Bir İlaç Enjeksiyonu Nasıl Ölümcül Bir Felakete Dönüştü?

12 Kasım 1954 tarihinde, Fransız sömürge yönetimi altındaki Kamerun'un doğusunda bulunan Gribi köyünde, halkı ölümcül bir hastalıktan korumak amacıyla geniş çaplı bir ilaç uygulaması gerçekleştirildi.

Sağlık ekipleri, Afrika uyku hastalığına karşı koruyucu etkisi bulunduğu düşünülen Lomidine adlı ilacı insanlara enjekte ediyordu.

Ancak hastalıklardan korunmaları beklenen yüzlerce insan, kısa süre içerisinde çok daha büyük bir sağlık felaketiyle karşı karşıya kaldı.

Tarihçi Guillaume Lachenal'ın incelediği tarihsel belgelere göre, Gribi yakınlarındaki kampanyada 500'den fazla kişiye enjeksiyon yapıldı.

Uygulamanın ardından 300'den fazla kişide gazlı kangren gelişti. Otuz iki kişi ise hayatını kaybetti.

Gazlı kangren, özellikle bazı bakterilerin neden olduğu, kas ve yumuşak dokularda hızla ilerleyebilen, yaşamı tehdit eden ağır bir enfeksiyondur.

İnsanları korumak amacıyla yapılan enjeksiyonlar, onlarca kişinin ölümüne ve yüzlerce kişinin ağır yaralanmasına neden olmuştu.

Facianın nedenleri araştırıldığında, sorunun yalnızca ilacın kendisinden kaynaklanmadığı ortaya çıktı.

İlacın enjeksiyon için hazırlanmasında kullanılan suyun yeterince güvenli olmaması ve bakteriyel kontaminasyon, yaşanan felaketin merkezinde yer alıyordu.

Lachenal'ın aktardığı arşiv bulgularına göre Avrupa'da steril çözelti hâlinde bulunan ilaç, Afrika'daki uygulamalar için daha düşük maliyetli toz formunda gönderilebiliyordu.

Bu durum, ilacın hazırlanması sırasında enfeksiyon riskini artırıyordu.

Olayın en sarsıcı taraflarından biri ise insanların bu tıbbi müdahalelere hangi koşullarda maruz bırakıldığıydı.

Çünkü sömürge yönetimlerinde tıbbi uygulamalara katılım her zaman özgür ve gönüllü değildi.

Peki insan hayatını kurtarmak amacıyla yürütülen tıbbi araştırmalar ve sağlık kampanyaları, nasıl oldu da bazı toplumlar için ölümcül sonuçlar doğurdu?

Bu sorunun yanıtı, sömürge tıbbının yaklaşık bir asırlık geçmişinde saklıdır.

Sömürgeler Neden Tıbbi Araştırma Merkezlerine Dönüştü?

  1. yüzyılın sonlarında Avrupa devletleri, Afrika ve Asya'daki sömürge hâkimiyetlerini genişletirken bulaşıcı hastalıklar büyük bir halk sağlığı sorunu oluşturmaya devam ediyordu.

Sıtma, veba, sarıhumma ve Afrika uyku hastalığı, hem yerel halkları hem de sömürge yönetimlerinin askerî ve ekonomik faaliyetlerini etkiliyordu.

Aynı dönemde mikrobiyoloji alanında önemli bilimsel gelişmeler yaşanıyordu.

Louis Pasteur, Robert Koch ve diğer araştırmacıların çalışmaları, bulaşıcı hastalıkların nedenlerinin anlaşılmasına önemli katkılar sağlamıştı.

Ancak yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi için araştırmaların laboratuvar ortamının dışına taşınması gerekiyordu.

Avrupalı araştırmacılar açısından sömürgeler, hastalıkların yaygın olarak görüldüğü ve çok sayıda hastaya ulaşılabildiği bölgelerdi.

Sömürge hastaneleri, tedavi kampları ve gezici sağlık ekipleri zamanla bilimsel araştırmaların yürütüldüğü alanlara dönüştü.

Bu çalışmaların bazıları hastalıklarla mücadelede önemli ilerlemeler sağladı.

Ancak sömürge yönetimlerinin oluşturduğu siyasi ve hukuki eşitsizlikler, araştırmalara katılan insanların haklarının korunmasında ciddi sorunlara yol açıyordu.

Tıbbi müdahalelere katılımın gönüllü olup olmadığı her zaman açık değildi.

Bazı uygulamalarda insanların muayeneye gitmeleri zorunlu tutuluyor, bazı bölgelerde hastalar kamplara yerleştiriliyor ve çeşitli ilaçlar idari otoritenin desteğiyle uygulanıyordu.

Böylece tıbbi araştırma, kimi zaman sömürge yönetimlerinin nüfus üzerindeki denetiminin bir parçası hâline geliyordu.

1897 Hindistan: Mahkûmlar Üzerinde Veba Aşısı Denemesi

Sömürge dönemindeki tıbbi araştırmaların erken örneklerinden biri Britanya yönetimi altındaki Hindistan'da gerçekleştirildi.

1896 yılında Bombay'da başlayan veba salgını, binlerce insanın yaşamını tehdit eden büyük bir sağlık krizine dönüşmüştü.

Bakteriyolog Waldemar Mordecai Haffkine, hastalığa karşı koruyucu aşı geliştirmek amacıyla araştırmalar yürütüyordu.

Haffkine, 10 Ocak 1897 tarihinde geliştirdiği veba aşısını kendi üzerinde denedi.

Ardından aşının insanlar üzerindeki etkilerini değerlendirmeye yönelik çalışmalar başladı.

30 Ocak 1897 tarihinde Bombay'daki Byculla Hapishanesi'nde önemli bir uygulama gerçekleştirildi.

Haffkine'in aynı yıl yayımlanan raporuna göre, hapishanedeki 337 kişiden 154'ü aşılanmayı kabul etti.

Dönemin kayıtları, bu kişilerin uygulamaya gönüllü olarak katıldığını belirtiyordu.

Ancak günümüz araştırma etiği açısından önemli bir soru ortaya çıkmaktadır:

Özgürlüğü kısıtlanmış bir kişinin deneysel bir tıbbi uygulamayı kabul etmesi, tek başına özgür ve bilgilendirilmiş onamın sağlandığını gösterir mi?

Mahkûmların otorite karşısındaki konumları, aldıkları bilgilerin yeterliliği ve reddetme haklarını kullanabilme koşulları, araştırma etiği açısından değerlendirilmesi gereken unsurlardır.

Bununla birlikte tarihsel olayları doğru yorumlamak için önemli bir ayrım yapılmalıdır.

Haffkine'in çalışması, gerçek bir veba salgını sırasında koruyucu aşı geliştirme girişimiydi.

Mevcut tarihsel kayıtlar, Byculla Hapishanesi'ndeki bütün mahkûmların zorla aşılandığını göstermemektedir.

Dolayısıyla bu uygulamayı doğrudan zorunlu insan deneyleriyle aynı kategoride değerlendirmek doğru değildir.

Ancak çalışma, sömürge döneminde tıbbi araştırmalara katılımın ve gönüllülüğün hangi koşullarda gerçekleştiğini tartışmak açısından önem taşımaktadır.

1900 Kamerun: Sağlıklı İnsanlara Sıtmalı Hastaların Kanı Enjekte Edildi

Sömürge tıbbındaki doğrudan insan deneylerinin dikkat çekici örneklerinden biri, 1900 yılında Alman yönetimi altındaki Kamerun'da gerçekleştirildi.

Tıp tarihçisi Thaddeus Sunseri'nin araştırmasına göre, Alman sömürge hekimi Albert Plehn, sıtmaya karşı bağışıklığın nasıl oluştuğunu anlamak amacıyla insan kanı üzerinde deneyler yürüttü.

Nisan 1900'de Buea'da gerçekleştirilen bir uygulamada, üç Duala erkeği ile Liberyalı bir kişiye, sıtma hastası Avrupalı bir kişiden alınan kan deri altına enjekte edildi.

Araştırmanın amacı, sıtma etkeninin ve bağışıklığın insanlarda nasıl davrandığını incelemekti.

Tarihsel raporlarda, katılımcılara ateşlerinin yükselebileceğinin söylendiği ve uygulamayı kabul ettiklerinin belirtildiği aktarılmaktadır.

Ancak bu bilgi, modern anlamda kapsamlı bir risk açıklaması yapıldığını veya bilgilendirilmiş onamın bütün koşullarının karşılandığını kanıtlamaz.

Burada araştırmanın niteliği, bir sağlık kampanyasından oldukça farklıydı.

Sağlıklı insanlara, hastalık etkeni taşıyan insan kanı bilerek verilmişti.

Sunseri'nin 2016 yılında yayımlanan çalışması, Alman sömürgelerinde insanların kanları ve hastalık etkenleri üzerinde yürütülen deneylerin kapsamını tarihsel belgelerle ortaya koymaktadır.

Bu olay, bilimsel araştırma uğruna sağlıklı insanların doğrudan enfeksiyon riskine maruz bırakılabildiğini gösteren çarpıcı örneklerden biridir.

Nobel Ödüllü Robert Koch'un Deneylerinde 22 Kişi Görme Yetisini Kaybetti

Sömürge tıbbının en çok tartışılan araştırmalarından biri, modern mikrobiyolojinin öncülerinden Robert Koch tarafından gerçekleştirildi.

Koch, 1905 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü kazanmıştı.

Tüberküloz etkeninin keşfi ve bakteriyolojiye yaptığı katkılar, onu dönemin en saygın bilim insanlarından biri hâline getirmişti.

Ancak Koch'un kariyerinin son döneminde Afrika'da gerçekleştirdiği çalışmalar, günümüzde ciddi etik eleştirilere konu olmaktadır.

1906–1907 yıllarında Koch'un başkanlığındaki bir araştırma heyeti, Afrika uyku hastalığına karşı etkili tedavi geliştirmek amacıyla Doğu Afrika'da çalışmalar yürüttü.

Araştırmaların önemli bölümü Victoria Gölü'nün kuzeybatısındaki, o dönemde Britanya yönetimindeki Uganda'ya bağlı Sese Adaları'nda yapıldı.

Deneylerde arsenik içeren Atoxyl adlı ilaç kullanılıyordu.

Uyku hastalığı, çeçe sinekleri tarafından taşınan tripanozom parazitlerinin neden olduğu ciddi bir enfeksiyondu.

Atoxyl başlangıçta umut verici görünüyordu.

İlaç, hastaların kanındaki parazit sayısını azaltabiliyordu.

Ancak bu etki kalıcı değildi ve ilaç ciddi yan etkilere neden olabiliyordu.

Robert Koch Enstitüsünün resmî tarihsel değerlendirmesine göre Koch, ilacın tehlikelerini bilmesine rağmen uygulanan dozu artırdı.

Bunun sonucunda bazı hastalarda ağır ağrılar, kolik ve görme kaybı ortaya çıktı.

Dietmar Steverding'in 2008 yılında Parasites & Vectors dergisinde yayımlanan tarihsel incelemesine göre, Atoxyl verilen 1.622 hasta arasında görme siniri atrofisine bağlı 22 tam körlük vakası kaydedildi.

Bu sayılar, dönemin deneylerinde ortaya çıkan ciddi bir güvenlik sorununu gösteriyordu.

Robert Koch Enstitüsü, bilim insanının bu son büyük araştırma yolculuğunu kariyerinin en karanlık bölümlerinden biri olarak nitelendiriyor.

Enstitü, sömürge tıbbı mirasına ilişkin 2024 tarihli değerlendirmesinde de Koch'un uyku hastalığı çalışmalarının etik açıdan kabul edilemez yönleri bulunduğunu açıkça ele almaktadır.

Burada temel çelişki dikkat çekicidir.

Bir yanda ölümcül bir hastalığı tedavi etmeye çalışan Nobel ödüllü bilim insanı, diğer yanda ağır yan etkiler taşıyan deneysel ilaçların uygulandığı hastalar bulunuyordu.

Bir tedavinin bilimsel açıdan umut verici olması, araştırmaya katılan insanların maruz kaldığı riskleri ortadan kaldırmıyordu.

Alman Sömürgelerinde İnsanlar Araştırma Nesnesine Dönüştürüldü

Robert Koch'un uygulamaları, Alman sömürgelerindeki ilaç araştırmalarının tek örneği değildi.

Tıp tarihçisi Wolfgang U. Eckart, 2002 yılında yayımladığı araştırmasında Alman Doğu Afrikası ve Togo'da 1900–1914 yılları arasında gerçekleştirilen uyku hastalığı deneylerini inceledi.

Araştırmanın başlığı dikkat çekiciydi:

The Colony as Laboratory.

Türkçesiyle, Koloni Bir Laboratuvar Olarak.

Eckart'ın çalışmasına göre, Almanya'daki laboratuvarlarda kullanılan hayvan modellerinin uyku hastalığına yönelik ilaç araştırmalarında yeterli olmadığı düşünülüyordu.

Bu nedenle araştırmacılar, ilaçların etkilerini sömürgelerde yaşayan hastalar üzerinde değerlendirmeye yöneldi.

Özellikle Togo'da yürütülen çalışmalarda, deneysel ilaç uygulamaları giderek genişledi.

Uyku hastalığına yakalanmış insanlar, yeni farmakolojik araştırmaların doğrudan konusu hâline geldi.

Bu koşullarda bilimsel araştırmayı yürütenlerle araştırmaya katılanlar arasında ciddi bir güç eşitsizliği bulunuyordu.

Sömürge yönetimlerinin sağladığı idari otorite, araştırmacıların hasta topluluklarına erişimini kolaylaştırıyordu.

Ancak hastalara ulaşılabilmesi, onların bilimsel çalışmalara özgür iradeleriyle katıldığını göstermiyordu.

Eckart'ın çalışması, bu faaliyetleri tehlikeli insan deneyleri olarak değerlendiriyor.

Bu tarihsel örnekler, araştırmaların yalnızca bilimsel yöntemleriyle değil, yürütüldükleri siyasi ve toplumsal koşullarla birlikte incelenmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Uyku Hastalığıyla Mücadelede Tedavi Kampları Kuruldu

Afrika uyku hastalığıyla mücadele sırasında kullanılan yöntemler yalnızca deneysel ilaçlardan ibaret değildi.

Sömürge yönetimleri, hastalıkların kontrol altına alınması amacıyla büyük ölçekli muayene ve izolasyon programları da başlattı.

Kongo'da ve Doğu Afrika'nın çeşitli bölgelerinde hastalar için ayrı tedavi merkezleri ve kamplar oluşturuldu.

Bazı bölgelerde hastaların hareket özgürlüğü kısıtlandı.

Özellikle Victoria Gölü çevresinde hastalığın yayılmasını önlemek amacıyla insanların yaşadıkları yerlerden uzaklaştırılmasına yönelik tedbirler uygulandı.

Bu müdahaleler, dönemin ağır salgın koşullarında hastalığı kontrol altına alma amacı taşıyordu.

Ancak halk sağlığını koruma hedefi, zorlayıcı uygulamaların yarattığı sorunları ortadan kaldırmıyordu.

Tıp tarihçisi Helen Tilley'nin 2016 yılında yayımlanan araştırması, sömürge sağlık sistemlerinde tedavi, araştırma ve siyasi otorite arasındaki ilişkilerin karmaşıklığını ortaya koymaktadır.

Bazı sağlık çalışanları hastaların yararını önceleyen yaklaşımlar geliştirirken, başka uygulamalarda tehdit, zorlama veya yeterli bilgilendirme yapılmadan gerçekleştirilen müdahaleler görülebiliyordu.

Yerel halkların bu uygulamalara tepkileri de farklıydı.

Bazı insanlar tedaviden yararlanmaya çalışıyor, bazıları muayenelerden kaçınıyor, bazıları ise zorlayıcı sağlık politikalarına direniyordu.

Bu durum, sömürge toplumlarının yalnızca edilgen deney nesneleri olarak değerlendirilmemesi gerektiğini de göstermektedir.

1928 Kamerun: Bir Yılda 663 Bin Kişi Muayene Edildi

Fransız sömürge yönetimi altındaki Kamerun'da hekim Eugène Jamot tarafından geliştirilen gezici sağlık ekipleri, uyku hastalığıyla mücadelede önemli rol oynadı.

Bu ekipler köyleri dolaşıyor, insanları muayene ediyor ve hastalık etkenini belirlemeye çalışıyordu.

Enfekte olduğu tespit edilen kişilere ilaç tedavisi uygulanıyordu.

Tarihçi Daniel R. Headrick'in 2014 yılında PLOS Neglected Tropical Diseases dergisinde yayımlanan araştırmasına göre, 1928 yılında bu ekipler 663.971 kişiyi muayene etti.

Muayene edilenlerin 115.354'ünde enfeksiyon tespit edildi.

Bu rakam, muayene edilenlerin yaklaşık yüzde 17'sine karşılık geliyordu.

Veriler, sömürge dönemindeki sağlık kampanyalarının ulaştığı geniş ölçeği ortaya koyuyor.

Gezici sağlık ekiplerinin çalışmaları, hastalığın kontrol altına alınmasına katkı sağladı.

Ancak kullanılan ilaçlar bazı durumlarda ciddi yan etkilere neden olabiliyordu.

Ayrıca zorunlu muayene ve tedavi yöntemleri, insanların sağlık hizmetleriyle ilişkisini olumsuz etkileyebiliyordu.

Bu nedenle sömürge dönemindeki sağlık kampanyalarını değerlendirirken hem hastalıklarla mücadelede sağlanan ilerlemeleri hem de kullanılan yöntemlerin yarattığı zararları birlikte incelemek gerekiyor.

Lomidine Faciası: Aynı İlaç, Farklı İnsanlar İçin Farklı Kurallar

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransız sömürge yönetimleri, Afrika uyku hastalığını ortadan kaldırmak amacıyla yeni bir koruyucu ilaç kampanyası başlattı.

Kullanılan ilaç, pentamidin etken maddesini içeren Lomidine'di.

O dönemde tek bir enjeksiyonun aylar boyunca hastalığa karşı koruma sağlayabileceği düşünülüyordu.

Bu beklenti, kitlesel koruyucu enjeksiyon programlarının yaygınlaşmasına neden oldu.

Ancak Lomidine bir aşı değildi.

İlaç, hastalığa karşı bağışıklık oluşturan bir aşı gibi değerlendirilmemelidir.

Araştırmalar ilerledikçe pentamidinin koruyucu amaçlı kullanımının beklenen güvenilir etkinliği sağlamadığı anlaşıldı.

Üstelik kitlesel uygulamalarda ağır yan etkiler ve enjeksiyon güvenliği sorunları ortaya çıkıyordu.

Guillaume Lachenal'ın The Lomidine Files adlı çalışmasında dikkat çektiği sorunlardan biri, ilacın farklı topluluklara uygulanmasında izlenen eşitsiz yöntemlerdi.

Kitabın yayınevi tarafından paylaşılan tarihsel değerlendirmeye göre Fransız vatandaşlarına ilaç uygulanmadan önce imzalı onam alınırken, Afrikalılara yönelik kitlesel kampanyalarda aynı yaklaşım izlenmiyordu.

Bazı uygulamalar, kişilerin rızası olmadan ve zaman zaman zor kullanılarak gerçekleştirildi.

Bu durum, sömürge yönetiminde yaşayan insanların tıbbi karar süreçlerindeki eşitsiz konumunu açık biçimde gösteriyordu.

1954 yılındaki Gribi faciası, yalnızca bir ilacın güvenliğiyle ilgili sorun değildi.

Aynı zamanda tıbbi müdahalelerin hazırlanması, uygulanması, denetlenmesi ve insanların rızasının korunmasıyla ilgili ciddi bir başarısızlıktı.

Olayın ardından çeşitli bölgelerde Lomidine kampanyaları durduruldu veya sınırlandırıldı.

Koruyucu amaçlı kitlesel uygulamalar 1950'lerin sonlarında büyük ölçüde terk edilmeye başlandı. Ancak benzer uygulamaların ve bunlarla ilişkili ağır sorunların bazı bölgelerde 1960'lı yıllarda da görüldüğü tarihsel kayıtlarda yer almaktadır.

Bu geçmiş, bir tıbbi uygulamanın bilimsel gerekçesinin bulunmasının, uygulamanın güvenli ve etik biçimde gerçekleştirildiğini tek başına göstermediğini ortaya koymaktadır.

Tıbbi Deney ile Zorunlu Tedavi Aynı Şey mi?

Sömürge tıbbının tarihini incelerken önemli bir ayrım yapılması gerekiyor.

Yeni bir ilacın etkisini araştırmak amacıyla gerçekleştirilen deney ile bilinen bir hastalığın yayılmasını önlemek için düzenlenen halk sağlığı kampanyası aynı tür faaliyet değildir.

Deneysel araştırmalar yeni bilimsel bilgi üretmeyi amaçlar.

Tedavi ve koruyucu sağlık kampanyaları ise hastalıkları önlemeyi veya kontrol altına almayı hedefler.

Ancak sömürge döneminde her iki faaliyet de kimi zaman zorlayıcı yöntemlerle gerçekleştirildi.

Deneysel araştırmalarda katılımcılar yeterince bilgilendirilmemiş olabiliyordu.

Kitlesel sağlık kampanyalarında ise insanlar uygulamaları reddetme özgürlüğüne sahip olmayabiliyordu.

Bu nedenle bütün sömürge dönemi sağlık müdahalelerini doğrudan insan deneyi olarak tanımlamak doğru değildir.

Buna karşılık bu uygulamaların bir bölümünde ortak bir sorun bulunuyordu:

Tıbbi müdahaleye maruz kalan insanların hakları, sömürge yönetimlerinin kararları karşısında yeterince korunmuyordu.

Sömürge Tıbbının Etkileri Günümüze Kadar Ulaştı mı?

Sömürge döneminde gerçekleştirilen zorlayıcı tıbbi uygulamaların, sonraki kuşakların sağlık hizmetlerine yaklaşımı üzerindeki etkileri modern araştırmaların da konusudur.

Ekonomistler Sara Lowes ve Eduardo Montero tarafından hazırlanan ve 2021 yılında American Economic Review dergisinde yayımlanan çalışma, bu konuda önemli bulgular ortaya koydu.

Araştırmacılar, 1921–1956 yılları arasında Fransız sömürge yönetimleri tarafından yürütülen uyku hastalığı kampanyalarının tarihsel kayıtlarını inceledi.

Beş Orta Afrika ülkesinde sağlık ekiplerinin ziyaret ettiği bölgeler belirlendi.

Bu bilgiler, sonraki dönemlere ait aşılanma ve sağlık hizmetlerine güven göstergeleriyle karşılaştırıldı.

Araştırmanın sonuçlarına göre, geçmişte zorlayıcı sömürge sağlık kampanyalarına daha yoğun maruz kalmış bölgelerde aşılanma oranları ve modern tıbba duyulan güven daha düşük düzeydeydi.

Tıbba güveni değerlendirmek için kullanılan göstergeler arasında ücretsiz kan testi yaptırmayı kabul etme isteği de bulunuyordu.

Bulgular, geçmişte yaşanan zorlayıcı sağlık müdahalelerinin uzun dönemli sonuçlar doğurabileceğine işaret ediyordu.

Bununla birlikte araştırmanın sonuçları, günümüzdeki bütün aşı tereddütlerinin veya sağlık hizmetlerine yönelik güvensizliğin sömürge geçmişinden kaynaklandığı şeklinde yorumlanamaz.

Sağlık sistemlerine duyulan güven, güncel hizmet kalitesi, toplumsal koşullar ve başka pek çok etkenle ilişkilidir.

Ancak çalışma, tarihsel sağlık deneyimlerinin uzun yıllar sonra bile toplumların tıbba yaklaşımıyla bağlantılı olabileceğini göstermektedir.

Modern Tıp Etiği Bu Geçmişten Ne Öğrendi?

İnsanlar üzerinde gerçekleştirilen tıbbi araştırmaların etik ilkelere bağlanması, 20. yüzyılda giderek daha fazla önem kazandı.

1947 tarihli Nürnberg Kodu, insan deneylerinde gönüllü rızanın önemini vurgulayan temel tarihsel belgelerden biri oldu.

1964 yılında Dünya Tabipler Birliği tarafından kabul edilen Helsinki Bildirgesi ise insan katılımcılarla gerçekleştirilen tıbbi araştırmaların etik çerçevesini geliştirdi.

Helsinki Bildirgesi, Ekim 2024 tarihinde yeniden güncellendi.

Güncel ilkeler, araştırmaya katılan insanların haklarının ve sağlığının korunmasını, risklerin değerlendirilmesini, bağımsız etik incelemeyi ve özgür ve bilgilendirilmiş onamın alınmasını temel gereklilikler arasında saymaktadır.

Modern tıp etiğinin gelişimini yalnızca sömürge dönemindeki ihlallere bağlamak doğru değildir.

Bu ilkeler, farklı ülkelerde ve dönemlerde yaşanan etik ihlaller, bilimsel tartışmalar ve insan hakları alanındaki gelişmeler sonucunda şekillenmiştir.

Bununla birlikte sömürge tıbbındaki olaylar, bu ilkelerin neden önemli olduğunu anlamamıza yardımcı olmaktadır.

Bilimsel araştırmaya katılan insanlar, yalnızca bilgi elde etmek amacıyla kullanılabilecek araçlar değildir.

Ölümden Sonra da Hekim Yetiştirdiler: Bedenlerini Tıp Fakültelerine Bağışlayan Doktorlar
Ölümden Sonra da Hekim Yetiştirdiler: Bedenlerini Tıp Fakültelerine Bağışlayan Doktorlar
İçeriği Görüntüle

Her araştırma katılımcısının yaşamı, sağlığı, insan onuru ve karar verme özgürlüğü korunmalıdır.

Tıp Tarihinin Bıraktığı En Önemli Ders

Sömürge dönemindeki tıbbi faaliyetlerin tamamını yalnızca insan hakları ihlalleri üzerinden değerlendirmek, tarihsel gerçeğin bir bölümünü eksik bırakacaktır.

Bu dönemde ciddi bulaşıcı hastalıklarla mücadele edildi.

Yeni ilaçlar geliştirildi, hastaneler kuruldu ve bazı hastalıkların kontrolünde önemli ilerlemeler sağlandı.

Ancak bu gelişmeler, aynı süreçte yaşanan etik ihlalleri ortadan kaldırmaz.

Bir tedavinin bilimsel açıdan yararlı olması, onun insanlara zorla uygulanmasını haklı çıkarmaz.

Bir araştırmadan önemli bilimsel bilgiler elde edilmesi de araştırmaya katılanların gereksiz risklere maruz bırakılmasını meşrulaştırmaz.

1900 yılında Kamerun'da sağlıklı insanlara sıtmalı hastaların kanının enjekte edilmesi, Robert Koch'un Atoxyl araştırmaları, Alman sömürgelerindeki ilaç deneyleri ve 1954 yılındaki Lomidine faciası, birbirinden farklı tarihsel olaylardır.

Ancak hepsi bilimsel araştırma, siyasi otorite ve insan hakları arasındaki ilişkinin önemini göstermektedir.

Bu olayların ortak noktası, tıbbi müdahaleye maruz kalan insanların kimi zaman karar süreçlerinin dışında bırakılmasıdır.

Tıp tarihi yalnızca hangi hastalıkların tedavi edildiğini veya hangi ilaçların geliştirildiğini anlatmaz.

Aynı zamanda bu gelişmelerin hangi koşullarda gerçekleştiğini, insanların hangi risklere maruz bırakıldığını ve bilimsel ilerleme sırasında hangi etik sınırların aşıldığını da inceler.

Sömürge tıbbının bıraktığı en önemli derslerden biri şudur: İnsan yaşamını korumayı amaçlayan tıp, bilimsel ilerleme uğruna insan onurunu ve hasta haklarını ikinci plana itemez.

Çünkü tıbbın başarısı yalnızca kurtardığı hayatlarla değil, araştırma ve tedavi süreçlerinde koruyabildiği insan haklarıyla da değerlendirilmelidir.


KAYNAKLAR

  1. Lachenal, Guillaume (2017). The Lomidine Files: The Untold Story of a Medical Disaster in Colonial Africa. Johns Hopkins University Press. Çeviri: Noémi Tousignant. DOI: 10.1353/book.56358.

  2. Eckart, Wolfgang U. (2002). The Colony as Laboratory: German Sleeping Sickness Campaigns in German East Africa and in Togo, 1900–1914. History and Philosophy of the Life Sciences, 24(1), 69–89. DOI: 10.1080/03919710210001714323.

  3. Headrick, Daniel R. (2014). Sleeping Sickness Epidemics and Colonial Responses in East and Central Africa, 1900–1940. PLOS Neglected Tropical Diseases, 8(4), e2772. DOI: 10.1371/journal.pntd.0002772.

  4. Lowes, Sara ve Montero, Eduardo (2021). The Legacy of Colonial Medicine in Central Africa. American Economic Review, 111(4), 1284–1314. DOI: 10.1257/aer.20180284.

  5. Sunseri, Thaddeus (2016). Blood Trials: Transfusions, Injections, and Experiments in Africa, 1890–1920. Journal of the History of Medicine and Allied Sciences, 71(3), 293–321. DOI: 10.1093/jhmas/jrv048.

  6. Tilley, Helen (2016). Medicine, Empires, and Ethics in Colonial Africa. AMA Journal of Ethics, 18(7), 743–753. DOI: 10.1001/journalofethics.2016.18.7.mhst1-1607.

  7. Kumar, Deepak (1999). 'Colony' under a Microscope: The Medical Works of W. M. Haffkine. Science, Technology & Society, 4(2), 239–271. DOI: 10.1177/097172189900400205.

  8. Haffkine, W. M. (1897). Dr. Haffkine's Report. Indian Medical Gazette, Mart 1897. Byculla Hapishanesi'ndeki veba aşısı uygulamasına ilişkin dönem raporu. PMC: PMC5148294.

  9. Steverding, Dietmar (2008). The History of African Trypanosomiasis. Parasites & Vectors, 1, 3. DOI: 10.1186/1756-3305-1-3.

  10. Robert Koch Institute (2024). Dealing with the Colonial Legacy at the RKI. Robert Koch'un Doğu Afrika'daki uyku hastalığı araştırmalarına ilişkin resmî tarihsel değerlendirme.

  11. Newman, Sophia (2018). The Hidden History of Lomidine. Hektoen International, A Journal of Medical Humanities. Lomidine kampanyaları ve 1954 Kamerun faciasına ilişkin tarihsel değerlendirme.

  12. World Medical Association (2024). Declaration of Helsinki: Ethical Principles for Medical Research Involving Human Participants. Ekim 2024 revizyonu. JAMA, 2025;333(1):71–74. DOI: 10.1001/jama.2024.21972.