Bir hastanın iyileşmesi için soğan gerekiyorsa ne yapılmalı?
Bugün bu soru sıradan görünebilir. Fakat yaklaşık iki asır önce hazırlanmış bir hastane düzeninde verilen cevap şaşırtıcı derecede açıktı: Fiyatı olağanüstü yükselse bile hastanın ihtiyacı olan yiyecekten tasarruf edilmeyecekti.
Osmanlı tıp tarihinin önemli kurumlarından Gureba-i Müslimin Hastanesi’ne ilişkin vakfiye ve nizamname kayıtlarında, hasta beslenmesine verilen önemi anlatan dikkat çekici bir hüküm bulunuyordu. Günümüz Türkçesine aktarılan anlatımlarda, hastanın ihtiyacı varsa soğanın tanesi bir altın değerine ulaşsa bile temin edilmesi gerektiği belirtiliyordu.
Bu hükmün arkasında yalnızca bir mutfak kuralı yoktu. Yoksul ve kimsesiz bir hastanın tedavisi sırasında ihtiyaç duyduğu besinden maddi gerekçelerle vazgeçilmemesini isteyen bir sağlık ve vakıf anlayışı vardı.
Hikâyenin merkezinde ise Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmiâlem Valide Sultan bulunuyordu.
İstanbul’un yoksulları için yeni bir hastane
- yüzyılın ortalarında İstanbul hızla değişiyordu.
Şehrin nüfusu artıyor, salgın hastalıklar önemli bir sorun oluşturuyor ve mevcut sağlık kurumları ihtiyacı karşılamakta zorlanıyordu. Özellikle maddi imkânı bulunmayan ve kendisine bakacak yakını olmayan insanların hastalandıklarında düzenli sağlık hizmetine ulaşması kolay değildi.
Bezmiâlem Valide Sultan bu ortamda, Yenibahçe çevresinde yoksul ve kimsesiz Müslüman erkeklerin ücretsiz tedavi edileceği büyük bir hastane yaptırdı.
Yapımı 1845’te tamamlanan Gureba-i Müslimin Hastanesi, idari ve hasta kabul düzenlemelerinin şekillenmesinin ardından 12 Mart 1847’de hasta kabulüne başladı.
Kurum 200 yataklı bir erkek hastanesi olarak yaptırılmıştı. Hasta koğuşlarının yanı sıra eczane, hekim ve cerrah odaları, mutfak, hamam ve çamaşırhane gibi bölümler bulunuyordu.
Gureba, Osmanlı’nın klasik darüşşifa geleneği ile 19. yüzyılın modern hastane yapılanması arasındaki önemli geçiş örneklerinden biri oldu.
Adındaki “gureba” kelimesi de kuruluş amacını anlatıyordu: Garipler, kimsesizler ve yoksullar.
Hastaneye gelen yoksuldan para alınmayacaktı
Bezmiâlem Valide Sultan’ın vakıflarını kapsayan 1847 tarihli vakfiyede hastanenin “gureba-i müslimîn” için kurulduğu özellikle vurgulandı.
Temel anlayış, maddi imkânı bulunmayan hastaların ücretsiz bakılmasıydı.
Bu yalnızca “bir bina yaptırmak” anlamına gelmiyordu. Hastanenin faaliyetini gelecekte de sürdürebilmesi için gelir getiren mülkler ve başka vakıf kaynakları tahsis edilmişti.
Başka bir ifadeyle sistem şöyle düşünülmüştü:
Hastanın parası olmayabilir; fakat hastanenin onun tedavisini sürdürebilecek düzenli bir ekonomik kaynağı olmalıydı.
Bu yaklaşım, Osmanlı vakıf sağlık hizmetlerinin en dikkat çekici özelliklerinden biriydi.
“Bir soğan bir altın olsa bile” ne anlama geliyordu?
Bugün hikâyenin en çarpıcı bölümü hasta yemekleriyle ilgili hükümler.
Hastaların iaşesinde tasarruf yapılmaması, doktorların hastanın beslenmesine ilişkin tavsiyelerinin dikkate alınması ve gerekli yiyeceklerin maliyeti yükselse bile temin edilmesi isteniyordu.
Tarihsel kaynakların günümüz Türkçesine aktardığı anlatımlarda bunun sembolü haline gelen örnek soğandı.
Bir hastanın iyileşmesi için soğan gerekiyorsa, tanesi bir altın değerine kadar yükselse bile alınması gerektiği belirtiliyordu.
Burada asıl mesele soğanın özel bir tıbbi tedavi olması değildi.
Soğan bir semboldü: Hastanın ihtiyacı olan besinden para kazanmak veya tasarruf etmek amacıyla vazgeçilmemesi gerektiğini anlatıyordu.
Dolayısıyla bu tarihsel ifadeyi “Osmanlı’da soğanla hastalık tedavi ediliyordu” şeklinde yorumlamak yanlış olur.
Asıl dikkat çekici olan, beslenmenin hasta bakımının bir parçası olarak görülmesi ve hekimin bu konudaki kararının ekonomik gerekçelerle kolayca göz ardı edilmemesinin istenmesiydi.
180 yıl önce hasta beslenmesi neden bu kadar önemliydi?
- yüzyılın ortasında modern antibiyotiklerin, günümüzdeki yoğun bakım olanaklarının ve bugün kullanılan çok sayıda etkili ilacın hiçbiri yoktu.
Bu nedenle iyi bakımın temel bileşenleri çok daha büyük önem taşıyordu.
Hastanın dinlenmesi, temizliği, yeterli yemek yiyebilmesi ve temel ihtiyaçlarının karşılanması tedavinin önemli parçalarıydı.
Gureba Hastanesi’nin düzenlemelerinde mutfaktan ilaç ve tıbbi malzemeye, çalışanların görevlerinden hasta kabulüne kadar ayrıntılı kurallar bulunması bu nedenle tesadüf değildi.
Hastane yalnızca hastanın yatırıldığı bir bina olarak değil, belirli kurallarla işlemesi gereken bir kurum olarak tasarlanıyordu.
Fakat bugünün “herkese sağlık hizmeti” anlayışı değildi
Bu hikâyeyi anlatırken dönemin sınırlarını da gözden kaçırmamak gerekiyor.
Gureba-i Müslimin Hastanesi başlangıçta herkese açık evrensel bir devlet hastanesi değildi. Vakfiye şartları doğrultusunda özellikle yoksul, kimsesiz Müslüman erkeklere yönelikti.
Ayrıca dönemin hasta kabul kurallarında tedavi edilebileceği veya hastalığı hafifletilebileceği düşünülen kişilere öncelik veriliyor; bazı kronik, ağır veya tedavisi mümkün görülmeyen durumlara sahip hastalar kabul edilmiyordu.
Dolayısıyla 19. yüzyıldaki bu sistemi bugünün eşitlik, hasta hakları veya evrensel sağlık hizmeti ölçütleriyle birebir aynı görmek doğru olmaz.
Tarihsel önem başka yerdeydi:
Maddi gücü olmayan bir insan için özel olarak sağlık kurumu kurulmuş, bunun finansmanı vakıf gelirlerine bağlanmış ve hastanın bakımından ekonomik gerekçelerle tasarruf edilmemesi gerektiği yazılı kurallarla güvence altına alınmaya çalışılmıştı.
Hastane 1845’te mi, 1847’de mi açıldı?
Gureba Hastanesi’nin tarihini incelerken kaynaklarda farklı tarihlerle karşılaşmak mümkün.
Bazı yayınlarda 1845 yılı hastanenin kuruluş veya açılış yılı olarak veriliyor. Bunun temel nedeni binanın 1845’te tamamlanması ve Sultan Abdülmecid’in aynı yıl yapıyı ziyaret etmiş olması.
Ancak daha ayrıntılı arşiv araştırmaları, iç nizamname ve kadroların oluşturulmasının ardından düzenli hasta kabulünün 12 Mart 1847’de başladığını gösteriyor.
Bu nedenle tarihsel açıdan en güvenli kronoloji şöyle:
Hastane binası 1845’te tamamlandı; kurum 12 Mart 1847’de hasta kabulüne başladı.
Bu ayrıntı, tıp tarihi haberlerinde tek bir tarih vermenin bazen geçmişin karmaşıklığını gizleyebileceğini de gösteriyor.
Gureba yalnız hastane olarak kalmadı
Kurum zaman içinde gelişti.
1890’larda göz ve cerrahi alanları ayrıldı. 20. yüzyılın başlarında modern ameliyathane, laboratuvar ve daha sonra radyoloji gibi yeni tıbbi hizmetler kuruma eklendi.
Gureba Hastanesi kültürel hafızada da önemli bir yer edindi.
Peyami Safa’nın hastalık, yalnızlık ve hastane atmosferini anlattığı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, çeşitli tarihsel ve edebî çalışmalarda Gureba Hastanesi ile ilişkilendiriliyor. Ancak eserde anlatılan koğuşun kurum içindeki kesin yeri konusunda kaynaklar sınırlı olduğundan bu bağlantıyı kesin bir tarihsel hüküm olarak değerlendirmemek gerekiyor.
Böylece 19. yüzyılda yoksullar için kurulmuş bir vakıf hastanesi, yalnız tıp tarihinin değil İstanbul’un toplumsal ve kültürel tarihinin de parçasına dönüştü.
Bir soğan neden hâlâ önemli?
Bugünün sağlık sistemini 1840’ların koşullarıyla karşılaştırmak elbette mümkün değil.
Tıp tamamen değişti. Hastalıkların nedenlerini, enfeksiyonları, beslenmeyi ve tedavileri çok daha farklı bir bilimsel çerçevede değerlendiriyoruz.
Fakat Gureba Hastanesi’nin kayıtlarında kalan “bir soğan” örneği hâlâ güçlü bir mesaj taşıyor.
Çünkü mesele soğan değil.
Mesele, hastanın ihtiyaç duyduğu şeyin maliyet hesabından önce gelmesi gerektiği düşüncesi.
Yaklaşık iki asır önce hazırlanan bir hastane düzeninin satırlarından bugüne kalan en çarpıcı düşünce belki de buydu:
Yoksul bir insanın parası olmayabilirdi; ama hastalandığında değeri eksilmemeliydi.
6. KAYNAKLAR
- TDV İslâm Ansiklopedisi – Gureba Hastahanesi – Asaf Ataseven – 1996
- Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü – Sosyo-Ekonomik Yönleriyle Bezm-i Âlem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi – Kenan Göçer – Doktora Tezi – 2012
- Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi – Gureba Hastanesi’nin “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” – Turan Aslan – 2016 – Sayı 38
- Bezmialem Vakıf Üniversitesi – Bezmiâlem’i Keşfet: Gureba-i Müslimin Hastanesi Tarihçesi – Kurumsal tarih kaydı
- TDV İslâm Ansiklopedisi – Bezmiâlem Vâlide Sultan – M. Hüdai Şentürk – 1992





