Araştırmacılar, kanserin mutlak görülme sıklığının düşük kaldığını ve sonuçların tedavilerle kanser arasında doğrudan neden-sonuç ilişkisi kurmak için yeterli olmadığını vurguladı.
HABER
Danimarka'da bir milyondan fazla çocuğun sağlık kayıtları üzerinde gerçekleştirilen geniş kapsamlı araştırma, tüp bebek ve diğer yardımcı üreme yöntemleriyle dünyaya gelen çocukların uzun dönem sağlık sonuçlarına ilişkin yeni veriler ortaya koydu. Danimarka Kanser Enstitüsü ve Güney Danimarka Üniversitesi araştırmacılarının yürüttüğü çalışma, 21 Ekim 2026 tarihinde uluslararası tıp dergisi JAMA'da yayımlandı.
Araştırmada, yardımcı üreme teknikleriyle doğan çocuklarda kanser görülme sıklığının, bu yöntemler kullanılmadan doğan çocuklara kıyasla bir miktar yüksek olduğu belirlendi. Ancak risk artışının bütün tedavi yöntemlerinde aynı olmadığı görüldü. Özellikle dondurulmuş embriyo transferi ve mikroenjeksiyon uygulamalarıyla ilişkili farklılıklar öne çıktı.
Bir Milyondan Fazla Çocuğun Sağlık Kayıtları İncelendi
Araştırmacılar, Danimarka'da 1996-2012 yılları arasında canlı doğan 1 milyon 86 bin 136 çocuğun verilerini değerlendirdi.
Bu çocukların 37 bin 228'i, yani yaklaşık yüzde 3,4'ü yardımcı üreme teknikleri kullanılarak dünyaya gelmişti.
Çocukların sağlık kayıtları 2023 yılı sonuna kadar takip edildi. Ortanca izlem süresinin 20 yıl olduğu araştırmada toplam 3 bin 736 kanser vakası kaydedildi.
Çalışmada klasik tüp bebek uygulaması (IVF), mikroenjeksiyon (ICSI) ve dondurulmuş embriyo transferi (FET) ayrı gruplar halinde incelendi.
Araştırmacılar, bu yöntemlerle doğan çocukların kanser görülme sıklığını yardımcı üreme tekniği kullanılmadan doğan çocuklarla karşılaştırdı.
Kanser Gelişme Hızında Yüzde 26'lık Göreceli Artış
Araştırmanın genel sonuçlarına göre, yardımcı üreme teknikleriyle dünyaya gelen çocuklarda kanser görülme sıklığı 100 bin çocuk-yılı başına 23,6 olarak hesaplandı.
Yardımcı üreme yöntemi kullanılmadan doğan çocuklarda ise aynı değer 18,3 olarak belirlendi.
İstatistiksel analizlerde yardımcı üreme teknikleriyle doğan çocuklarda kanser gelişme hızının karşılaştırma grubuna göre yaklaşık yüzde 26 daha yüksek olduğu görüldü.
Bu sonuç için hesaplanan göreli tehlike oranı 1,26, yüzde 95 güven aralığı ise 1,07-1,48 olarak bildirildi.
Ancak yüzde 26'lık göreceli artış, tüp bebek tedavisiyle doğan çocukların yüzde 26'sının kansere yakalandığı anlamına gelmiyor.
Araştırmada kullanılan 100 bin çocuk-yılı ifadesi, 100 bin çocuğun bir yıl boyunca izlenmesine eşdeğer toplam takip süresini tanımlıyor.
İki grup arasındaki mutlak fark, 100 bin çocuk-yıllık izlemde yaklaşık 5,3 ek kanser vakasına karşılık geliyor.
Bu nedenle araştırmada belirlenen göreceli risk artışına rağmen çocukluk çağı kanserlerinin mutlak görülme sıklığı düşük kalıyor.
Dondurulmuş Embriyo Transferinde Daha Yüksek Risk Saptandı
Araştırmada en yüksek kanser görülme sıklığı, dondurulmuş embriyo transferiyle dünyaya gelen çocuklarda belirlendi.
FET olarak adlandırılan bu yöntemde, daha önce döllenerek oluşturulmuş ve dondurularak saklanmış embriyolar çözülerek anne rahmine transfer ediliyor.
Çalışmada bu yöntemle doğan çocuklarda kanser görülme sıklığı 100 bin çocuk-yılı başına 41,1 olarak hesaplandı.
Yardımcı üreme tekniği kullanılmadan doğan çocuklarla karşılaştırıldığında kanser gelişme hızına ilişkin göreli tehlike oranı 2,18 olarak bulundu.
Kanser türleri ayrı ayrı incelendiğinde dondurulmuş embriyo transferiyle lösemi, lenfoma ve yumuşak doku sarkomları arasında istatistiksel ilişkiler saptandı.
Ancak bu sonuçların değerlendirilmesinde önemli bir sınırlılık bulunuyor.
Dondurulmuş embriyo transferi grubunda toplam 23 kanser vakası kaydedildi. Belirli kanser türlerine ilişkin analizler ise çok daha az sayıda vakaya dayanıyordu.
Örneğin lösemiyle ilgili ilişki yalnızca altı vakadan elde edilen verilere dayanıyordu.
Vaka sayılarının az olması, özellikle belirli kanser türleri için yapılan risk tahminlerindeki belirsizliği artırıyor.
Mikroenjeksiyon Yönteminde de Risk Farkı Görüldü
Araştırmada incelenen diğer yöntem, ICSI olarak bilinen mikroenjeksiyon uygulamasıydı.
Bu yöntemde tek bir sperm hücresi, laboratuvar ortamında doğrudan yumurta hücresinin içine enjekte ediliyor.
Mikroenjeksiyonla dünyaya gelen çocuklarda kanser görülme sıklığı 100 bin çocuk-yılı başına 27,9 olarak hesaplandı.
Karşılaştırma grubuna göre kanser gelişme hızının yaklaşık yüzde 48 daha yüksek olduğu belirlendi.
Bu sonuç için hesaplanan göreli tehlike oranı 1,48, yüzde 95 güven aralığı ise 1,16-1,89 olarak açıklandı.
Kanser türleri bakımından mikroenjeksiyonla lenfoma, yumuşak doku sarkomları ve merkezi sinir sistemi tümörleri arasında istatistiksel ilişkiler saptandı.
Ancak mikroenjeksiyon grubunda toplam 66 kanser vakası bulunması, özellikle nadir kanser türlerine ilişkin sonuçların dikkatle değerlendirilmesini gerektiriyor.
Mikroenjeksiyon yönteminin sıklıkla ciddi erkek kaynaklı kısırlık durumlarında kullanılması da araştırmanın yorumlanması açısından önem taşıyor.
Uzmanlara göre baba adayının üreme sağlığıyla ilişkili etkenlerin bu sonuçlara katkıda bulunup bulunmadığı henüz açıklığa kavuşmuş değil.
Klasik Tüp Bebek Yönteminde Anlamlı Risk Artışı Bulunmadı
Araştırmanın önemli sonuçlarından biri, klasik tüp bebek yöntemiyle dünyaya gelen çocuklara ilişkin veriler oldu.
Klasik IVF uygulamasıyla doğan çocuklarda kanser görülme sıklığı 100 bin çocuk-yılı başına 18,5 olarak hesaplandı.
Yardımcı üreme tekniği kullanılmadan doğan çocuklarda bu değerin 18,3 olması, iki grup arasında küçük bir fark bulunduğunu gösterdi.
İstatistiksel analizlerde klasik IVF yöntemiyle genel kanser riski arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı.
Bu gruptaki göreli tehlike oranı 1,01, yüzde 95 güven aralığı ise 0,79-1,28 olarak bildirildi.
Bu sonuç, yardımcı üreme yöntemlerinin tamamının aynı risk profiline sahip olmadığını gösteriyor.
Ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmaması, herhangi bir riskin kesin biçimde bulunmadığını kanıtlamıyor.
Kanser Riskindeki Farkın Nedeni Henüz Bilinmiyor
Araştırmacılar, belirlenen risk farklılıklarının anne ve babanın üreme sağlığıyla ilgili özelliklerinden mi yoksa uygulanan tedavi yöntemlerinden mi kaynaklanabileceğini de değerlendirdi.
Bu amaçla, daha önce kısırlık öyküsü bulunan kadınların çocukları ve klasik IVF yöntemiyle doğan çocuklar kullanılarak ek karşılaştırmalar yapıldı.
Bu analizlerde de genel bulgularla benzer sonuçlar elde edildi.
Araştırmanın yürütücülerinden Marie Hargreave, Danimarka Kanser Derneğinin 21 Ekim 2026 tarihli açıklamasında, altta yatan kısırlığın tek başına gözlenen risk artışını açıklamakta yeterli görünmediğini belirtti.
Hargreave, yardımcı üreme tekniklerinin belirli aşamalarının sonuçlarda etkili olup olmadığının araştırılması gerektiğine işaret etti.
Bilim insanlarının üzerinde durduğu olası etkenler arasında embriyoların dondurulması, çözülmesi ve laboratuvar ortamında işlenmesi bulunuyor.
Mikroenjeksiyon sırasında sperm seçiminin farklı biçimde gerçekleşmesi ve tedavi sürecinde kullanılan hormonal uygulamalar da araştırılması gereken olasılıklar arasında değerlendiriliyor.
Ancak bu olasılıkların hiçbiri, söz konusu tedavi tekniklerinin çocukluk çağı kanserlerine doğrudan neden olduğunu gösteren kanıtlar olarak kabul edilmiyor.
Bağımsız Uzmanlardan Araştırmaya İlişkin Önemli Uyarılar
Araştırmanın yayımlanmasının ardından Birleşik Krallık'taki bağımsız uzmanlar, sonuçların dikkatli yorumlanması gerektiğini bildirdi.
Londra Üniversite Kolejinden pediatri uzmanı Prof. Alastair Sutcliffe, çalışmanın geniş kapsamlı ulusal sağlık kayıtlarına dayanmasını ve uzun takip süresini güçlü yönler arasında gösterdi.
Ancak araştırmanın gözlemsel niteliği nedeniyle belirlenen ilişkilerin neden-sonuç kanıtı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurguladı.
Sutcliffe, farklı tedavi yöntemleriyle kanser türleri arasında yaklaşık 30 istatistiksel karşılaştırma yapıldığını ve çoklu testler için düzeltme uygulanmadığını belirtti.
Bu durumun, bazı istatistiksel ilişkilerin tesadüfen ortaya çıkmış olabileceği ihtimalini artırdığına işaret etti.
Uzman değerlendirmesinde, anne ve babanın sağlık özellikleriyle ilişkili bazı etkenlerin sonuçlar üzerindeki etkisinin tamamen dışlanamadığı da belirtildi.
Özellikle mikroenjeksiyon yönteminde baba kaynaklı kısırlığa ilişkin yeterli bilgi bulunmaması, belirlenen ilişkinin doğrudan uygulanan yöntemden kaynaklandığının söylenmesini güçleştiriyor.
Birleşik Krallık Üreme ve Klinik Bilim İnsanları Derneği Başkanı Prof. Jason Kasraie de dondurulmuş embriyo transferinde yalnızca 23, mikroenjeksiyon grubunda ise 66 kanser vakası bulunmasına dikkat çekti.
Uzmanlara göre belirli kanser türlerinde çok az sayıda vaka görülmesi, sonuçların daha geniş araştırmalarla doğrulanmasını gerekli kılıyor.
Eski Tedavi Yöntemleri Günümüz Uygulamalarını Tam Olarak Yansıtmayabilir
Araştırmanın değerlendirilmesinde dikkate alınması gereken bir diğer konu, incelenen çocukların 1996-2012 yılları arasında doğmuş olması.
Yardımcı üreme teknikleri bu dönemden günümüze önemli değişiklikler geçirdi.
Özellikle embriyo dondurma işlemlerinde geçmişte yaygın kullanılan yavaş dondurma tekniklerinin yerini büyük ölçüde vitrifikasyon adı verilen hızlı dondurma yöntemi aldı.
Ayrıca günümüzde embriyo kültürü, seçimi ve transferiyle ilgili uygulamalar da geçmiş yıllara göre farklılık gösterebiliyor.
Bağımsız uzmanlar, araştırmanın eski tedavi dönemlerini kapsaması nedeniyle elde edilen risk tahminlerinin günümüzde kullanılan bütün yöntemlere doğrudan uygulanamayacağını belirtiyor.
Çalışmanın bir başka sınırlılığı ise dondurulmuş embriyo transferinde kullanılan embriyoların başlangıçta klasik IVF yöntemiyle mi yoksa mikroenjeksiyonla mı döllendiğinin ayrıntılı biçimde belirlenememesi.
Bu nedenle bazı risk ilişkilerinin hangi işlemle bağlantılı olduğunun kesinleştirilmesi mümkün değil.
Araştırma, daha önce Danimarka doğum kayıtları kullanılarak yürütülen çalışmalarla da önemli ölçüde aynı nüfus grubuna dayanıyor. Dolayısıyla bulgular, önceki araştırmalardan tamamen bağımsız bir doğrulama olarak değerlendirilemiyor.
Tüp Bebek Tedavisi Planlayan Aileler İçin Sonuçlar
Araştırmanın bulguları, yardımcı üreme yöntemleriyle dünyaya gelen çocukların uzun dönem sağlık sonuçlarının kullanılan tedavi tekniğine göre değerlendirilmesi gerektiğine işaret ediyor.
Ancak elde edilen veriler, tüp bebek tedavisinin çocuklarda doğrudan kansere neden olduğunu göstermiyor.
Kanserin çocukluk çağında nadir görülmesi, belirli tedavi gruplarındaki vaka sayılarının sınırlı olması ve olası etkileyici faktörlerin tamamen dışlanamaması, sonuçların yorumlanmasında dikkatli olunmasını gerektiriyor.
Çalışmaya ilişkin bağımsız uzman değerlendirmelerinde, tedavi yöntemlerinin yalnızca bu bulgulara dayanılarak değiştirilmemesi ve klinik kararların bireysel tıbbi gereklilikler doğrultusunda alınması gerektiği vurgulandı.
Araştırmacılar, özellikle dondurulmuş embriyo transferi ve mikroenjeksiyon uygulamalarıyla ilişkili olası risklerin nedenlerini belirlemek için daha geniş, bağımsız ve güncel tedavi yöntemlerini kapsayan araştırmalar yapılması gerektiğini belirtiyor.
Danimarka'dan elde edilen verilerin ortaya koyduğu en önemli ayrım ise göreceli riskle mutlak risk arasındaki fark.
Bazı yardımcı üreme yöntemlerinde kanser gelişme hızı daha yüksek bulunmasına rağmen çocukluk çağı kanserlerinin mutlak görülme sıklığı düşük kalmaya devam ediyor.
Kaynaklar
-
JAMA – Katrine Mose, Susanne K. Kjaer, Allan Jensen, Kathrine Grell, Anton Pottegård ve Marie Hargreave. Childhood Cancer Risk After Assisted Reproductive Technology. 21 Ekim 2026.
-
Danimarka Kanser Derneği – Kanser Araştırmaları Merkezi – Yardımcı üreme yöntemleri ile çocukluk çağı kanser riski arasındaki ilişkiye yönelik araştırma açıklaması. 21 Ekim 2026.
-
Birleşik Krallık Bilim Medya Merkezi – Childhood Cancer Risk After Assisted Reproductive Technology araştırmasına ilişkin Prof. Alastair Sutcliffe, Prof. Jason Kasraie ve diğer bağımsız uzmanların değerlendirmeleri. 21 Ekim 2026.





