1922 yılının soğuk bir ocak sabahı, Toronto General Hospital’ın sessiz bir odasında on dört yaşındaki Leonard Thompson ölümle yaşam arasında bekliyordu. Tip 1 diyabet, o yıllarda çocuklar için neredeyse kesin bir ölüm hükmüydü. Hekimlerin elindeki en etkili yöntem ise paradoksal biçimde hastaları yaşatmaya değil, ölümlerini biraz geciktirmeye çalışan son derece düşük kalorili açlık diyetleriydi. Günler geçtikçe çocuklar yalnızca kilolarını değil, umutlarını da kaybediyordu.

Leonard’ın yatağına yaklaşan genç cerrah Frederick Banting’in elindeki şırınga ise yalnızca yeni bir tedaviyi değil, tıp tarihinin yönünü değiştirecek bir fikri taşıyordu.

11 Ocak 1922’de yapılan ilk enjeksiyon beklendiği kadar başarılı olmadı. Kan şekeri bir miktar düştü ancak yeterince arıtılmamış pankreas özütü enjeksiyon yerinde apse gelişmesine neden oldu. Çalışma burada sona erebilirdi. Fakat ekip vazgeçmedi. Biyokimyacı James Collip’in daha ileri düzeyde saflaştırdığı yeni özüt, 23 Ocak’ta yeniden uygulandı. Bu kez yalnızca laboratuvar değerleri değişmedi; Leonard’ın bedeni yeniden yaşama tutundu. Kan şekeri belirgin biçimde düştü, idrarındaki ketonlar kayboldu ve genel durumu hızla düzeldi.

Bir hastane odasında yaşanan bu değişim, yalnızca bir çocuğun ömrünü uzatmadı. Diyabetin tarihini de ikiye ayırdı.

Bugün bu başarının merkezinde Frederick Grant Banting’in adı anılır. Ancak insülinin öyküsü, tek başına çalışan bir dâhinin ani keşfi değildir. Banting’in ortaya attığı fikir, Charles Best’in laboratuvardaki emeği, John James Rickard Macleod’un bilimsel rehberliği ve James Collip’in özütü insanlar için güvenle kullanılabilir hâle getiren biyokimyasal çalışmaları birleşmeden bu başarı mümkün olmazdı.

Toronto ekibinin tarihsel başarısı, pankreasın kan şekerini düzenleyen bir madde salgıladığını ilk kez düşünmeleri değildi. Onları ölümsüzleştiren, bu bilgiyi etkili, tekrarlanabilir ve üretilebilir bir tedaviye dönüştürmeleriydi.

Frederick Banting, 14 Kasım 1891’de Kanada’nın Ontario eyaletindeki Alliston yakınlarında çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Toronto Üniversitesinde önce ilahiyat eğitimi düşünse de daha sonra tıp öğrenimine yöneldi. 1916’da mezun olduktan sonra Kanada Ordusu Sağlık Birliğine katıldı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa cephesinde görev yaptı.

1918 yılında Cambrai Muharebesi’nde sağ kolundan şarapnelle yaralanmasına rağmen cepheden ayrılmayı reddetti; yaralı askerleri tedavi etmeyi sürdürdü. Bu cesareti nedeniyle Askerî Haç ile ödüllendirildi.

Savaş sonrasında Toronto’da cerrahi eğitimi aldı. Ancak istediği hastane görevini bulamadı ve Ontario’nun London kentinde küçük bir muayenehane açtı. Hastası azdı, geliri sınırlıydı ve geleceğinin nasıl şekilleneceğini bilmiyordu. Geçimini sağlayabilmek için Western Üniversitesi Tıp Fakültesinde yarı zamanlı anatomi ve cerrahi dersleri vermeye başladı.

İnsüline giden yol, büyük bir araştırma merkezinde değil; hasta bekleyen sessiz bir muayenehanede, ertesi gün anlatacağı ders için hazırlık yapan genç bir hekimin zihninde başladı.

31 Ekim 1920 gecesi Banting, pankreas üzerine okurken cerrah Moses Barron’un pankreas kanallarının tıkanmasına ilişkin makalesine rastladı. Yazıda pankreasın sindirim enzimlerini üreten kısmı hasar görürken Langerhans adacıklarının korunabildiği anlatılıyordu.

Bu gözlem, Banting’in zihninde yeni bir soru doğurdu: Sindirim dokusu ortadan kaldırılır ve geride kalan adacıklardan kan şekerini düzenleyen iç salgı elde edilebilirse diyabet tedavi edilebilir miydi?

O gece uyuyamadı. Kalktı ve düşüncesini küçük not defterine yazdı. “Diabetes” kelimesini “Diabetus” şeklinde yazmış olması, onun henüz diyabet araştırmalarında uzman olmadığını gösteren küçük ama anlamlı bir ayrıntıydı.

Başlangıçtaki hipotezi bütünüyle doğru değildi. Bugün biliyoruz ki pankreas kanallarını bağlama fikri, insülinin elde edilmesi için gerekli temel mekanizmayı tam olarak açıklamıyordu. Üstelik Banting’den önce de pankreas özütleri üzerinde çalışan birçok araştırmacı vardı.

Ancak bilim tarihinde büyük dönüşümler çoğu zaman kusursuz fikirlerle başlamaz. Eksik bir varsayım bazen doğru sorunun peşinden gitmeye yeter. Banting’i farklı kılan şey ilk anda tamamen haklı olması değil, düşüncesini deneyle sınamakta gösterdiği olağanüstü ısrardı.

Aslında pankreas ile diyabet arasındaki ilişki onlarca yıldır araştırılıyordu. Paul Langerhans, 1869’da pankreastaki özel hücre kümelerini tanımlamıştı. Oscar Minkowski ile Joseph von Mering, 1889’da pankreası çıkarılan köpeklerde ağır diyabet geliştiğini göstermişti. Georg Zülzer, Ernest Lyman Scott, Israel Kleiner ve Nicolae Paulescu gibi araştırmacılar da pankreas özütlerinin kan şekerini düşürebileceğine ilişkin önemli bulgular elde etmişti.

Ancak özütler yeterince saf değildi. Toksik reaksiyonlar oluşturuyor, güvenilir biçimde üretilemiyor ve insanlar için sürdürülebilir tedaviye dönüşemiyordu.

İşte Toronto ekibini tarihe taşıyan fark da burada ortaya çıktı.

Banting fikrini Toronto Üniversitesinin deneyimli fizyoloji profesörü John Macleod’a anlattığında, Macleod temkinliydi. Yıllardır birçok araştırmacı benzer yolları denemişti. Buna rağmen laboratuvarını açtı, deney hayvanlarını sağladı ve Charles Best’i Banting’in yardımcısı olarak görevlendirdi.

1921 yazı boyunca yürütülen deneylerde her şey planlandığı gibi gitmedi. Bazı hayvanlar öldü, ölçümler tutarsız çıktı ve özütlerin etkisi her zaman tekrarlanamadı. Buna rağmen bazı deneylerde pankreas özütünün diyabetli köpeklerin kan şekerini belirgin biçimde düşürdüğü görüldü.

Araştırma ilerledikçe ekip, başlangıçtaki kanal bağlama yönteminden uzaklaşarak sığır pankreasından doğrudan özüt hazırlamaya yöneldi.

Hayvan deneylerinden elde edilen başarı ise tek başına yeterli değildi. İnsanlarda güvenle kullanılabilecek kadar saf bir özüt gerekiyordu. İşte bu kritik aşamada James Collip devreye girdi. Geliştirdiği arıtma yöntemi sayesinde ilk başarısız enjeksiyonun ardından Leonard Thompson’a uygulanan ikinci özüt, tarihe geçen klinik başarıyı sağladı.

Böylece ölüm bekleyen çocuklar yeniden kilo almaya, yataklarından kalkmaya ve normal yaşamlarına dönmeye başladı. İnsülin diyabeti ortadan kaldırmıyordu; fakat tip 1 diyabeti kısa sürede ölümle sonuçlanan bir hastalık olmaktan çıkarıp uzun yıllar yönetilebilen kronik bir hastalığa dönüştürüyordu.

İlk klinik başarının ardından yeni sorun üretimdi. Laboratuvarda hazırlanan birkaç şişe özüt binlerce hastaya yetemezdi. Toronto Üniversitesine bağlı Connaught Laboratuvarları üretim yöntemlerini geliştirdi. Daha sonra Eli Lilly ile kurulan iş birliği sayesinde insülin büyük ölçekte, daha saf ve güvenilir biçimde üretilebilir hâle geldi.

Patent süreci de çoğu zaman romantikleştirilir. Banting, Best ve Collip patent haklarını sembolik bir bedelle Toronto Üniversitesine devrederek tedavinin ticari tekellerin eline geçmesini önlemeyi amaçladı. Üniversite ise üretim lisansları vererek insülinin dünya çapında yaygınlaşmasını sağladı.

1923 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü Frederick Banting ile John Macleod’a verildi. Charles Best ile James Collip’in ödül dışında bırakılması ekip içinde ciddi kırgınlıklara yol açtı. Banting para ödülünün yarısını Best’e, Macleod ise kendi payının yarısını Collip’e verdi.

Çöpe Atılmayan Petri Kabı Tıbbın Kaderini Değiştirdi
Çöpe Atılmayan Petri Kabı Tıbbın Kaderini Değiştirdi
İçeriği Görüntüle

Bu tablo bile insülinin tek kahramanlı bir keşif olmadığını göstermeye yeter.

Banting yaşamının ilerleyen yıllarında silikoz, kanser, havacılık tıbbı ve askerî fizyoloji üzerine çalıştı. Kanada doğasını resmetmeyi seven başarılı bir ressamdı. Bilimin yoğun baskısından uzaklaştığı anlarda fırçasına sığınıyordu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında havacılık tıbbı araştırmaları kapsamında İngiltere’ye giderken bulunduğu askerî uçak Newfoundland’da düştü. Ağır yaralı olarak kurtarılsa da 21 Şubat 1941’de, henüz 49 yaşındayken yaşamını yitirdi.

Frederick Banting’i yalnızca “insülini bulan hekim” diye anmak eksik kalır. O, kendisinden önce oluşan bilimsel mirası tek başına yaratmadı; insülini tek başına izole etmedi, arıtmadı ya da üretmedi. Fakat doğru soruya inandı, başarısızlıklara rağmen geri dönmedi ve laboratuvardaki fikrin hasta yatağına ulaşması için olağanüstü bir kararlılık gösterdi.

İnsülin aslında tek bir keşif değil, onlarca yıl süren bilimsel emeğin ortak eseriydi. Deney hayvanları, başarısız denemeler, laboratuvar tartışmaları, ekip çalışması ve farklı disiplinlerin bilgisi sonunda aynı noktada buluştu.

Ve bir gün Leonard Thompson’ın idrarındaki ketonlar kayboldu.

O gün yalnızca bir laboratuvar sonucu değişmedi.

Diyabetin kaderi değişti.

İnsülinden önce aileler çocuklarının ne kadar yaşayacağını hesaplıyordu.

İnsülinden sonra ise çocuklar nasıl bir hayat yaşayacaklarını planlamaya başladılar.

Bazı keşifler yalnızca hastalıkları tedavi etmez.

İnsanlığın geleceğe bakışını da değiştirir.

İnsülin, işte onlardan biridir.