Kılıçların, atların ve yiğitlerin arasında yalnız kahramanların hikâyesi yoktur. Kopuzun sesine biraz daha dikkatle kulak verildiğinde yaralının iniltisi, evladını arayan annenin telaşı, yas tutan babanın sessizliği ve insanın başka bir insanı yaşatmak için verdiği çaba da duyulur. Dede Korkut Hikâyelerini sağlık tarihinin penceresinden okuyunca destanın içinden yalnız savaşçılar değil; yaralılar, anneler, hekimler ve şifa arayan insanlar da çıkar.
Gece bozkıra ağır ağır iner.
Ufkun kızıllığı sönerken rüzgâr kuru otların arasından geçer. Bir otağın önünde ateş yanar; alevler yüzlerde dolaşır, gölgeler uzar. Atların solukları gecenin sessizliğine karışır.
Sonra bir kopuzun teli titrer.
Dede Korkut söze başlar.
Yiğitler ata biner, yollar aşılır, yaylar gerilir. Düğünler kurulur, ayrılıklar yaşanır, analar oğullarını bekler. Bir boy biter, öteki başlar. Anlatılan yalnız savaşlar değildir; korkular, umutlar, kayıplar ve insanın hayata dair öğrendikleri de sözden söze taşınır.
Dede Korkut Hikâyeleri benim çocukluğumun da seslerinden biriydi.
Bu hikâyeleri çocukluğumun uzun kış gecelerinde babaannemin dizine uzanarak dinlerdim. Dışarıda ayaz pencerelere vurur, sobadaki odunlar ağır ağır yanarken ben onun sesine kapılıp bambaşka dünyalara giderdim. Babaannem anlattıkça içinde bulunduğum oda sanki silinip gider, yerini uçsuz bucaksız bozkırlara, atların nal seslerine, otağların ateşlerine ve Dede Korkut’un hikâyelerine bırakırdı. Ben de çocuk aklımla o anlatıların içine karışır, çoğu zaman hayallerin içinde uyuyakalırdım.
O yıllarda gözüm yalnız yiğitlerdeydi.
Yıllar sonra Dede Korkut Hikâyelerine yeniden döndüğümde, çocukken yalnız kahramanlık olarak gördüğüm sahnelerin ardındaki yarayı, acıyı ve bekleyişi fark etmeye başladım.
Kılıcı tutandan çok, kılıcın yaraladığına…
Oku atandan çok, okun saplandığı bedene…
Savaşa gidenden çok, yolunu gözleyen anneye baktım.
Hikâyeler değişmemişti.
Değişen bendim.
Belki insan yaş aldıkça çocukluğunda dinlediği hikâyelere yalnızca yeniden dönmez; onların içinde daha önce göremediği acıları, yaraları ve bekleyişleri de fark etmeye başlar.
Ben de bu kez kahramanlığın hemen yanı başındaki başka bir gerçeği gördüm:
İnsan bedeninin kırılganlığını.
Çünkü destanın en güçlü yiğidi de yaralanır.
Kanı akar.
Kemiği kırılır.
Ve gün gelir, en güçlü olan bile başka bir insanın eline ihtiyaç duyar.
Bir yaranın başında anne
Dede Korkut Hikâyelerini tıp tarihi açısından inceleyen Ahmet Acıduman ve Berna Arda’nın “Dede Korkut öyküleri tıp tarihi bakış açısıyla ne söyler?” başlıklı çalışması, 2011 yılında Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisinin 54. cildinde, 189–196. sayfalarda yayımlandı. Araştırmacılar, hikâyelerdeki yaralanma, hastalık ve tedavi örneklerinden hareketle Oğuz dünyasında inançla şifa arayışının ve fiziksel müdahalenin bir arada bulunduğunu ortaya koydu.
Bu birlikteliğin en dokunaklı örneklerinden biri Boğaç Han’ın yaralandığı sahnede karşımıza çıkar.
Dirse Han’ın oku oğluna isabet eder. Kan akar ve Boğaç atından yere düşer. Oğlunun dönmediğini gören annesi söylenenlere inanmaz; onu aramaya çıkar ve sonunda bir çukurda kanlar içinde bulur.
O anda yerde yatan artık destanın yiğidi değildir.
Bir annenin yaralı oğludur.
Hikâyede Hızır’ın sözü şöyle aktarılır:
“Tag çiçegi anan südi sana merhemdür.”
Dağ çiçekleri toplanır, anne sütü yaraya uygulanır; ardından Boğaç hekimlere emanet edilir. İnançla şifa arayışı ve fiziksel müdahale aynı yaranın başında buluşur.
Bugünün tıbbında anne sütü ya da gelişigüzel bitkisel maddeler standart ve güvenli bir açık yara tedavisi olarak önerilmez. Fakat bu sahnenin değeri kullanılan maddelerden daha büyüktür.
Yaranın başında bir anne vardır.
İnanç vardır.
Tecrübe vardır.
Ve sonunda hekim vardır.
Boğaç’ın annesinin sütü bu yüzden benim için yalnız eski bir şifa unsuru değildir. Bir zamanlar çocuğunu besleyerek hayata bağlayan anne, yıllar sonra onun yarasının başında yeniden hayatın tarafında durmaktadır.
Sanki bütün varlığıyla oğlunu hayata tutunmaya çağırmaktadır.
Hekimliğin en eski duygusu da belki tam burada başlar:
Acının karşısında kayıtsız kalmamak.
Kanayan yere el uzatmak.
Ağrıyı azaltmak.
Hayatı korumaya çalışmak.
Hippokrates’in Precepts adlı metninde geçen “Tıp sanatının sevildiği yerde insan sevgisi de vardır” sözü yüzyıllardır boşuna hatırlanmıyor.
Çünkü tıp ne kadar bilim olursa olsun, merkezinde insan vardır.
Üstelik hekimlik yalnız iyileştirebildiğimiz zaman gerekli değildir.
Bazen ilaç yetmez.
Bazen cerrahinin yapabilecekleri tükenir.
Bazen hastalığı yenemeyiz.
Ama ağrıyı azaltmak, korkuyu paylaşmak, hastayı yalnız bırakmamak hâlâ mümkündür.
Hekimliğin asaleti belki de biraz burada saklıdır:
Çarelerin azaldığı yerde bile insanın yanında kalabilmekte.
Acı, bilgiyi de doğurdu
Dede Korkut Hikâyelerinin dünyası serttir. Savaşlar, avlar, attan düşmeler, ok ve kılıç yaraları vardır.
İnsan bedeni hakkındaki bilgi de hayatın içinde birikir.
Kanamanın tehlikeli olduğu görülür.
Kırılan uzvun korunmasına çalışılır.
Yaraya müdahale edilir.
Karacuk Çoban’ın yaralandığında keçeden elde ettiği bir maddeyi yarasına bastırdığı anlatılır. Bugün bunun güvenli bir yara tedavisi olmadığını biliyoruz. Ancak Acıduman ve Arda, benzer bir yöntemin XV. yüzyıl cerrahi eserlerinden Cerrah Mes‘ud’un Hulâsa-i Tıbbında da bulunduğuna dikkat çeker.
Bu küçük ayrıntı önemli bir şeyi hatırlatır.
İnsan önce baktı.
Denedi.
Yanıldı.
Yeniden denedi.
Öğrendiğini başkasına aktardı.
Tecrübe zamanla bilgiye dönüştü.
Tıp tarihi biraz da insanın acı karşısında çaresiz kalmayı kabul etmeyişinin tarihidir.
Kanayan bir yaranın başında başlayan o arayışın en sade cümlesi belki şudur:
Bu kan durmalı.
Sonra insan bunun nasıl yapılacağını öğrenmeye başladı.
Yalnız beden yaralanmaz
Dede Korkut Hikâyelerinde sağlık yalnız yara ve kan değildir.
Çocuk sahibi olamamak da insanın yalnız aile içindeki yerini değil, toplumdaki itibarını da etkileyen ağır bir mesele olarak karşımıza çıkar. Dirse Han’ın çocuksuzluğu nedeniyle Bayındır Han’ın toyunda kara otağa alınması bunun çarpıcı örneklerinden biridir.
Sinan Gönen’in 2005 yılında Türklük Bilimi Araştırmaları dergisinin 18. sayısında, 103–112. sayfalar arasında yayımlanan çalışması da Dede Korkut Hikâyelerindeki doğum ve çocuk sahibi olma çevresinde gelişen gelenekleri inceler.
Bugün çocuk sahibi olamamanın kadın ya da erkekten kaynaklanabilen pek çok tıbbi nedeni olduğunu biliyoruz.
O dünyanın insanı bu bilgiye sahip değildi.
Bilginin bulunmadığı yere töre, inanç ve kimi zaman toplumsal yargı yerleşiyordu.
Bu bize çok eski ama hâlâ tanıdık bir gerçeği hatırlatıyor:
İnsan bazen hastalığından çok, toplumun ona yüklediği anlamdan yaralanır.
Sağlığı yalnız beden üzerinden okuyamayız.
İnsan, içinde yaşadığı toplumla birlikte hastalanır ve çoğu zaman onun imkânlarıyla iyileşir.
İşte tıp tarihi ile halk sağlığı burada birbirine yaklaşır.
Dirse Han’a eşinin verdiği öğütlerden ikisi özellikle dikkat çekicidir:
“Aç görsen doyur, yalıncak görsen donat.”
Dede Korkut Hikâyeleri bir tıp kitabı değildir.
Ama hayatın bazı gerçeklerini bilmek için her zaman bir tıp kitabına ihtiyaç yoktur.
Açlık insanı hastalandırır.
Yoksulluk hastalığın yükünü ağırlaştırır.
Soğuk, kötü beslenme, güvensizlik ve yalnızlık bedende de iz bırakır.
Bugün bunları sağlığın sosyal belirleyicileri başlığı altında inceliyoruz.
O dönemde bunun bilimsel adı yoktu.
Ama hayatın kendisi vardı.
Bu nedenle aç olanı doyurmak, çıplağı giydirmek yalnız bir ahlak öğüdü olarak değil, insanın iyilik hâlinin yaşadığı şartlardan ayrı olmadığını hatırlatan güçlü bir toplumsal sezgi olarak da okunabilir.
Belki halk sağlığının en sade cümlelerinden biri buradan çıkar:
İnsan yalnız yarası sarılarak iyileşmez; bazen hayatının da sarılması gerekir.
İyi beslenen bir çocuk…
Sağlık hizmetine ulaşabilen bir anne…
Yalnız bırakılmayan bir yaşlı…
Temiz su, sıcak bir ev, güvenli bir sofra…
Bunlar bir ameliyathane kadar gösterişli değildir.
Ama toplumların sağlığını çoğu zaman bunlar belirler.
Çünkü bazı hastalıkların reçetesini yalnız hekim yazamaz.
O reçetede toplumun da sorumluluğu vardır.
Bazı yaraların kanı görünmez
Dede Korkut Hikâyelerinde bir başka yara daha vardır:
Hasret.
Bamsı Beyrek’in ardından ağlayan Bay Püre Bey’in gözlerinin görmez hâle geldiği anlatılır.
Bunun modern tıptaki karşılığı ayrıca tartışılabilir. Fakat anlatının söylediği insani gerçek çok daha açıktır:
Büyük keder yalnız ruhta kalmaz.
Bedene de dokunur.
Uykuyu kaçırır.
İştahı değiştirir.
İnsanın dünyayla bağını inceltir.
Dede Korkut’un insanı bunun biyolojisini bilmiyordu.
Ama acısını biliyordu.
Belki edebiyatın tıptan çok önce fark ettiği gerçeklerden biri de budur:
Bazı yaraların kanı görünmez.
Ve görünmeyen yaranın da bakıma ihtiyacı vardır.
Yaradan insana
Çocukluğumda babaannemin dizine uzanarak dinlediğim Dede Korkut Hikâyelerine bugün yeniden baktığımda beni artık en fazla savaşlar etkilemiyor.
Bir yaranın başına eğilen anne…
Kanı durdurmaya çalışan insan…
Evladının ardından yas tutan baba…
Aç olanı doyurmayı öğütleyen söz…
Ve bütün bunların içinde başka bir insanın acısını görüp ona yaklaşma iradesi.
Dede Korkut Hikâyelerinin sağlık tarihimize bıraktığı asıl mirasın eski tedavi yöntemlerinden daha büyük olduğunu düşünüyorum.
Yaralıyı yerde bırakmamak.
Aç olanı görmezden gelmemek.
Acıyı fark etmek.
Hastayı yalnız hastalığının adıyla görmemek.
Hekimlikle halk sağlığının yolları da burada birleşiyor:
Biri yarayı sarar; diğeri o yaranın hiç açılmaması için uğraşır.
Biri hastanın başında durur.
Diğeri insanı hasta eden şartlara bakar.
Ama ikisinin de karşısında aynı kişi vardır:
İnsan.
Şimdi çocukluğumun o uzun kış gecelerini düşündüğümde babaannemin sesini yeniden duyuyor gibiyim.
Soba yanıyor.
Dışarıda gece uzuyor.
Uzaklarda bir kopuz çalıyor sanki.
Fakat yıllar sonra o hikâyelerden bana kalan, yalnız atların nal sesi ya da kılıçların şakırtısı değil; bir yaranın başına eğilen insanın sessizliği.
Çünkü çağlar değişiyor.
Bilgi değişiyor.
Tedaviler değişiyor.
Ama acı karşısında insana düşen şey pek değişmiyor:
Görmek, anlamak ve elinden geleni yapmak.
Belki şifa da tam burada başlıyor.
İnsanın insana merhametinde.