeleri.

Ayda yirmi gün köy yollarında

1934 tarihli düzenlemenin belki de en çarpıcı hükümlerinden biri, seyyar tabip olacak hekimlerin çalışma şartlarıyla ilgiliydi.

Seyyar tabipliğe seçilecek hekimin, her ayın yirmi günü hayvan sırtında köylerde dolaşmasına engel olacak bir sağlık sorununun bulunmaması aranıyordu.

Bu ifade tek başına dönemin kırsal hekimliğini anlatmaya yetiyor.

Ayda yirmi gün.
Köy köy.
Hayvan sırtında.

Talimatname, seyyar tabiplerin ayın belirli dönemlerinde köylere çıkmasını, bir süre merkezde bulunmasını ve ardından yeniden sahaya dönmesini öngören bir çalışma düzeni tarif ediyordu.

Hekim, yanında yalnız kişisel eşyalarını değil; muayene araçlarını, ilaçlarını ve gerekli sağlık malzemelerini de taşıyordu.

Gittiği köylerde hastaları ücretsiz muayene ve tedavi ediyor, gerektiğinde yatağından kalkamayacak durumda olan hastaların evlerine gidiyor, elindeki ilaçlardan veriyor veya reçete düzenliyordu.

Bugün birkaç dakikalık araç yolculuğuyla ulaşılabilen bir köy, o yıllarda bir hekim için saatler süren zorlu bir yolculuk anlamına gelebiliyordu.

Çantalarında yalnız ilaç yoktu

Seyyar tabibin görevi yalnızca hastaya ilaç vermek değildi.

Hekim gittiği yerde muhtar, ihtiyar heyeti veya ilgili görevlilerle görüşüyor; bölgede bulaşıcı hastalık bulunup bulunmadığını araştırıyordu.

Hastaları muayene ediyor, gerekli tedaviyi düzenliyor, daha ileri sağlık hizmetine ihtiyaç duyanların sağlık kurumlarına sevk edilmesini sağlıyordu.

Fakat görev bununla bitmiyordu.

Frengi, verem, sıtma ve diğer bulaşıcı hastalıklardan korunma yollarını halka anlatmak da seyyar tabiplerin sorumlulukları arasındaydı.

Yani o doktor köye geldiğinde yalnızca tedavi eden kişi değildi.

Aynı zamanda halk sağlığı görevlisi, salgın takipçisi ve sağlık eğitimcisiydi.

Köyün sağlık hafızasını defterlere yazdılar

Erken Cumhuriyet’in kırsal sağlık politikasının dikkat çekici yanlarından biri de kayıt tutma konusundaki titizlikti.

1934 tarihli talimatname, seyyar hekimlerin Köy Çalışma Kayıt Defteri, Köy Muayene Defteri ve Aşı Defteri tutmasını öngörüyordu.

Bunlara ilaç ve malzeme kayıtları, bulaşıcı hastalık bildirimleri ve çeşitli raporlar da ekleniyordu.

Bugün sıradan görünen bu defterler, o dönemde çok daha büyük bir anlam taşıyordu.

Devlet yalnız hastalananı tedavi etmeye değil; hangi köyde hangi hastalığın görüldüğünü, kaç kişinin muayene edildiğini, nerede aşı yapıldığını ve bulaşıcı hastalıkların hangi alanlarda yayıldığını anlamaya çalışıyordu.

Başka bir ifadeyle modern halk sağlığının temel unsurlarından biri olan kayıt ve izlem anlayışı, Anadolu köylerinde tutulan bu defterlerde de kendisini gösteriyordu.

Sıtma, trahom, frengi, verem…

Erken Cumhuriyet yıllarında sağlık mücadelesinin ağırlık merkezlerinden biri bulaşıcı hastalıklardı.

Sıtma, trahom, frengi ve verem toplum sağlığını ciddi biçimde etkileyen hastalıklar arasındaydı. Refik Saydam döneminin sağlık politikalarında bulaşıcı hastalıklarla mücadele, koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve sağlık teşkilatının taşraya yayılması önemli bir yer tuttu.

Bu nedenle kırsala giden bir hekimin karşısına çıkan tablo bugünkünden oldukça farklıydı.

Hekim kimi zaman yalnızca karşısındaki hastayı değil, bütün bir köyün sağlık durumunu düşünmek zorundaydı.

Bir evde ortaya çıkan bulaşıcı hastalık, başka bir aileye; oradan da başka bir köye yayılabilirdi.

Bu bakımdan Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kırsal hekimlik tarihi aynı zamanda Türkiye’nin salgınlarla mücadele tarihinin de önemli bir bölümüdür.

Genç doktorların Anadolu yolu

Cumhuriyet’in ilk yıllarında hekim açığını azaltmak ve doktorları sağlık hizmetine ihtiyaç duyulan bölgelere yönlendirmek amacıyla mecburi hizmet uygulamasına başvuruldu.

8 Kasım 1923 tarihli ve 369 sayılı Etibbânın Hizmeti Mecburesi Hakkında Kanun, 1923 ve sonraki yıllarda mezun olup gerekli uygulama süresini tamamlayan hekimler için iki yıllık mecburi hizmet öngörüyordu. Görev yerlerinin belirlenmesinde kura usulü uygulanıyordu.

Ancak bu sistem uzun süre aynı biçimde devam etmedi.

4 Haziran 1932 tarihli ve 2000 sayılı Kanun ile 1932 ve sonraki yıllarda tıp fakültesinden mezun olacak hekimler bakımından söz konusu iki yıllık genel mecburi hizmet kaldırıldı.

Buna karşılık masrafları devlet tarafından karşılanarak yatılı tıp öğrenci yurdunda eğitim gören öğrenciler için, belirli esaslara bağlı hizmet yükümlülüğü devam etti.

Bu düzenlemeler, erken Cumhuriyet döneminde sağlık insan gücünün ülke içinde daha dengeli dağıtılmasının önemli bir kamu politikası meselesi olduğunu gösteriyordu.

Böylece genç bir hekimin meslek hayatı bazen büyük bir şehir hastanesinde değil, uzak bir Anadolu ilçesinde veya çevresindeki köylerde başlayabiliyordu.

Hekimlik bilgisi kadar sabır, dayanıklılık ve zor şartlara uyum sağlamak da mesleğin günlük hayatının bir parçasıydı.

Hekimlik bazen bir kapıyı çalmaktı

Tanı ve tedavi imkânlarının son derece sınırlı, ulaşımın güç olduğu bu şartlarda hekim yalnızca hastayı muayene etmekle yükümlü değildi.

Salgını fark etmek, bulaşıcı hastalığı bildirmek, kayıt tutmak, aşı çalışmalarına katılmak, halka korunma yöntemlerini anlatmak ve gerektiğinde hastayı daha ileri bir sağlık kuruluşuna sevk etmek de görevin bir parçasıydı.

Bu nedenle erken Cumhuriyet’in kırsal sağlık mücadelesini yalnızca tıp tarihinin bir bölümü olarak okumak eksik kalır.

Bu aynı zamanda ulaşımın, yoksulluğun, eğitimin, devlet teşkilatlanmasının ve modern halk sağlığı anlayışının ortak tarihidir.

Geriye kalan

O yıllarda Anadolu’nun köy yollarında dolaşan hekimlerin büyük bölümünün adını bugün bilmiyoruz.

Bazıları küçük ilçelerde yıllarca görev yaptı.

Bazıları salgınlarla mücadele etti.

Bazıları hayatında ilk kez doktor gören bir çocuğu muayene etti.

Bazıları bir annenin kapısını çaldı.

Bazıları bir hastayı, güçlükle de olsa, ulaşabileceği en yakın sağlık kurumuna göndermeye çalıştı.

Geride yalnız isimlerini değil, çok daha büyük bir düşünceyi bıraktılar:

Sağlık hizmeti yalnız insanların ulaşabildiği yerde değil, insanların yaşadığı yerde de bulunmalıydı.

Belki de Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kırsal hekimlik hikâyesini bundan daha iyi anlatan bir cümle yoktur:

Yolun olmadığı yerde bile, hekimin gidecek bir hastası vardı.


Tarihsel Not

Bu yazıda kullanılan “Cumhuriyet’in ilk yıllarında köy doktorları” ifadesi, dönemin resmî bir meslek veya kadro unvanı değildir. Kavram; erken Cumhuriyet döneminde kırsal nüfusa sağlık hizmeti ulaştıran başta hükümet tabipleri ve seyyar tabipler olmak üzere sağlık çalışanlarını anlatmak amacıyla gazetecilik diliyle kullanılmıştır.

Seyyar hekimlik uygulamalarının Osmanlı döneminde de bulunduğu; Cumhuriyet döneminde ise bu uygulamaların yeni sağlık politikaları içinde devam ettirilerek yeniden düzenlendiği göz önünde bulundurulmalıdır.

Kaynaklar

  • T.C. Sağlık Bakanlığı — Sağlık Bakanlığının Tarihçesi ve 1923–1946 Dönemi Sağlık Politikaları
  • Seyyar Tabiplerin Vazifeleri Hakkında Talimatname, 1934
  • Asaf Özkan, Hüseyin Kalemli — 1934 Tarihli Talimatnameye Göre Erken Cumhuriyet Döneminde Bulaşıcı ve Salgın Hastalıklarla Mücadelede Seyyar Tabiplik
  • 8 Kasım 1923 tarihli ve 369 sayılı Etibbânın Hizmeti Mecburesi Hakkında Kanun
  • 4 Haziran 1932 tarihli ve 2000 sayılı Kanun
  • Şükrü Keleş — Türkiye’de Hekimlik Mesleğinde Mecburi Hizmet Yükümlülüğünün Tıp Tarihi, Tıp Hukuku ve Tıp Etiği Açısından Değerlendirilmesi
  • Erken Cumhuriyet dönemi sağlık teşkilatı ve Refik Saydam dönemi sağlık politikaları üzerine akademik çalışmalar