Salgın hastalıkların tarihi yalnızca mikropların, ölümlerin ve tıbbi keşiflerin tarihi değildir. Aynı zamanda korkunun, söylentilerin ve sağlık çalışanlarına yönelik saldırıların da tarihidir.

1831 yılında Rusya'da kolerayla mücadele eden doktorlar, halkın içme suyunu zehirlemekle suçlandı. Bir yıl sonra İngiltere'de hastaların hastanelere götürülerek öldürüldüğü söylentileri sokak isyanlarına yol açtı. Yaklaşık iki yüzyıl sonra ise Afrika'daki Ebola salgınları sırasında hekimler ve diğer sağlık çalışanları yeniden ölümcül saldırılarla karşılaştı.

Bu olayların bazıları kendiliğinden gelişen kalabalık hareketleri, bazıları ise örgütlü veya silahlı saldırılardı. Dolayısıyla hepsini aynı türden bir linç olarak değerlendirmek tarihsel açıdan doğru değildir.

Ancak ortak bir özellikleri vardı: Hastalıkla mücadele etmek için görevlendirilen insanlar, kimi zaman toplumun bir kesimi tarafından hastalığın sorumlusu olarak görülüyordu.

Peki insanlar kendilerini tedavi etmeye çalışan hekimlere neden saldırdı? Doktorların hastalarını öldürdüğü, su kaynaklarını zehirlediği veya cesetleri çaldığına ilişkin iddialar nasıl yayıldı?

Tarihsel araştırmalar, bu soruların yanıtlarının yalnızca salgın korkusunda değil; tıbbi uygulamalarda, geçmişteki etik ihlallerde, siyasi çatışmalarda ve kurumlara duyulan güvensizlikte de aranması gerektiğini gösteriyor.

1831 Rusya: Doktorların halkı zehirlediği söylentisi yayıldı

  1. yüzyılın ilk yarısında kolera, Rus İmparatorluğu'nun karşılaştığı en ağır sağlık krizlerinden biriydi.

Hastalık, şiddetli ishal ve sıvı kaybı nedeniyle kısa sürede ölüme yol açabiliyordu. Koleranın bulaşma mekanizmasının henüz bilinmemesi, toplumda korku ve belirsizliği artırıyordu.

1831 yılında salgın St. Petersburg'a ulaştığında yetkililer hastaneler kurdu, karantina önlemleri uyguladı ve hastaların sağlık kuruluşlarına sevk edilmesini sağlamaya çalıştı.

Ancak alınan önlemler toplumun bazı kesimlerinde büyük tepki doğurdu.

Özellikle hastaların zorla hastanelere götürülmesi, polisin müdahaleleri ve ölüm haberlerinin artması, devletin salgınla mücadele politikalarına duyulan güvensizliği güçlendirdi.

Zamanla korkutucu bir söylenti yayıldı.

Doktorların hastaları tedavi etmek yerine öldürdüğü, hatta yoksul mahallelerdeki kuyuları zehirlediği iddia ediliyordu.

Bu suçlamaları doğrulayan bilimsel kanıt bulunmuyordu. Ancak söylentiler, insanların sağlık görevlilerini doğrudan hedef almasına neden oldu.

Kolera hastanesi basıldı, hekimler öldürüldü

22 Haziran 1831 tarihinde St. Petersburg'un Sennaya Meydanı'nda toplanan kalabalıklar, kolerayla mücadele önlemlerini protesto etti.

Olaylar kısa sürede şiddete dönüştü.

Kentin başlıca kolera hastanelerinden biri saldırıya uğradı. Hastane tahrip edildi, sağlık denetçileri dövüldü ve doktorlara yönelik ölüm tehditleri yükseldi.

Tarihçi Yury V. Bosin, The International Encyclopedia of Revolution and Protest adlı akademik başvuru eserindeki incelemesinde, saldırılar sırasında birkaç doktorun öldürüldüğünü aktarmaktadır.

Rusya'nın salgın tarihi üzerine yapılan başka araştırmalarda da hekim ölümleri bildirilmektedir. Bununla birlikte farklı tarihsel anlatımlarda öldürülenlerin sayısına ilişkin ayrıntılar aynı değildir.

Olayların bastırılması için askerî birlikler görevlendirildi. Çar I. Nikolay'ın meydana gelerek kalabalığa müdahale etmesi de ayaklanmanın sona erdirilmesiyle ilişkilendirilen tarihsel olaylardan biridir.

İsyanın gerisinde ise çok daha büyük bir halk sağlığı sorunu bulunuyordu.

St. Petersburg'da kanalizasyon atıkları nehir ve kanallara karışıyor, bazı bölgelerde yeterli arıtma yapılmadan kullanılan su kaynakları bulaşıcı hastalıkların yayılmasına elverişli koşullar oluşturuyordu.

Tarihçi Alexei Kraikovski'nin araştırması, kentteki ciddi su kirliliğinin kolera salgınının yayılmasında önemli rol oynadığını ortaya koymaktadır.

Yani toplumun suya ilişkin kaygıları bütünüyle temelsiz değildi. Ancak tehlikenin kaynağı, doktorların kasıtlı zehirlemesi değil, kirlenmiş su ve yetersiz sanitasyon koşullarıydı.

Bu ayrım, salgın tarihinin dikkat çekici örneklerinden birini oluşturuyordu: Gerçek bir sağlık tehlikesi, yanlış bir suçlamayla birleşerek sağlık çalışanlarına yönelik şiddete dönüşmüştü.

1832 Liverpool: Doktorların hastaları öldürüp cesetlerini sattığına inanıldı

Rusya'daki kolera ayaklanmalarından bir yıl sonra benzer bir güvensizlik İngiltere'de ortaya çıktı.

1832 yılında Liverpool'da yaşanan kolera salgını sırasında halk arasında doktorların hastaları tedavi etmek yerine öldürdüğü ve cesetlerini anatomi çalışmalarında kullandığına ilişkin söylentiler yayıldı.

Fakat bu söylentilerin ortaya çıkmasının arkasında önemli bir tarihsel gerçek vardı.

  1. yüzyıl İngiltere'sinde tıp fakültelerinin anatomi eğitimi için insan kadavralarına ihtiyacı bulunuyordu.

Yasal yollarla temin edilen kadavraların yetersizliği, mezar soygunculuğuna ve yasa dışı beden ticaretine zemin hazırlamıştı.

1826 yılında Liverpool limanında, İskoçya'ya gönderilmek üzere hazırlanmış 33 insan cesedi ele geçirilmişti.

1828 yılında ise Liverpool'da görev yapan cerrah William Gill, anatomi çalışmalarına ceset sağlamak amacıyla yürütülen geniş çaplı mezar soygunculuğu faaliyetleri nedeniyle yargılanmış ve suçlu bulunmuştu.

Aynı yıl Edinburgh'da ortaya çıkarılan Burke ve Hare cinayetleri de İngiliz kamuoyunda derin iz bırakmıştı.

William Burke ve William Hare, insanları öldürerek cesetlerini anatomi çalışmalarında kullanılmak üzere satmıştı.

Bu skandallar nedeniyle toplumun bazı kesimleri, doktorların insan bedenlerini nasıl elde ettiği konusunda zaten ciddi kuşkular taşıyordu.

Kolera salgını başladığında geçmişte yaşanan olaylar yeniden hatırlandı.

Hastaların hastanelere götürülmesi, bazı insanlar tarafından tedavi değil, ölüm ve ceset ticaretiyle ilişkilendirildi.

On üç günde sekiz büyük sokak isyanı

29 Mayıs ile 10 Haziran 1832 tarihleri arasında Liverpool'da sekiz büyük sokak isyanı yaşandı.

Kalabalıkların öfkesi ağırlıklı olarak doktorlara ve sağlık otoritelerine yöneldi.

Bazı göstericiler, hastanelere götürülen kolera hastalarının anatomik incelemelerde kullanılmak için öldürüldüğünü düşünüyordu.

Ancak bu iddiaların kolera hastanelerinde gerçekten yaşandığını gösteren kanıtlar bulunmuyordu.

Sean Burrell ve Geoffrey Gill tarafından 2005 yılında Journal of the History of Medicine and Allied Sciences dergisinde yayımlanan araştırma, Liverpool'daki isyanların salgın korkusuyla birlikte kadavra ticareti skandallarından kaynaklanan tıbbi güvensizlikle de bağlantılı olduğunu ortaya koydu.

Araştırmaya göre olayların yatışmasında Katolik din adamlarının halka yaptığı çağrılar ve yerel hekim James Collins'in sağduyuya davet eden açıklamaları etkili oldu.

Liverpool olayları sırasında doktorlar kalabalıkların hedefi hâline gelmiş olsa da incelenen akademik kaynaklar bu isyanlarda doktorların öldürüldüğünü ortaya koyan kesin bir sayı vermemektedir.

Bu nedenle Liverpool'daki olayların doğrudan doktor linçleri olarak değil, hekimleri hedef alan şiddetli kolera ayaklanmaları olarak tanımlanması daha doğrudur.

Olayların tıp tarihi açısından önemi ise açıktır.

Gerçek tıbbi etik ihlaller, daha sonra ortaya çıkan asılsız suçlamaların toplumda karşılık bulmasını kolaylaştırabilmektedir.

1892 Taşkent: Kolera önlemleri siyasi ve toplumsal çatışmaya dönüştü

  1. yüzyılın sonlarına gelindiğinde kolera hakkında önemli bilimsel ilerlemeler sağlanmıştı.

Robert Koch'un 1883 yılında kolera etkeni üzerine gerçekleştirdiği çalışmalar, hastalığın mikrobiyolojik temellerinin anlaşılmasında dönüm noktalarından birini oluşturmuştu.

Ancak bilimsel bilginin gelişmesi, toplumların sağlık otoritelerine koşulsuz güvenmesini sağlamadı.

1892 yılında Rus İmparatorluğu yönetimindeki Taşkent'te meydana gelen kolera ayaklanması bunun dikkat çekici örneklerinden biriydi.

Salgın sırasında uygulanan sağlık denetimleri, hastaların izolasyonu ve cenaze uygulamalarına yönelik müdahaleler, yerel toplumun bazı kesimlerinde tepkiye yol açtı.

Özellikle Müslüman nüfusun dinî ve kültürel uygulamalarıyla çatışan önlemler, yönetimle halk arasındaki mevcut gerilimi artırdı.

Haziran 1892'de yaşanan protestolar şiddet olaylarına dönüştü ve Rus yönetimi tarafından sert biçimde bastırıldı.

Tarihçi Jeff Sahadeo, 2005 yılında Slavic Review dergisinde yayımladığı araştırmasında bu ayaklanmayı yalnızca sağlık bilgisinin yetersizliğiyle açıklamanın mümkün olmadığını ortaya koydu.

Sahadeo'ya göre olaylar; sömürgeci yönetim ilişkileri, etnik ve sınıfsal eşitsizlikler, kültürel farklılıklar ve devlet otoritesine duyulan güvensizlikle birlikte değerlendirilmeliydi.

Taşkent olayları doğrudan bir doktor cinayeti örneği olarak değil, salgın önlemlerinin toplumsal ve siyasi çatışmalarla birleştiği tarihsel bir vaka olarak önem taşımaktadır.

Bu örnek, bilimsel açıdan gerekli görülen sağlık uygulamalarının toplumun kültürel koşulları ve temel hakları dikkate alınmadan yürütülmesi durumunda ciddi dirençle karşılaşabileceğini göstermektedir.

2014 Gine: Ebola ile mücadele eden sekiz kişilik heyet öldürüldü

Salgınlarda sağlık çalışanlarına yönelik ölümcül saldırılar yalnızca 19. yüzyılda yaşanmadı.

2014 yılında Batı Afrika'da başlayan büyük Ebola salgını sırasında Gine'de meydana gelen bir olay, sağlık çalışanlarının ve salgınla mücadeleye katılan diğer kişilerin karşı karşıya kaldığı tehlikeyi yeniden gündeme getirdi.

Ebola virüsü hastalığı, özellikle enfekte kişilerin vücut sıvılarıyla doğrudan temas sonucunda bulaşabilen, ağır seyirli bir hastalıktır.

Salgınla mücadele sırasında sağlık çalışanlarının koruyucu kıyafetler kullanması, hastaların izolasyonu ve güvenli defin uygulamaları büyük önem taşıyordu.

Ancak bazı bölgelerde bu uygulamalar toplumun bir bölümünde korku ve kuşku yarattı.

Koruyucu kıyafetler içindeki sağlık ekiplerinin görüntüsü, ailelerin hastane ortamından uzak tutulması ve salgın nedeniyle artan ölümler, sağlık kuruluşları hakkında farklı söylentilerin yayılmasına neden oldu.

Bazı topluluklarda Ebola'nın gerçekte bulunmadığı veya dışarıdan gelen kişilerin hastalığı kasıtlı olarak yaydığı iddiaları ortaya atıldı.

16 Eylül 2014: Womey'deki ölümcül saldırı

Gine'nin Womey yerleşiminde 16 Eylül 2014 tarihinde Ebola konusunda bilgilendirme faaliyetleri yürüten bir heyet saldırıya uğradı.

Heyette sağlık çalışanları, yerel kamu görevlileri, dinî temsilciler ve basın mensupları bulunuyordu.

Saldırı sonucunda sekiz kişi öldürüldü.

Hayatını kaybedenler arasında üç basın çalışanı da vardı. Dolayısıyla sekiz kurbanın tamamının doktor veya sağlık personeli olduğu yönündeki anlatımlar doğru değildir.

Olay, Ebola ile mücadele eden personele ve salgın konusunda bilgilendirme yapan kişilere yönelik en ağır saldırılardan biri olarak kayıtlara geçti.

Ancak saldırının nedenlerini yalnızca hastalık hakkındaki yanlış bilgilere bağlamak yeterli değildi.

Antropolog James Fairhead, 2016 yılında African Studies Review dergisinde yayımladığı araştırmasında Gine'de sağlık ekiplerine karşı gelişen direncin çok daha karmaşık toplumsal nedenleri bulunduğunu ortaya koydu.

Araştırmada yerel cenaze gelenekleri, siyasal ilişkiler, ekonomik eşitsizlikler, dışarıdan gelen müdahalelere yönelik kaygılar ve devlet kurumlarına duyulan güvensizlik üzerinde duruldu.

Fairhead ayrıca salgınla mücadeleye yönelik direncin bütün topluluklarda aynı biçimde görülmediğini, çok sayıda insanın sağlık ekipleriyle iş birliği yaptığını vurguladı.

Womey saldırısı, halk sağlığı çalışmalarında toplumun güveninin ne kadar önemli olduğunu gösteren ağır bir tarihsel olay olarak kayıtlara geçti.

2019 Kongo: Ebola ile mücadele eden epidemiyolog öldürüldü

19 Nisan 2019 tarihinde Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde Ebola salgınıyla mücadele eden bir epidemiyolog görev başındayken öldürüldü.

Dünya Sağlık Örgütü bünyesinde çalışan Kamerunlu Dr. Richard Valery Mouzoko Kiboung, Butembo Üniversite Hastanesinde düzenlenen bir koordinasyon toplantısı sırasında gerçekleşen silahlı saldırıda hayatını kaybetti.

Dünya Sağlık Örgütü aynı gün yayımladığı resmî açıklamada hekimin ölümünü doğruladı.

Saldırı, Ebola salgınıyla mücadelenin yoğun biçimde sürdüğü ve güvenlik koşullarının son derece zor olduğu bir dönemde gerçekleşti.

Bölgedeki silahlı grupların faaliyetleri, siyasi çatışmalar ve bazı topluluklarda sağlık kurumlarına yönelik güvensizlik, salgın kontrol çalışmalarını olumsuz etkiliyordu.

Nitekim Dünya Sağlık Örgütü, güvenlik olayları nedeniyle bazı yüksek riskli bölgelerde Ebola müdahale faaliyetlerinin geçici olarak durdurulduğunu açıkladı.

Bu olayın 19. yüzyıldaki kolera ayaklanmalarından önemli bir farkı vardı.

Dr. Mouzoko, halkın kendiliğinden oluşturduğu bir kalabalık tarafından değil, silahlı saldırganlar tarafından öldürülmüştü.

Bu nedenle söz konusu cinayet doğrudan bir halk linçi olarak nitelendirilemez.

Ancak hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının salgın koşullarında saldırıların hedefi hâline gelmesi bakımından tarihsel karşılaştırmada önemli bir yer tutmaktadır.

Hiçbir Şeyi Unutamayan Adam: Olağanüstü Hafızanın Gizli Bedeli
Hiçbir Şeyi Unutamayan Adam: Olağanüstü Hafızanın Gizli Bedeli
İçeriği Görüntüle

Salgınla mücadele eden sağlık çalışanlarının güvenliğinin sağlanamaması, yalnızca çalışanların yaşamını değil, tedavi ve hastalık kontrol hizmetlerinin sürekliliğini de tehlikeye atmaktadır.

COVID-19 döneminde sağlık çalışanlarına yönelik şiddet sürdü

Tıp biliminin ilerlemesi ve sağlık bilgisine erişimin kolaylaşması, salgın dönemlerinde sağlık çalışanlarına yönelen şiddeti bütünüyle ortadan kaldırmadı.

COVID-19 salgını sırasında dünyanın farklı ülkelerinde doktorlar, hemşireler ve diğer sağlık çalışanları tehdit, sözlü saldırı, fiziksel şiddet ve çeşitli ayrımcılık biçimleriyle karşılaştı.

2023 yılında Environmental Science and Pollution Research dergisinde yayımlanan bir sistematik derleme ve meta-analizde, toplam 63.672 sağlık çalışanını kapsayan 38 araştırma incelendi.

Araştırmada, değerlendirilen çalışmaların birleştirilmiş sonuçlarına göre sağlık çalışanlarına yönelik herhangi bir iş yeri şiddetinin yaygınlığı yüzde 43, fiziksel şiddetin yaygınlığı ise yüzde 9 olarak tahmin edildi.

Bununla birlikte araştırmacılar farklı şiddet türlerini, çalışma dönemlerini ve meslek gruplarını ayrı analizlerle değerlendirdi.

Bu oranlar, dünya genelindeki bütün sağlık çalışanlarının aynı koşullarda aynı şiddet riskiyle karşılaştığı anlamına gelmemektedir.

Ayrıca sağlık çalışanlarına yönelik modern şiddet olaylarının tamamı salgın korkusundan veya yanlış bilgilerden kaynaklanmamaktadır.

Sağlık hizmetlerine erişim sorunları, çalışma koşulları, hasta ve yakınlarının beklentileri, kurumsal eksiklikler ve daha geniş toplumsal gerilimler de şiddetin oluşumunda rol oynayabilmektedir.

Buna rağmen tarihsel benzerlik dikkat çekicidir.

Toplumların ağır sağlık krizleriyle karşılaştığı dönemlerde, sağlık çalışanları bazen kendi kontrolleri dışındaki sorunların sorumlusu olarak görülmektedir.

Peki insanlar neden hekimlere saldırdı?

İki yüzyıla yayılan bu olaylar incelendiğinde, hekimlere ve diğer sağlık çalışanlarına yönelik saldırıların tek bir nedene dayanmadığı görülmektedir.

Hastalığın nedeninin bilinmemesi

Özellikle mikrobiyolojinin gelişmesinden önce insanlar bulaşıcı hastalıkları zehirlenme, kasıtlı müdahale veya doğaüstü nedenlerle açıklayabiliyordu.

Beklenmedik ölümler karşısında somut bir sorumlu aramak, bazen sağlık çalışanlarının hedef gösterilmesine yol açıyordu.

Hastanelere duyulan ölüm korkusu

Ağır salgınlarda hastanelere kaldırılan birçok hastanın yaşamını yitirmesi, hastanelerin ölümle ilişkilendirilmesine neden olabiliyordu.

Oysa bu hastaların önemli bir bölümü sağlık kuruluşlarına zaten ağır durumda getiriliyordu.

Hastaneye kaldırılma ile ölüm arasında gözlenen ilişki, bazı insanlar tarafından yanlış biçimde hastanenin ölüme neden olduğu şeklinde yorumlanabiliyordu.

Tıp tarihindeki gerçek etik ihlaller

Liverpool'daki kadavra ticareti skandalları, geçmişte yaşanan kötü uygulamaların sağlık kurumlarına duyulan güveni nasıl etkileyebileceğini gösteriyordu.

Gerçek ihlaller, daha sonra ortaya çıkan asılsız suçlamaların inandırıcılığını artırabiliyordu.

Zorlayıcı karantina ve izolasyon uygulamaları

Salgınların kontrolü amacıyla gerçekleştirilen zorunlu izolasyon, hareket kısıtlamaları ve cenaze uygulamalarına yönelik müdahaleler, toplumla sağlık otoriteleri arasında gerilim oluşturabiliyordu.

Bu durum özellikle uygulamaların gerekçeleri yeterince açıklanmadığında veya önlemler hak ihlalleriyle birlikte yürütüldüğünde daha da belirginleşebiliyordu.

Siyasi ve toplumsal güvensizlik

Taşkent ve Gine örneklerinde görüldüğü gibi salgın dönemindeki sağlık müdahaleleri, mevcut siyasi çatışmalardan bağımsız değildi.

Devlete, dışarıdan gelen görevlilere veya belirli kurumlara duyulan güvensizlik, sağlık çalışanlarına yönelik tepkilerin büyümesine neden olabiliyordu.

Söylentilerin ve yanlış bilgilerin etkisi

Doktorların insanları zehirlediği, hastaları öldürdüğü veya salgınları kasıtlı biçimde yaydığı gibi iddialar, korkunun belirli kişilere yönelmesini kolaylaştırabiliyordu.

Ancak tarihsel araştırmalar, bu söylentilerin neden kabul gördüğünün anlaşılması için toplumun geçmiş deneyimlerinin ve kurumsal ilişkilerinin de incelenmesi gerektiğini gösteriyor.

Bu nedenlerin hiçbiri sağlık çalışanlarına yönelik saldırıları haklı çıkarmaz.

Bununla birlikte şiddetin oluşumunda etkili olan koşulların anlaşılması, gelecekte benzer olayların önlenmesine katkı sağlayabilir.

Salgınların görünmeyen tehlikesi: Toplum ile hekim arasındaki güvenin kaybolması

Bir salgının kontrol altına alınması için bilimsel bilgi, sağlık personeli, laboratuvarlar, ilaçlar ve gerektiğinde aşılar büyük önem taşır.

Ancak bu imkânların etkili biçimde kullanılabilmesi, toplumun sağlık hizmetlerine erişebilmesini ve sağlık çalışanlarıyla iş birliği yapabilmesini de gerektirir.

Sağlık kurumlarına duyulan güven zayıfladığında bazı hastalar tedaviden kaçınabilir, aileler hastalık belirtilerini gizleyebilir veya temaslı takibi gibi salgın kontrol uygulamalarına katılım azalabilir.

Sağlık çalışanlarının saldırı tehdidi nedeniyle görev yapamaması ise salgın müdahalesini daha da zorlaştırabilir.

Bu nedenle günümüzde salgın yönetiminde yalnızca biyolojik etkenlerin kontrolü değil; toplumla etkili iletişim kurulması, yanlış bilgilerin düzeltilmesi, yerel hassasiyetlerin dikkate alınması ve sağlık çalışanlarının korunması da önem taşımaktadır.

Tarihsel araştırmalar, sağlık kurumlarının güvenilirliğini sürdürmesinde şeffaflığın, etik kurallara bağlılığın ve insan haklarına saygılı uygulamaların önemini de hatırlatmaktadır.

Tıp tarihinin acı dersi: Hekimler yalnızca hastalıklarla mücadele etmedi

1831'de St. Petersburg'da doktorların insanları zehirlediğine inanan kalabalıklarla, 2014'te Gine'de Ebola konusunda bilgilendirme yapan heyete saldıran kişiler arasında yaklaşık iki yüzyıllık zaman farkı bulunuyordu.

Hastalıklar, toplumlar, siyasi koşullar ve tıbbi bilgiler birbirinden farklıydı.

Buna rağmen her iki dönemde de korkunun ve güvensizliğin ölümcül şiddete dönüşebildiği görüldü.

Tıp tarihi, hekimlerin yalnızca mikroorganizmalarla, hastalıklarla ve ölümle değil; zaman zaman kendilerini kurtarmaya çalıştıkları insanların saldırılarıyla da karşı karşıya kaldığını gösteriyor.

Bu olayların nedenlerini araştırmak, saldırıları mazur göstermek anlamına gelmiyor.

Aksine, benzer trajedilerin tekrarlanmaması için geçmişte hangi toplumsal koşulların şiddeti mümkün kıldığını anlamak gerekiyor.

Çünkü salgın döneminde hekimlerin güvenliği yalnızca bir meslek grubunun sorunu değildir.

Sağlık çalışanlarının korunması; hastaların tedaviye ulaşabilmesi, sağlık sisteminin işleyebilmesi ve salgının kontrol altına alınabilmesi açısından da hayati önem taşır.

Tıp tarihinin bıraktığı en önemli derslerden biri şu: Salgınlar insanların hayatını tehdit ederken, korku ve güvensizlik bazen hayat kurtarmaya çalışan insanları da ölümün hedefi hâline getirebilir.


KAYNAKLAR

1. Bosin, Y. V. (2009). Russia, Cholera Riots of 1830–1831. The International Encyclopedia of Revolution and Protest. Wiley-Blackwell, ss. 2877–2878.

DOI: https://doi.org/10.1002/9781405198073.wbierp1282

2. Kraikovski, A. (2013). The St. Petersburg Cholera Riot of 1831: Water Pollution and Social Tension. Arcadia: Explorations in Environmental History.

DOI: https://doi.org/10.5282/rcc/5299

3. Burrell, S., Gill, G. (2005). The Liverpool Cholera Epidemic of 1832 and Anatomical Dissection—Medical Mistrust and Civil Unrest. Journal of the History of Medicine and Allied Sciences, 60(4), 478–498.

DOI: https://doi.org/10.1093/jhmas/jri061

4. Gill, G., Burrell, S., Brown, J. (2001). Fear and Frustration—The Liverpool Cholera Riots of 1832. The Lancet, 358(9277), 233–237.

DOI: https://doi.org/10.1016/S0140-6736(01)05463-0

5. Sahadeo, J. (2005). Epidemic and Empire: Ethnicity, Class, and “Civilization” in the 1892 Tashkent Cholera Riot. Slavic Review, 64(1), 117–139.

DOI: https://doi.org/10.2307/3650069

6. Fairhead, J. (2016). Understanding Social Resistance to the Ebola Response in the Forest Region of the Republic of Guinea: An Anthropological Perspective. African Studies Review, 59(3), 7–31.

DOI: https://doi.org/10.1017/asr.2016.87

7. Committee to Protect Journalists (2014). Media Workers Killed in 2014: Molou Chérif. Womey saldırısına ilişkin gazeteci güvenliği kaydı.

https://www.refworld.org/reference/annualreport/cpj/2014/en/103137

8. Coltart, C. E. M. ve arkadaşları (2017). The Ebola Outbreak, 2013–2016: Old Lessons for New Epidemics. Philosophical Transactions of the Royal Society B, 372(1721), 20160297.

DOI: https://doi.org/10.1098/rstb.2016.0297

9. World Health Organization (19 Nisan 2019). WHO Ebola Responder Killed in Attack on the Butembo Hospital.

https://www.who.int/news/item/19-04-2019-who-ebola-responder-killed-in-attack-on-the-butembo-hospital

10. World Health Organization (25 Nisan 2019). Ebola Virus Disease – Democratic Republic of the Congo. Disease Outbreak News.

https://www.who.int/emergencies/disease-outbreak-news/item/2019-DON149

11. Zhang, S. ve arkadaşları (2023). Workplace Violence Against Healthcare Workers During the COVID-19 Pandemic: A Systematic Review and Meta-analysis. Environmental Science and Pollution Research, 30, 74838–74852.

DOI: https://doi.org/10.1007/s11356-023-27317-2