Sağlık Bilimleri Üniversitesi ve Cerrahpaşa'dan 60 Yıllık Sarkoidoz Araştırması: 720 Hasta İncelendi
Sağlık Bilimleri Üniversitesi ile İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa'dan Türk bilim insanlarının gerçekleştirdiği araştırma, sarkoidoz hastalığının Türkiye'deki klinik özelliklerine ilişkin 60 yıllık verileri ortaya koydu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde 1964–2023 yılları arasında takip edilen 720 hastanın kayıtları incelendi. Hastaların yüzde 67,3'ünün kadın olduğu, akciğer dışındaki organ tutulumlarında ise deri ve göz bulgularının öne çıktığı belirlendi.
23 Ekim 2026 tarihinde uluslararası hakemli Monaldi Archives for Chest Disease dergisinde yayımlanan araştırma, sarkoidozun yalnızca akciğerleri ilgilendiren bir hastalık olmadığını, farklı organ sistemlerini etkileyebilen karmaşık bir tablo oluşturduğunu gösterdi. Çalışma, hastalığın tanısında kullanılan yöntemleri, radyolojik evreleri ve genetik özellikleri de değerlendirdi. Ancak sonuçlar tek merkezin uzun yıllara yayılan hasta kayıtlarına dayandığından Türkiye genelindeki hastalık sıklığını göstermiyor.
60 Yıllık Araştırmada 720 Sarkoidoz Hastasının Kayıtları İncelendi
Araştırma, Sağlık Bilimleri Üniversitesi İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Kliniğinden Dr. Emre Yanardağ ile İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalından Dr. Muammer Bilir tarafından gerçekleştirildi.
Bilim insanları, Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde 1964 ile 2023 yılları arasında sarkoidoz tanısıyla izlenen 720 hastanın arşiv kayıtlarını geriye dönük olarak değerlendirdi.
Araştırmada hastaların yaşları, cinsiyetleri, tanı sırasındaki akciğer grafisi bulguları, akciğer dışındaki organ tutulumları ve tanı amacıyla kullanılan yöntemler incelendi.
Ayrıca uygun verileri bulunan hastalarda tüberkülin deri testi, Kveim testi, kemik iliği biyopsisi ve insan lökosit antijeni olarak bilinen HLA sistemiyle ilişkili bulgular analiz edildi.
Bu yaklaşım, hastalığın farklı dönemlerde nasıl tanındığını ve hangi klinik özelliklerle ortaya çıktığını değerlendirmeye olanak sağladı.
Ancak araştırmanın 60 yıllık kayıtları kapsaması, 720 hastanın tamamının 60 yıl boyunca kesintisiz takip edildiği anlamına gelmiyor.
Sarkoidoz Nedir, Hangi Organları Etkiler?
Sarkoidoz, bağışıklık sistemi hücrelerinin farklı organlarda bir araya gelerek granülom adı verilen küçük iltihabi hücre kümeleri oluşturmasıyla karakterize sistemik bir hastalık.
Hastalığın kesin nedeni henüz tam olarak bilinmiyor.
Bağışıklık sisteminin çevresel etkenlere verdiği yanıtlar ile genetik yatkınlığın hastalığın gelişiminde rol oynayabileceği düşünülüyor.
Sarkoidoz en sık akciğerleri ve göğüs içerisindeki lenf bezlerini etkiliyor.
Bununla birlikte deri, göz, kalp, sinir sistemi, karaciğer ve başka organlarda da ortaya çıkabiliyor.
Hastalarda kuru öksürük, nefes darlığı, göğüs ağrısı, halsizlik ve eklem yakınmaları görülebiliyor. Bazı kişilerde ise hastalık belirgin bir yakınma oluşturmadan, başka bir nedenle çekilen akciğer grafisinde fark edilebiliyor.
Sarkoidoz kanser değildir ve kişiden kişiye bulaşan bir enfeksiyon olarak kabul edilmez.
Ancak farklı organları etkileyebilmesi nedeniyle tanı ve takip sürecinde kapsamlı bir klinik değerlendirme gerektirebiliyor.
Araştırmada Hastaların Yüzde 67,3'ü Kadındı
Çalışmada elde edilen önemli bulgulardan biri, hasta grubundaki kadın oranının erkeklerden belirgin biçimde yüksek olması oldu.
Toplam 720 hastanın yüzde 67,3'ünü kadınlar oluşturdu.
Araştırmada hastaların yüzde 79,2'sinin 20–50 yaş aralığında olduğu belirlendi.
Bu sonuç, incelenen merkezde sarkoidoz tanısıyla takip edilen hastaların önemli bölümünün genç ve orta yaş grubundaki yetişkinlerden oluştuğunu gösteriyor.
Ancak kadınların araştırma grubunda daha yüksek oranda bulunması, kadınların toplum genelinde aynı oranda daha fazla sarkoidoza yakalandığını kanıtlamıyor.
Bir üniversite hastanesine başvuran hastaların özellikleri, toplumdaki bütün hastaların dağılımından farklı olabilir.
Benzer şekilde sarkoidozun yalnızca 20–50 yaş grubunda görüldüğü düşünülmemeli.
Hastalık farklı yaşlarda da ortaya çıkabiliyor.
Sarkoidoz Hastalarının Yüzde 52,9'u Birinci Radyolojik Evredeydi
Araştırmacılar, hastaların tanı sırasındaki akciğer grafilerini de değerlendirdi.
Çalışmada hastaların yüzde 52,9'unun birinci radyolojik evrede, yüzde 28,3'ünün ise ikinci radyolojik evrede bulunduğu belirlendi.
Sarkoidozda radyolojik evreleme, akciğer grafisindeki belirli değişikliklerin sınıflandırılması amacıyla kullanılıyor.
Birinci evrede genellikle göğüs içerisindeki lenf bezlerinde büyüme görülürken akciğer dokusunda belirgin infiltrasyon bulunmuyor.
İkinci evrede ise lenf bezlerindeki büyümeye akciğer dokusundaki değişiklikler eşlik ediyor.
Burada önemli bir ayrım bulunuyor.
Sarkoidozun radyolojik evreleri, kanser hastalıklarında kullanılan evreleme sistemiyle aynı anlama gelmiyor.
Birinci veya ikinci radyolojik evrede bulunmak, tek başına hastalığın gelecekte nasıl seyredeceğini kesin olarak göstermiyor.
Hastalığın değerlendirilmesinde solunum fonksiyonları, belirtiler, diğer organların etkilenip etkilenmediği ve zaman içerisindeki klinik değişimler de önem taşıyor.
Çalışma, farklı radyolojik evrelerdeki hastaların dağılımını ortaya koyarken bütün hastaların uzun dönemli iyileşme veya hastalık ilerleme sonuçlarını karşılaştıran bir tedavi araştırması niteliği taşımıyor.
Her Üç Hastadan Yaklaşık Birinde Deri Tutulumu Görüldü
Araştırmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri, akciğer dışındaki organ tutulumlarının dağılımı oldu.
Hastaların yüzde 32,9'unda deri tutulumu belirlendi.
Bu oran, araştırmaya katılan yaklaşık her üç hastadan birinde hastalığın deriyle ilişkili bulgularının bulunduğunu gösteriyor.
Sarkoidoz ciltte farklı biçimlerde ortaya çıkabiliyor.
Bazı hastalarda kızarık ve ağrılı nodüller görülürken başka kişilerde daha kalıcı deri lezyonları oluşabiliyor.
Özellikle eritema nodozum olarak adlandırılan, sıklıkla bacakların ön yüzünde ortaya çıkan ağrılı kırmızı nodüller hastalığın bazı klinik tablolarında görülebiliyor.
Ancak her deri döküntüsü sarkoidoz anlamına gelmiyor.
Deri bulgularının tanısında hastanın diğer belirtileri, klinik muayene ve gerekli görüldüğünde doku incelemeleri birlikte değerlendiriliyor.
Türk araştırmacıların elde ettiği sonuçlar, sarkoidoz tanısı bulunan hastalarda deri bulgularının dikkate alınmasının önemine işaret ediyor.
Göz Tutulumu Hastaların Yüzde 13,6'sında Belirlendi
Çalışmada göz tutulumu da önemli bir akciğer dışı bulgu olarak öne çıktı.
Araştırmaya alınan 720 hastanın yüzde 13,6'sında göz tutulumu tespit edildi.
Sarkoidoz gözün farklı dokularında iltihabi değişikliklere neden olabiliyor.
Hastalığın gözdeki önemli belirtilerinden biri, üveit olarak adlandırılan göz içi iltihabı.
Üveit, gözde kızarıklık, ağrı, ışığa hassasiyet ve bulanık görme gibi yakınmalarla ortaya çıkabiliyor.
Bazı hastalarda ise göz tutulumu başlangıçta belirgin belirtiler vermeyebiliyor.
Bu nedenle sarkoidozun değerlendirilmesinde göz sağlığı ayrıca önem taşıyor.
Amerikan Toraks Derneğinin tanı ve değerlendirmeye ilişkin klinik kılavuzunda, göz yakınması bulunmayan sarkoidoz hastaları için de başlangıçta göz muayenesi yapılması öneriliyor.
Bununla birlikte araştırmada belirlenen yüzde 13,6'lık oran, bütün sarkoidoz hastalarında göz tutulumu sıklığının aynı olduğunu göstermiyor.
Farklı hasta gruplarında, kullanılan tanı yöntemlerine ve klinik özelliklere göre değişen sonuçlar elde edilebilir.
Löfgren Sendromu Hastaların Yüzde 17'sinde Görüldü
Araştırmacılar, sarkoidozun belirli klinik tablolarını da inceledi.
Hastaların yüzde 17'sinde Löfgren sendromu bulunduğu belirlendi.
Löfgren sendromu, sarkoidozun daha çok ani başlangıçlı belirtilerle ortaya çıkan klinik biçimlerinden biri.
Bu tabloda ayak bileği çevresinde eklem ağrısı veya iltihabı, eritema nodozum ve göğüs içerisindeki lenf bezlerinde büyüme gibi bulgular birlikte görülebiliyor.
Löfgren sendromu bazı hastalarda hastalığın erken dönemde tanınmasına yardımcı olabiliyor.
Ancak bu belirtilerin tamamı her hastada bulunmak zorunda değil.
Araştırmada Löfgren sendromunun yüzde 17 oranında belirlenmesi, incelenen hasta grubunda bu klinik tablonun dikkat çekici bir yer tuttuğunu gösteriyor.
Bu sonuç da yalnızca araştırmanın gerçekleştirildiği merkezdeki hasta grubunun özelliklerini yansıtıyor.
Tanıda En Sık Kullanılan Yöntem Transbronşiyal Biyopsi Oldu
Sarkoidoz tanısında hastanın yakınmaları, görüntüleme bulguları ve gerektiğinde doku örneklerinin incelenmesi birlikte değerlendiriliyor.
Araştırmada en sık kaydedilen tanısal yöntem transbronşiyal biyopsi oldu.
Bu yöntem, hastaların yüzde 43,6'sında kullanıldı.
Transbronşiyal biyopsi, bronkoskopi sırasında akciğer dokusundan küçük örnekler alınmasına dayanan bir yöntem.
Alınan doku örnekleri mikroskop altında incelenerek sarkoidozla uyumlu granülomların bulunup bulunmadığı değerlendirilebiliyor.
Ancak granülom görülmesi tek başına sarkoidoz tanısı koydurmuyor.
Tüberküloz ve bazı diğer hastalıklar da granülomatöz iltihaba neden olabiliyor.
Bu nedenle tanı sürecinde benzer bulgulara yol açabilen hastalıkların dışlanması gerekiyor.
Ayrıca her sarkoidoz hastasında mutlaka akciğer biyopsisi yapılması gerekmiyor.
Güncel klinik kılavuzlar, doku örneği alınıp alınmamasının hastanın klinik bulgularına ve alternatif tanı olasılıklarına göre belirlenmesini öneriyor.
Doku örneği alınması gereken ve göğüs içerisindeki lenf bezleri büyümüş uygun hastalarda, bronkoskopi eşliğinde ultrasonla yönlendirilen lenf bezi örneklemesi günümüzde kullanılan yöntemler arasında bulunuyor.
Altmış yıllık araştırmanın biyopsi sonuçları, hastalığın tanı süreçlerinin tarihsel gelişimini değerlendirmek açısından da önem taşıyor.
Kemik İliği Bulguları ve Genetik Özellikler de İncelendi
Araştırmacılar, hastalığın daha az karşılaşılan bulgularıyla ilişkili laboratuvar ve doku sonuçlarını da değerlendirdi.
Kemik iliği biyopsisi yapılan hastaların yüzde 10'unda granülom saptandı.
Burada önemli olan, bu oranın bütün 720 hastayı değil, kemik iliği biyopsisi uygulanmış hasta grubunu ifade etmesi.
Dolayısıyla araştırmadan sarkoidoz hastalarının yüzde 10'unda kemik iliği tutulumu bulunduğu şeklinde genel bir sonuç çıkarılamaz.
Çalışmada ayrıca HLA olarak adlandırılan insan lökosit antijeni sistemiyle ilişkili genetik özellikler incelendi.
HLA sistemi, bağışıklık sisteminin yabancı yapıları tanımasında görev alan moleküllerle ilişkili genetik bir yapıyı ifade ediyor.
Araştırmacılar bazı HLA antijenleriyle sarkoidoz arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler belirledi.
Bu bulgular, hastalığın gelişiminde genetik yatkınlığın rol oynayabileceğine ilişkin bilimsel değerlendirmeleri destekliyor.
Ancak araştırma, tek bir genetik değişikliğin sarkoidoza kesin olarak neden olduğunu göstermiyor.
Aynı şekilde HLA özelliklerinin tek başına hastalığı teşhis etmek veya gelecekte kimin sarkoidoz geliştireceğini öngörmek için yeterli olduğu sonucuna varılamaz.
Sarkoidozun Tanısında Neden Tek Bir Test Yeterli Değil?
Sarkoidozun önemli özelliklerinden biri, çok farklı organlarda ve farklı belirtilerle ortaya çıkabilmesi.
Bir hastada akciğer grafisindeki lenf bezi büyümesi ön plandayken başka bir hastada deri lezyonları veya göz yakınmaları daha belirgin olabilir.
Bazı kişilerde hastalık hafif seyrederken bazı hastalarda organ işlevlerini etkileyen daha ciddi sorunlar gelişebilir.
Bu nedenle tanı, yalnızca tek bir kan testi, görüntüleme sonucu veya biyopsi bulgusuyla değerlendirilmiyor.
Amerikan Toraks Derneğinin klinik kılavuzuna göre sarkoidoz tanısı genel olarak uyumlu klinik bulguların bulunmasına, gerekli durumlarda dokuda uygun granülomların gösterilmesine ve benzer tabloya neden olabilecek diğer hastalıkların dışlanmasına dayanıyor.
Hastanın klinik durumuna göre göz, böbrek, karaciğer ve kalsiyum metabolizması açısından başlangıç değerlendirmeleri de yapılabiliyor.
Sağlık Bilimleri Üniversitesi ile Cerrahpaşa araştırmacılarının çalışması, özellikle deri ve göz gibi akciğer dışı organların değerlendirilmesinin önemini uzun yıllara yayılan klinik kayıtlarla destekliyor.
Türk Hekimlerden Uluslararası Bilimsel Yayın
Araştırmayı gerçekleştiren Dr. Emre Yanardağ, Sağlık Bilimleri Üniversitesi İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Kliniğinde görev yapıyor.
Araştırmanın diğer yazarı Dr. Muammer Bilir ise İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalında çalışmalarını sürdürüyor.
Bilimsel makale, Monaldi Archives for Chest Disease dergisinde 23 Ekim 2026 tarihinde erken erişim olarak yayımlandı.
Araştırmanın etik kurul onayı, Sağlık Bilimleri Üniversitesi İstanbul Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Etik Kurulu tarafından 14 Temmuz 2023 tarihinde verildi.
Çalışma, Türkiye'de tek bir merkezde sarkoidoz tanısıyla takip edilmiş geniş bir hasta grubunun demografik, klinik ve tanısal özelliklerini bir araya getiriyor.
Bu yönüyle araştırma, geçmişten günümüze sarkoidozun klinik görünümüne ilişkin önemli bir arşiv değerlendirmesi niteliği taşıyor.
Araştırmanın Sınırlılıkları Neler?
Çalışmanın en önemli güçlü yönü, 720 hastayı ve 60 yıllık klinik kayıt dönemini kapsaması.
Ancak bu uzun dönem aynı zamanda bazı önemli sınırlılıklar da oluşturuyor.
Öncelikle araştırma tek merkezde gerçekleştirildi.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesine başvuran veya burada takip edilen hastaların özellikleri, Türkiye'nin farklı bölgelerinde tanı alan hastalardan farklı olabilir.
Ayrıca 1964 ile 2023 yılları arasında sarkoidozun tanısında kullanılan görüntüleme yöntemleri, biyopsi teknikleri ve klinik uygulamalar önemli değişiklikler geçirdi.
Bazı tarihsel testler günümüzde rutin tanı yöntemleri arasında yer almıyor.
Bu nedenle farklı dönemlerde kaydedilen verilerin doğrudan karşılaştırılması belirli güçlükler taşıyabilir.
Araştırma geriye dönük olarak hastane kayıtlarından elde edilen verilere dayandığı için geçmiş dönemlerdeki eksik kayıtlar da sonuçları etkileyebilir.
Çalışma, toplum tabanlı bir epidemiyolojik araştırma değil.
Dolayısıyla Türkiye'de kaç kişide sarkoidoz bulunduğunu, hastalığın yıllık görülme sıklığını veya toplumdaki kadın-erkek dağılımını kesin olarak belirlemiyor.
Ayrıca araştırma yeni bir tedavinin etkinliğini veya belirli bir tedavi yaklaşımının sağkalımı artırdığını göstermiyor.
60 Yıllık Araştırma Sarkoidoz Hakkında Ne Söylüyor?
Sağlık Bilimleri Üniversitesi ile İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa araştırmacılarının çalışması, sarkoidozun farklı organları etkileyebilen sistemik bir hastalık olduğunu geniş bir klinik veri üzerinden ortaya koyuyor.
Araştırmada kadın hastaların çoğunlukta olması, 20–50 yaş aralığındaki yetişkinlerin öne çıkması, birinci radyolojik evrenin en sık saptanan evre olması ve deri ile göz tutulumlarının belirgin oranlarda görülmesi dikkat çekti.
Bu sonuçlar, sarkoidozun yalnızca akciğer grafisi bulgularıyla değerlendirilmemesi gerektiğini gösteren önemli klinik veriler sunuyor.
Hastalığın tanısı ve takibinde iç hastalıkları, göğüs hastalıkları, göz hastalıkları, dermatoloji ve gerekli diğer uzmanlık alanlarının birlikte değerlendirme yapması önem taşıyabiliyor.
Türk bilim insanlarının 60 yıllık klinik arşivi değerlendirdiği araştırma, yeni bir ilaç veya tedavi yöntemi geliştirmekten ziyade hastalığın Türkiye'deki hasta grubunda nasıl ortaya çıktığının anlaşılmasına katkı sağlıyor.
Çalışma, sarkoidozun klinik çeşitliliği ve akciğer dışındaki tutulumlarının daha iyi tanınmasına yönelik gelecekteki çok merkezli araştırmalar için önemli bir bilimsel kaynak oluşturuyor.
TIBBİ UYARI
Sarkoidoz tanısı bulunan kişilerde yeni gelişen görme bulanıklığı, göz ağrısı, belirgin nefes darlığı, çarpıntı veya bayılma gibi yakınmalar tıbbi değerlendirme gerektirebilir. Hastalığın tedavisi ve takip sıklığı, etkilenen organlara ve klinik bulgulara göre hekim tarafından belirlenmelidir.
KAYNAKLAR
1. Monaldi Archives for Chest Disease — 60 Years of Sarcoidosis Experience at an Internal Medicine Clinic in Türkiye — 23 Ekim 2026.
2. American Thoracic Society / American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine — Diagnosis and Detection of Sarcoidosis: An Official American Thoracic Society Clinical Practice Guideline — 2020.





