Bir migren atağı bazen bir iş gününü, bazen bir aile sofrasını, bazen de bir çocuğun hayatında bir daha yaşanmayacak güzel bir anı bizden alır. Oysa migrenle yaşamak, ağrıyla yaşamaya mecbur olmak değildir.

Bir sabah uyandığınızı düşünün. Önünüzde tamamlamanız gereken işler, katılmanız gereken toplantılar, ilgilenmeniz gereken çocuklarınız ve akşam için yaptığınız güzel planlar var. Ancak başınızda başlayan zonklayıcı bir ağrı giderek şiddetleniyor. Işık gözlerinizi rahatsız ediyor, seslere tahammül edemiyorsunuz. Mideniz bulanıyor. Bir süre sonra tek isteğiniz karanlık ve sessiz bir odada uzanmak oluyor.

Hayat dışarıda devam ederken sizin için adeta duruyor.

İşte migren, milyonlarca insanın tekrar tekrar yaşadığı bu görünmeyen mücadelenin adıdır.

Ne yazık ki migren hastalarının önemli bir bölümü yalnızca ağrıyla değil, çevrelerindeki insanların hastalıklarını yeterince anlamamasıyla da mücadele ediyor.

“Bir ağrı kesici iç, geçer.”

“Bu kadar baş ağrısı olur mu?”

“Biraz dinlensen düzelirsin.”

Bu cümleleri iyi niyetle kuruyor olabiliriz. Ancak migren, basit bir baş ağrısı ya da kişinin ağrıya tahammül edememesi değildir. Migren; genetik yatkınlığın, beyin ağrı işleme mekanizmalarının ve çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığı, tekrarlayan ataklarla seyreden nörolojik bir hastalıktır.

Üstelik etkileri yalnızca başımızla sınırlı değildir.

Dünyanın en büyük görünmeyen sağlık yüklerinden biri

Migrenin ne kadar yaygın ve önemli olduğunu anlamak için bilimsel verilere bakmak yeterli.

Küresel epidemiyolojik araştırmalara göre dünya nüfusunun yaklaşık %10–15’i migrenle yaşamaktadır. Başka bir ifadeyle, dünya genelinde yaklaşık her yedi kişiden biri migren hastasıdır.

2023 yılına ilişkin küresel hastalık yükü verileri, migrenin dünya genelinde yaklaşık 40,9 milyon sağlıklı yaşam yılının hastalığa bağlı işlev kaybıyla geçirilmesine neden olduğunu göstermektedir.

Bu rakam, migrenin yalnızca bireysel bir sağlık sorunu değil, önemli bir toplum sağlığı meselesi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Migren özellikle genç ve orta yaş erişkinleri, yani insanların eğitim gördüğü, çalıştığı, aile kurduğu ve üretken olduğu yaşam dönemlerini etkilemektedir.

Dolayısıyla migrenin yükünü yalnızca hastanelere başvuran hasta sayısıyla ya da kullanılan ilaç miktarıyla ölçmek mümkün değildir.

Asıl yük, hastalığın insanların hayatından aldıklarıdır.

Migrenin görünmeyen bedeli: Kaybedilen zaman ve yaşanamayan hayat

Migren hastasının yaşadığı kaybı anlamak için yalnızca ağrının şiddetini sormak yeterli değildir.

Kaç gün işe gidemedi?

Kaç toplantısını iptal etti?

Kaç kez çocuğunun okul gösterisine katılamadı?

Kaç aile yemeğinde masadan erken kalkmak zorunda kaldı?

Kaç kez arkadaşlarıyla buluşmak yerine karanlık bir odada yatmayı tercih etti?

Aslında migrenin gerçek yükü, bu soruların cevaplarında saklıdır.

Ayda dört gün migren nedeniyle günlük yaşamından uzak kalan bir insan, yılda yaklaşık 48 gününü hastalığın etkisi altında geçirir. Bu, neredeyse yedi haftalık bir süre demektir.

Üstelik her migren atağı yalnızca ağrının başladığı ve bittiği saatlerden ibaret değildir. Bazı hastalarda atak öncesinde halsizlik, dikkat dağınıklığı ve ruh hâli değişiklikleri; atak sonrasında ise yorgunluk ve zihinsel bulanıklık görülebilir.

Bazen ağrı biter ama insan kendisini hâlâ eski hâlinde hissedemez.

Bu nedenle migreni yalnızca “başım ağrıyor” cümlesiyle tanımlamak, hastalığın insan hayatındaki gerçek karşılığını anlatmaya yetmez.

Migren yalnızca hastanın değil, ailenin de hastalığıdır

Migrenin belki de en az konuşulan yönü, aile yaşamı üzerindeki etkisidir.

Migren atağı geçiren bir anne, çocuğuyla ilgilenmek istediği hâlde bunu yapamayabilir. Bir baba, ailesiyle geçireceği hafta sonunu ağrı nedeniyle evde geçirmek zorunda kalabilir. Eşler, çocuklar ve diğer aile bireyleri günlük sorumlulukları yeniden paylaşmak durumunda kalabilir.

Bazen ailece planlanan bir tatil ertelenir. Bazen bir doğum günü kutlaması yarım kalır. Bazen de herkesin heyecanla beklediği bir etkinliğe katılamayan kişi, hastalığının yanında suçluluk duygusuyla da mücadele eder.

Oysa migren hastası, ailesiyle vakit geçirmek istemediği için değil, hastalığı buna izin vermediği için o anları kaçırmaktadır.

Bu ayrımı anlamak çok önemlidir.

Migrenli bireylerin ihtiyaç duyduğu şey yalnızca ilaç değildir. Anlaşılmak, desteklenmek ve hastalıklarının ciddiye alınması da tedavi sürecinin önemli bir parçasıdır.

Bir aile üyesinin “Yine mi başın ağrıyor?” demesiyle “Sana nasıl yardımcı olabilirim?” demesi arasında bazen bir hastanın bütün gününü değiştirebilecek kadar büyük bir fark vardır.

Ekonomik yük: Migren yalnızca sağlık harcamalarını artırmaz, üretkenliği de azaltır

Migrenin toplumsal maliyeti düşünüldüğünde ilk akla gelenler ilaç giderleri, doktor muayeneleri ve hastane başvurularıdır.

Ancak ekonomik yükün önemli bir bölümü, ilk bakışta fark edilmeyen üretkenlik kayıplarından kaynaklanmaktadır.

Migren nedeniyle işe gidemeyen bir çalışanı düşünelim. Bunun yanında işe gitmesine rağmen ağrısı nedeniyle dikkatini toplamakta zorlanan, daha yavaş çalışan veya görevlerini tamamlayamayan milyonlarca insanı da hesaba katmak gerekir.

Çünkü migren hastalarının bir kısmı ağrılarına rağmen çalışmaya devam eder.

Fiziksel olarak iş yerindedirler ama kapasitelerinin tamamını kullanamazlar.

Bu durum yalnızca bireyin mesleki performansını değil; kurumların verimliliğini, ailelerin ekonomik durumunu ve dolaylı olarak ülke ekonomisini de etkiler.

Migren ve diğer baş ağrısı hastalıkları; iş gücü kaybına, üretkenlikte azalmaya, aile ve sosyal yaşamda bozulmaya ve ekonomik kayıplara yol açabilir.

Bu nedenle migren tedavisine yapılan yatırım, yalnızca bir hastanın ağrısını azaltmaya yönelik değildir.

Aynı zamanda kişinin üretkenliğini, bağımsızlığını ve yaşam kalitesini korumaya yönelik bir yatırımdır.

Migrenin en önemli mesajı: Tedavi mümkündür!

Bütün bu olumsuzlukların yanında, migren konusunda toplumun bilmesi gereken çok önemli bir gerçek var:

Migren tedavi edilebilir, kontrol altına alınabilir ve hastaların yaşam kalitesi belirgin biçimde iyileştirilebilir.

Migren tanısı alan bir insanın hayatı boyunca şiddetli ağrılar çekmeye mahkûm olduğu düşüncesi doğru değildir.

Günümüzde migren tedavisinde önemli gelişmeler yaşanmaktadır.

Migren tedavisinin iki temel amacı vardır. Birincisi, başlayan atağı mümkün olduğunca erken ve etkili biçimde sonlandırmak; ikincisi ise yeni atakların ortaya çıkmasını önlemek veya sıklığını ve şiddetini azaltmaktır.

Atak tedavisinde hastanın özelliklerine göre uygun ağrı kesiciler, migrene özgü ilaçlar ve bulantı giderici tedaviler kullanılabilir.

Sık veya günlük yaşamı ciddi biçimde etkileyen migren ataklarında ise koruyucu tedaviler gündeme gelir.

Koruyucu tedavinin amacı, hastanın yalnızca ağrısını azaltmak değil, ağrısız geçirdiği günlerin sayısını artırmaktır.

Geleneksel koruyucu ilaçların yanı sıra son yıllarda migrenin biyolojik mekanizmalarını hedefleyen CGRP ilişkili tedaviler ve uygun hastalarda sinir blokajları, botulinum toksini uygulamaları gibi seçenekler de tedavi olanaklarını genişletmiştir.

Elbette her tedavi her hasta için uygun değildir. Migren tedavisi hastanın yaşı, eşlik eden hastalıkları, atak sıklığı, ağrı özellikleri ve yaşam koşulları dikkate alınarak kişiye özel planlanmalıdır.

Önemli olan, hastanın kendisine uygun tedaviye ulaşmasıdır.

Çünkü başarılı bir migren tedavisinin gerçek sonucu yalnızca ağrı puanlarının düşmesi değildir.

Bir annenin çocuğuyla yeniden oyun oynayabilmesi, bir öğrencinin derslerine odaklanabilmesi, bir çalışanın mesleğini verimli biçimde sürdürebilmesi ve bir insanın ertesi gün ağrıyla uyanma korkusu olmadan plan yapabilmesidir.

Baş ağrınızı normalleştirmeyin, ağrı kesicilerle yaşamaya alışmayın

Migren hastalarında karşılaştığımız önemli sorunlardan biri de baş ağrısının zamanla hayatın olağan bir parçası olarak kabul edilmesidir.

Bazı hastalar yıllarca kendi kendilerine ağrı kesici kullanarak yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır.

Oysa sık ve kontrolsüz ağrı kesici kullanımı, bazı hastalarda baş ağrılarının daha da sıklaşmasına neden olabilir.

Bu nedenle baş ağrısı sıklaşıyorsa, günlük yaşamı etkiliyorsa, kullanılan ilaçlar yeterli fayda sağlamıyorsa veya ağrı kesici ihtiyacı giderek artıyorsa mutlaka bir nöroloji uzmanına başvurulmalıdır.

Her baş ağrısı migren değildir. Özellikle aniden başlayan ve saniyeler içinde en şiddetli düzeye ulaşan, alışılmış baş ağrılarından belirgin biçimde farklı olan veya yeni nörolojik belirtilerle birlikte ortaya çıkan baş ağrıları acil değerlendirme gerektirebilir.

Doğru tanı, etkili tedavinin ilk adımıdır.

Migren farkındalığı, bir insanın hayatına dokunabilmektir

Migren farkındalığı yalnızca hastalığın belirtilerini bilmek ya da belirli günlerde hastalık hakkında konuşmak değildir.

Migren farkındalığı; baş ağrısı nedeniyle işine gidemeyen çalışanı anlamak, sınavına hazırlanırken ağrıyla mücadele eden öğrenciyi fark etmek, çocuğuyla ilgilenemediği için üzülen anneye destek olmak ve ağrıları yüzünden sosyal yaşamdan uzaklaşan insanın yaşadıklarını ciddiye almaktır.

Hekimler olarak bizim sorumluluğumuz yalnızca hastanın ağrısını sorgulamak değil, bu ağrının hayatından neler aldığını da anlamaktır.

Toplum olarak sorumluluğumuz ise migreni küçümsememek, hastaları yargılamamak ve doğru tedaviye ulaşmaları konusunda onları desteklemektir.

Unutmayalım ki migren hastalarının çoğu dışarıdan bakıldığında tamamen sağlıklı görünür.

Ancak görünmeyen bir hastalık, yaşanmayan bir hastalık değildir.

Migreni olan bir insanın en büyük isteği yalnızca başının ağrımaması değildir. Hayatını yeniden özgürce yaşayabilmektir.

Bu farkındalık döneminde hep birlikte şu mesajı verelim:

Migren kader değildir. Ağrıyla yaşamaya alışmak zorunda değilsiniz. Doğru tanı, doğru tedavi ve doğru destekle hayatınızı migrene göre değil, kendi hayallerinize göre planlayabilirsiniz.

Prof. Dr. Ömer KARADAŞ

Gülhane Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı