Tıp Bilimleri Doktoru, Profesör, Amerikan Kardiyoloji Koleji Fellow'u (FACC) ve Kırgız Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Başkanı nezdindeki Bilim, İnovasyon ve Yeni Teknolojiler Konseyi üyesi Talantbek Batıraliev ile röportaj

Tıp eğitiminin kalitesine ilişkin yayın dizimizi sürdürüyoruz. Daha önce tıp üniversitelerinde akademik liderliği ve öğretim elemanlarının gelişimini ele almıştık. Şimdi sıradaki soru şu: Modern bir tıp anabilim dalı nasıl olmalı ve onu yalnızca eğitim faaliyetlerinin yürütüldüğü bir birim olmaktan çıkarıp gerçek bir akademik ortama dönüştüren nedir?
Gazeteci:
Talantbek Abdullayeviç, tıp eğitiminin kalitesi hakkında çok konuşuyoruz; akreditasyon, eğitim programları, fiziki ve teknik altyapı... Ancak sanırım anabilim dalının kendi içinde neler yaşandığı da en az bunlar kadar önemli, değil mi?
Modern bir eğitim programına ve iyi dersliklere sahip olunabilir. Ancak öğretim üyesi yıllarca aynı dersi anlatıyor, yeni araştırmaları takip etmiyor ve anabilim dalındaki akademik yaşam yalnızca ders programı ile raporlamadan ibaret kalıyorsa gerçekten modern bir tıp eğitiminden söz edebilir miyiz?
Talantbek Batıraliev:
Bana göre idari kararlar tek başına eğitimde kaliteyi sağlayamaz.
Bir tıp üniversitesi yalnızca eğitim veren bir kurum olmamalıdır. Aynı zamanda akademik ve bilimsel bir merkez olmalıdır.
Bu nedenle yalnızca öğrenci ve öğretim elemanı sayısına ya da verilen derslerin miktarına değil, anabilim dalının akademik yaşamında neler olduğuna da bakmak gerekir.
Öğretim elemanları hangi yayınları okuyor? Yeni araştırmaları tartışıyorlar mı? Uluslararası klinik kılavuzları takip ediyorlar mı? Kendi araştırmalarını yürütüyorlar mı? Genç bilim insanlarıyla çalışıyorlar mı? Yeni bilimsel sorular ortaya çıkıyor mu?
Bunlar yoksa öğrencileri geleceğin tıbbına hazırlamak yerine onlara geçmişin bilgilerini aktarma riski ortaya çıkar.
Bugün yükseköğretim sistemi devlet düzeyinde hem siyasi hem de mali açıdan önemli ölçüde destekleniyor. Bu nedenle öğretim elemanlarının eğitimin kalitesi, uzmanların yetiştirilmesi ve bilimin geliştirilmesi konusundaki sorumluluğu da aynı ölçüde yüksek olmalıdır.
Gazeteci:
O hâlde soruyu doğrudan soralım. Bir kişi yalnızca bilimsel dereceye, akademik unvana ve uzun yıllara dayanan deneyime sahip olduğu için çağdaş bir profesör sayılabilir mi?
Talantbek Batıraliev:
Bilimsel derece, akademik unvan ve mesleki deneyim son derece önemlidir. Ancak bunlar tek ölçüt olamaz.
Ben iki kavramı birbirinden ayırmak gerektiğini düşünüyorum: akademik statü ve akademik etkinlik.
Bir kişi yüksek bir akademik statüye sahip olabilir ancak uzun yıllar boyunca neredeyse hiç araştırma yapmayabilir, mesleki tartışmalara katılmayabilir ve bilgisini güncellemeyebilir.
Buna karşılık genç bir öğretim elemanı güncel literatürü aktif biçimde takip edebilir, araştırmalara katılabilir, yayın yapabilir ve yeni bilimsel sorular ortaya koyabilir.
Tıp sürekli gelişiyor. Bu nedenle bir profesör, yaşı ve görevi ne olursa olsun öğrenmeye devam etmelidir.
Gazeteci:
Tıbbi bilgiler günümüzde ne kadar hızlı değişiyor? Bazen “Temel tıp aynı kalıyor, neden bu kadar sık gözden geçirmek gerekiyor?” denildiğini duyuyoruz.
Talantbek Batıraliev:
Temel gerçekten de kalıcıdır. Ancak klinik tıp çok hızlı değişiyor.
COVID-19 pandemisini hatırlamak yeterli. Pandeminin akut döneminin ardından enfeksiyonun uzun vadeli kardiyovasküler, solunumsal, nörolojik ve diğer sonuçları hakkında çok sayıda araştırma yayımlandı. Hekimler, birkaç yıl önce standart ders kitaplarında neredeyse hiç ele alınmayan faktörleri artık dikkate almak zorunda.
Yeni ilaçlar, teknolojiler ve tanı yöntemleri ortaya çıkıyor. Kılavuzlar yeniden gözden geçiriliyor. Yeni araştırmalar bazen alışılmış klinik durumlara farklı bir açıdan bakmamızı gerektiriyor.
Bu nedenle şöyle ifade edebilirim: Ders kitabı temeli verir; ancak çağdaş tıbbı öğretmek isteyen bir akademisyen, yeni araştırmaları ve güncel kılavuzları sürekli takip etmek zorundadır.
Gazeteci:
Bu noktada İngilizce konusu gündeme geliyor. İngilizce, bir tıp fakültesi öğretim elemanı için gerçekten ne kadar önemli?
Talantbek Batıraliev:
İngilizceyi bir statü göstergesine dönüştürmemek gerektiğini düşünüyorum.
Burada söz konusu olan tamamen başka bir şeydir: bilgiye erişim.
Güncel araştırmaların, sistematik derlemelerin ve uluslararası kılavuzların önemli bir bölümü İngilizce yayımlanıyor. Bir öğretim elemanı bu bilgi alanından tamamen kopuksa kendi uzmanlık alanındaki gelişmeleri takip etmesi zorlaşır.
Bu, her profesörün İngilizce ders vermek zorunda olduğu anlamına gelmez.
Ancak çağdaş bir öğretim elemanı ihtiyaç duyduğu bir yayını bulabilmeli, temel sonuçlarını anlayabilmeli ve bu sonuçların kendi uzmanlık alanı ile klinik uygulama açısından ne ölçüde önemli olduğunu değerlendirebilmelidir.
Günümüzde çeviri teknolojileri ve yapay zekâ bu işi önemli ölçüde kolaylaştırıyor. Ancak bunlar bilimsel düşünmenin yerini tutmaz.
Bilgisayar bir makaleyi çevirebilir. Fakat araştırmanın ne kadar iyi yürütüldüğüne ve sonuçlarının belirli bir hastaya uygulanıp uygulanamayacağına hekim adına karar vermemelidir.
Gazeteci:
Yani yalnızca yayınları okumak yeterli değil mi?
Talantbek Batıraliev:
Elbette değil.
Asıl önemli olan eleştirel okumayı öğrenmektir.
Araştırma sorusu nasıl oluşturulmuş? Hastalar nasıl seçilmiş? Hangi araştırma tasarımı kullanılmış? Örneklem yeterli mi? Araştırmanın hangi sınırlılıkları var? Yazarların vardığı sonuçlar ne kadar ikna edici?
Bilimsel yayın kutsal bir metin değildir. Onu analiz etmeyi bilmek gerekir.
Genç öğretim elemanlarına, doktora öğrencilerine ve uzmanlık öğrencilerine öğretmemiz gereken de tam olarak budur.
Gazeteci:
Peki bu uygulamada nasıl organize edilebilir? Sonuçta anabilim dallarının ciddi bir ders yükü var.
Talantbek Batıraliev:
Her şey büyük bütçeler veya ayrı bir altyapı gerektirmez.
Örneğin düzenli olarak makale değerlendirme toplantıları (journal club) yapılabilir.
Ayda bir kez genç bir öğretim elemanı, doktora öğrencisi veya uzmanlık öğrencisi önemli bir yayın seçerek meslektaşlarına sunabilir: Yazarlar hangi soruyu araştırmış? Çalışma nasıl tasarlanmış? Hangi sonuçlar elde edilmiş? Bu sonuçlar klinik uygulamada neyi değiştirebilir?
Ancak asıl amaç makaleyi özetlemek değildir.
Asıl amaç onu tartışmaktır.
Bu sonuç neden ortaya çıktı? Başka çalışmalar var mı? Kanıtlar ne kadar güçlü? Klinik yaklaşımı şimdiden değiştirmeli miyiz, yoksa mevcut veriler henüz yeterli değil mi?
Bir başka yararlı yöntem de belirli konulara yönelik literatür incelemeleridir.
Genç bir araştırmacıya belirli bir soru verilebilir ve son yıllarda bu konuda neler yayımlandığını araştırması, çalışmaları karşılaştırması ve sonuçlarını anabilim dalındaki meslektaşlarına sunması istenebilir.
Bu, sıradan bir ödev veya derlemeden çok daha yararlıdır.
Böylece kişi bilgi aramayı, bilgiyi analiz etmeyi ve kendi mesleki görüşünü oluşturmayı öğrenir.
Gazeteci:
Bu durumda profesörün rolü de değişiyor mu?
Talantbek Batıraliev:
Kesinlikle.
Bugün bilimsel bilginin hacmi o kadar büyük ki bir kişinin kendi uzmanlık alanındaki bütün yayınları okuması fiziksel olarak mümkün değil.
Zaten profesörün her şeyi tek başına okuması da gerekmiyor.
Onun görevi çevresinde bilimsel ve entelektüel bir çalışma ortamı oluşturmaktır.
Önemli çalışma alanlarını belirlemek, genç çalışanlara sorular yöneltmek, literatür önermek, sonuçları tartışmak, araştırmaların zayıf yönlerini görmeyi ve bilimsel veriler ile gerçek hasta arasında bağ kurmayı öğretmek gerekir.
İyi bir profesör sonraki kuşağa yalnızca bilgi aktarmaz.
Aynı zamanda bir düşünme biçimi aktarır.
Gazeteci:
O hâlde “bilimsel ekol” kavramını da yalnızca tamamlanmış tezlerin sayısından daha geniş anlamak gerekiyor, değil mi?
Talantbek Batıraliev:
Elbette.
Soru aslında çok basit:
Sizden sonra kimi yetiştirdiniz?
İyi bir profesör, mümkün olan en fazla bilgiyi yalnızca kendisi için biriktiren kişi değildir.
İyi bir profesör, bağımsız çalışabilecek bir uzmanlar kuşağı yetiştiren kişidir.
Gerçek bir bilimsel ekol, öğrenci danışmanının verdiği görevleri yerine getiren biri olmaktan çıkıp kendi bilimsel sorularını bağımsız olarak sormaya başladığında ortaya çıkar.
Genç bir öğretim elemanı bütün zamanını ders yüküne, belge doldurmaya ve günlük görevleri yerine getirmeye ayırıyor, araştırma yapma imkânı bulamıyorsa on yıl sonra bağımsız bilim insanlarının yetişmemesine şaşırmamak gerekir.
Genç uzmana literatür ve araştırmalar üzerinde çalışabileceği zaman, metodoloji ve biyoistatistik bilgisi, konferanslara katılma ve yayın yapma imkânı gerekir.
Ve yanında yalnızca bir şeyleri yapmayı değil, düşünmeyi de öğreten bir danışman bulunmalıdır.
Gazeteci:
Ancak akademik ortam büyük ölçüde anabilim dalı başkanına da bağlı. Onun rolü nasıl olmalıdır?
Talantbek Batıraliev:
Anabilim dalı başkanı yalnızca bir yönetici değildir ve mutlaka birimin en kıdemli öğretim üyesi olması da gerekmez.
O, akademik bir ekibin lideridir.
Öğretim elemanlarının gelişebildiği, genç akademisyenlerin araştırma yapabildiği, eğitim programlarının güncellendiği, güncel literatürün tartışıldığı ve yeni bilimsel çalışma alanlarının ortaya çıktığı koşulları oluşturmalıdır.
Bu nedenle anabilim dalı başkanını değerlendirirken yalnızca ders programını ne kadar iyi organize ettiğine bakılmamalıdır.
Anabilim dalının kendi gelişimine de bakılmalıdır.
Bağımsız çalışabilen genç uzmanlar yetişmiş mi? Hangi araştırmalar yürütülüyor? Eğitim içeriği güncelleniyor mu? Uluslararası ilişkiler gelişiyor mu? Bilimsel çalışmaların sonuçları eğitimde ve klinik uygulamada kullanılıyor mu?
Gazeteci:
Yani yönetici yalnızca bir göreve gelmemeli, aynı zamanda bir gelişim programıyla mı gelmeli?
Talantbek Batıraliev:
Bence bu son derece doğal bir yaklaşımdır.
Anabilim dalı başkanlığına aday olan kişi, önündeki birkaç yıl içinde neyi değiştirmek istediğini bilmelidir.
Hangi bilimsel alanlar geliştirilecek? Genç çalışanlar nasıl yetiştirilecek? Eğitim programında neler güncellenecek? Klinik altyapı nasıl güçlendirilecek? Hangi uluslararası bağlantılar kurulacak?
Belirli bir süre sonra ise ikinci soru sorulabilir:
Bunların ne kadarı gerçekleştirildi?
Yöneticilik görevi yetki verir. Ancak yetkiyle birlikte birimin gelişiminden sorumlu olma yükümlülüğü de bulunmalıdır.
Gazeteci:
Peki bir öğrenci modern bir anabilim dalına geldiğini nasıl hissetmeli?
Talantbek Batıraliev:
Her şeyden önce öğretim elemanının kendisinin güncel bilgiyle çalıştığını görmelidir.
Öğrenci bir soru sorduğunda öğretim elemanı kesin cevabı bilmiyorsa şöyle demesi son derece doğaldır:
“Bilmiyorum. Gelin, güncel literatürün bu konuda ne söylediğine birlikte bakalım.”
Bu, öğretim elemanının zayıflığı değildir.
Tam tersine bilimsel kültürün göstergesidir.
Öğrenci, öğretim elemanının kanıtı nasıl aradığını, araştırmaları nasıl karşılaştırdığını, çelişkileri nasıl değerlendirdiğini ve nasıl karar verdiğini görür.
Yalnızca cevapları öğretmemeliyiz.
Cevabı bulma yöntemini de öğretmeliyiz.
Geleneksel model çoğu zaman şu anlayış üzerine kuruluydu:
“Ben biliyorum — ben anlatıyorum — siz ezberliyorsunuz.”
Modern tıp ise farklı bir yaklaşım gerektiriyor:
“Bir sorun var — kanıtları arıyoruz — analiz ediyoruz — bir sonuca ulaşıyoruz — bunu uygulamada sınayıp değerlendiriyoruz.”
Çünkü hekim yaşamı boyunca öğrenmeyi bilmelidir.
Gazeteci:
Çok basit biçimde sorarsak, bir anabilim dalının gerçekten akademik bir ortam olup olmadığını hangi sorularla anlayabiliriz?
Talantbek Batıraliev:
Ben dört soruyla başlardım.
Anabilim dalı eğitim programlarını en son ne zaman içerik açısından kapsamlı biçimde güncelledi?
Hangi güncel bilimsel çalışma alanlarını geliştiriyor?
Genç öğretim elemanlarını ve araştırmacıları nasıl yetiştiriyor?
Yeni bilimsel veriler ve uluslararası kılavuzlar eğitim sürecine ve klinik uygulamaya nasıl aktarılıyor?
Bu sorulara içerikli ve somut cevaplar verilebiliyorsa o anabilim dalında gerçek bir akademik yaşam var demektir.
Cevap yalnızca ders saatlerinin sayısına, kadro çizelgesine ve raporlamaya indirgeniyorsa üzerinde çalışılması gereken konular var demektir.
Gazeteci:
Bu konuşmanın ana fikrini tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse ne söylersiniz?
Talantbek Batıraliev:
Tıp eğitiminde biçimsel yönetim anlayışından, eğitimin kalitesini yöneten bir anlayışa kademeli olarak geçmemiz gerekiyor.
Profesörlere sahip olmak yeterli değildir; öğrenmeye ve gelişmeye devam eden profesörlere ihtiyacımız vardır.
Anabilim dallarına sahip olmak yeterli değildir; bilimsel ve mesleki yaşamın sürdüğü anabilim dallarına ihtiyacımız vardır.
Tez yazdırmak yeterli değildir; bilimsel ekoller oluşturmak gerekir.
Ders vermek yeterli değildir; klinik ve bilimsel düşünme becerisini geliştirmek gerekir.
Tıp anabilim dalı; deneyim ile yeni bilginin buluştuğu, profesörün genç uzmana yalnızca bugün bildiklerimizi değil, aynı zamanda henüz bilmediklerimizi kendi başına nasıl araştıracağını ve bulacağını öğrettiği bir yer olmalıdır.
Son ölçüt ise son derece basittir:
Bugün nasıl bir hekim yetiştiriyorsak, yarın ülkenin sağlık sistemi de öyle olacaktır.