İki bin yıl önce diş ağrısı çeken bir Romalı ne yapıyordu?
Gece yarısı şiddetli bir diş ağrısıyla uyanan bir Romalıyı düşünün. Çürüyen bir azı dişi yüzünden yemek yiyemiyor, uyuyamıyor ve günlük işlerini yapmakta güçlük çekiyor. Ancak başvurabileceği modern bir diş kliniği, lokal anestezi, kanal tedavisi veya antibiyotik bulunmuyor.
Peki ne yapabilirdi?
Antik Roma'da diş ağrısı, dönemin hekimlik anlayışı çerçevesinde çeşitli bitkisel karışımlar, ağız çalkalama sıvıları ve cerrahi müdahalelerle tedavi edilmeye çalışılıyordu. Bazı uygulamalar ağrıyı hafifletmeyi amaçlarken dişin kurtarılamadığı düşünülen durumlarda çekime başvurulabiliyordu.
Üstelik diş çekimi, sanıldığının aksine her zaman ilk tercih değildi. Bazı antik hekimlik metinleri, çürük dişin mümkün olduğunca korunmasını ve çekimin son çare olarak değerlendirilmesini öneriyordu.
Bütün bunları nereden biliyoruz?
Antik Roma'nın tıp kitaplarından, arkeolojik kazılarda bulunan aletlerden ve insanların ölümünden yaklaşık iki bin yıl sonra incelenen dişlerden.
Özellikle Roma Forumu'nda ortaya çıkarılan 86 ileri derecede çürük diş, antik diş tedavilerinin arkeolojik kanıtları arasında önemli bir yer tutuyor.
Roma mezarlıklarında bulunan dişler ise çok daha geniş bir hikâye anlatıyor. İnsanların ne yediklerine, çocukluklarında hangi sağlık sorunlarıyla karşılaşmış olabileceklerine ve bazılarının nerelerde büyüdüğüne ilişkin bilgiler içeriyor.
Bu nedenle Antik Roma'nın diş hekimliği tarihi yalnızca eski tedavi yöntemlerinden ibaret değil. Aynı zamanda beslenmenin, hastalıkların, toplumsal farklılıkların ve insan hareketliliğinin de tarihi.
Roma Forumu’nda bulunan 86 çürük dişin sırrı
Roma'nın merkezindeki Forum Romanum, imparatorluğun siyasi, ticari ve toplumsal hayatının en önemli alanlarından biriydi.
Bugün antik kentin kalıntıları arasında bulunan Castor ve Pollux Tapınağı çevresindeki arkeolojik kazılar, Roma dönemi diş tedavilerine ilişkin dikkat çekici kanıtlar ortaya çıkardı.
Tapınakla ilişkili küçük bir ticari yapının giderinde 86 insan dişi bulundu.
Milattan sonra 50-100 yılları arasına tarihlendirilen bu dişlerin büyük bölümünde ileri derecede çürük vardı.
2012 yılında Caries Research dergisinde yayımlanan araştırmada, dişler ayrıntılı biçimde incelendi. Araştırmacılar, neredeyse bütün dişlerdeki çürük boşluklarının genişlediğini ve dişin damar ve sinir dokusunu içeren pulpa bölgesine kadar ilerlediğini belirledi.
Dişlerin iç yapısını incelemek amacıyla mikro bilgisayarlı tomografi yönteminden de yararlanıldı.
İncelemelerde, çürüklerin ilerleyen sınırlarında yoğun mineral birikimi gösteren dentin bölgeleri saptandı.
Bu durum araştırmacılar tarafından, dişlerin yaşam sırasında bazı müdahalelere maruz kalmış olabileceği ihtimaliyle birlikte değerlendirildi.
Çürük boşluklarının temizlenmesi veya ağrıyı hafifletmeye yönelik yerel uygulamaların hastalığın ilerleyişini yavaşlatmış olabileceği düşünüldü.
Ancak burada önemli bir bilimsel ayrım bulunuyor.
Dişlerdeki bu bulgular, Romalıların modern anlamda dolgu veya kanal tedavisi yaptığını kanıtlamıyor. Araştırmacılar, geçici müdahalelerin gerçekleşmiş olabileceğine ilişkin dolaylı kanıtlar üzerinde duruyor.
Buluntuların incelendiği başka çalışmalarda bazı dişlerde metal aletlerle ilişkili olabilecek izler de tanımlandı.
Aynı arkeolojik çevrede ilaç, merhem ve kozmetik malzemeleriyle ilişkili nesnelerin bulunması, söz konusu yapının farklı sağlık ve bakım uygulamaları için kullanılmış olabileceği ihtimalini güçlendirdi.
Bu değerlendirmeler, dişlerin çekilerek yapının giderine atılmış olabileceğini düşündürüyor.
Ancak 86 dişin bir arada bulunması, Roma toplumunun tamamında diş çürüklerinin aynı derecede ağır olduğu anlamına gelmiyor. Bunlar, büyük olasılıkla belirli müdahalelerin ardından birikmiş dişlerden oluşan özel bir arkeolojik örneklem.
Yine de buluntular son derece önemli.
Çünkü antik kaynaklarda anlatılan diş çekimi uygulamalarının gerçek hayatta da gerçekleştirilmiş olabileceğini gösteren somut arkeolojik kanıtlar sunuyor.
Antik Roma’da çürük dişler nasıl tedavi ediliyordu?
Antik Roma'daki diş tedavileri hakkında en önemli yazılı kaynaklardan biri, milattan önce 1. yüzyılın sonları ile milattan sonra 1. yüzyılın ilk yarısında yaşamış Aulus Cornelius Celsus'un De Medicina adlı eseridir.
Celsus'un hekimlik eğitimi alıp almadığı kesin olarak bilinmemekle birlikte eserinde dönemin tıbbi bilgilerini ayrıntılı biçimde derlediği görülüyor.
De Medicina, Antik Roma'daki cerrahi ve ilaç uygulamaları hakkında günümüze ulaşan temel kaynaklar arasında bulunuyor.
Celsus, diş ağrısını son derece ağır bir rahatsızlık olarak tanımlıyordu.
Ancak tedavi yaklaşımı yalnızca ağrıyan dişi çekmekten ibaret değildi.
Eserinde önce ağrıyı hafifletmeye yönelik uygulamalardan söz ediyor, bunların yetersiz kalması durumunda dişin çekilmesini gündeme getiriyordu.
Bitkisel karışımlarla diş ağrısını hafifletme
Celsus'un tarif ettiği yöntemler arasında çeşitli bitkisel maddelerle hazırlanan karışımlar bulunuyordu.
Haşhaş kökenli maddeler, mür, safran, biber, farklı bitki kökleri ve reçineler, antik diş ağrısı reçetelerinde yer alabiliyordu.
Bazı karışımlar ağrıyan dişin çevresine uygulanırken bazıları ağızda tutulacak sıvılar biçiminde hazırlanıyordu.
Celsus, belirli bitkilerden elde edilen sıvıların ağızda tutulmasını tarif ederken bazı maddelerin yutulmaması gerektiği konusunda da uyarıda bulunuyordu.
Bunlar arasında banotu ve adamotu gibi zehirli özelliklere sahip bitkiler de vardı.
Bu nedenle antik reçetelerin günümüzde evde uygulanabilecek güvenli tedaviler olarak değerlendirilmesi doğru değil.
Haşhaştan elde edilen bazı maddelerin ağrı kesici etkileri modern farmakoloji tarafından bilinse de Antik Roma'da kullanılan karışımların tamamının etkili veya güvenli olduğu söylenemez.
Üstelik ağrının hafiflemesi, diş çürüğünün ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu.
Bir dişte ilerlemiş çürük veya iltihap bulunuyorsa yalnızca ağrının azaltılması hastalığın nedenini çözmeyebilirdi.
Antik tedavilerin önemli sınırlamalarından biri de buydu.
Çürük diş hemen çekilmiyordu
Celsus'un dikkat çekici önerilerinden biri, çürümüş bir dişin hemen çekilmemesiydi.
Eserinde çürük dişin çekilmesi konusunda acele edilmemesi gerektiğini belirtiyor, önce ağrının azaltılmasına yönelik çeşitli uygulamalardan yararlanılmasını öneriyordu.
Ancak ağrı devam ediyor ve dişin çekilmesi zorunlu görülüyorsa cerrahi müdahale gündeme geliyordu.
Celsus'un diş çekimi tarifleri, işlemin belirli teknik kurallara dayanması gerektiğini gösteriyor.
Çekilecek dişin önce diş etiyle bağlantısının dikkatlice ayrılmasını öneriyordu.
Ardından dişin hareket ettirilerek gevşetilmesi gerekiyordu.
Diş yeterince gevşediğinde mümkünse elle, bunun mümkün olmadığı durumlarda ise metal bir penseyle çıkarılması tarif ediliyordu.
Buradaki amaç, çekim sırasında çevre dokulara mümkün olduğunca az zarar vermekti.
Celsus, sağlam biçimde yerinde duran bir dişe aşırı kuvvet uygulanmasının çene kemiğinde yaralanmaya yol açabileceği konusunda uyarıda bulunuyordu.
Diş çekiminin ardından kökün içeride kalması hâlinde, bunun özel bir aletle çıkarılması gerektiğini de anlatıyordu.
Bu ayrıntılar, Antik Roma'da diş çekiminin gelişigüzel yapılan bir işlemden ibaret olmadığını gösteriyor.
Ancak antik metinlerde belirli tekniklerin anlatılması, bunların her uygulayıcı tarafından güvenli biçimde gerçekleştirildiğini kanıtlamıyor.
Günümüzde diş çekimlerinin güvenliğini artıran anestezi, görüntüleme, sterilizasyon ve enfeksiyon kontrolü gibi imkânların o dönemde bulunmadığı unutulmamalı.
Romalılar çürük dişlere kurşun dolgu yapıyor muydu?
Antik Roma diş hekimliği hakkında en dikkat çekici tarihsel ayrıntılardan biri, Celsus'un kurşun kullanımına ilişkin anlatımıdır.
Celsus, ileri derecede çürümüş ve çekilmesi gereken bir dişin boşluğunun lifli bir malzemeyle veya kurşunla doldurulabileceğini yazıyordu.
İlk bakışta bu yöntem, günümüzde kullanılan diş dolgularının antik bir örneği gibi görünebilir.
Ancak işlemin amacı tamamen farklıydı.
Çürük nedeniyle zayıflamış bir diş, çekim sırasında pense baskısıyla parçalanabiliyordu.
Celsus'un önerdiği uygulamada boşluğa yerleştirilen malzeme, dişin çekim sırasında dağılmasını önlemeye yardımcı olmayı amaçlıyordu.
Dolayısıyla kurşun, çürük dişi ağızda korumak için yapılan kalıcı bir dolgu değil, çekim işlemine yönelik geçici bir destek malzemesiydi.
Modern diş dolgularıyla aynı işlevi gördüğünü söylemek tarihsel açıdan yanlış olur.
Ayrıca kurşunun insan sağlığı açısından toksik bir metal olduğu günümüzde iyi biliniyor.
Bu nedenle Roma döneminde kullanılmış olması, söz konusu malzemenin güvenli veya etkili bir diş tedavisi olduğu anlamına gelmiyor.
Bu örnek, antik bir tıbbi uygulamayı değerlendirirken modern tedavi yöntemleriyle yüzeysel benzerlikler kurmanın neden yanıltıcı olabileceğini de gösteriyor.
Diş eti hastalıkları ve apseler nasıl tedavi ediliyordu?
Antik Roma'da ağız sağlığı sorunları yalnızca diş çürüklerinden oluşmuyordu.
Diş etlerinde meydana gelen şişlikler, gevşeyen dişler ve ağız içindeki iltihaplı oluşumlar da dönemin tıp metinlerinde ele alınıyordu.
Celsus, diş eti sorunlarında çeşitli yerel ilaçlardan ve cerrahi uygulamalardan söz ediyordu.
Bazı durumlarda ısıtılmış metal aletlerin dokulara uygulanması anlamına gelen dağlama yöntemini tarif ediyordu.
Bu tür işlemler, dönemin hastalık anlayışına uygun olarak iltihaplı veya hastalıklı kabul edilen dokular üzerinde uygulanabiliyordu.
Ağız içindeki iltihaplı şişlikler için de farklı müdahaleler anlatılıyordu.
Ancak bu işlemleri günümüzün periodontal tedavileriyle veya modern apse tedavisiyle eşdeğer kabul etmek mümkün değil.
Günümüzde diş eti hastalıklarının nedenleri, bakteriyel biyofilm, bağışıklık yanıtı ve çeşitli risk faktörleri üzerinden değerlendiriliyor.
Antik Roma'da ise bu biyolojik mekanizmalar bilinmiyordu.
Bununla birlikte antik hekimlik metinleri, ağız hastalıklarının farklı belirtiler gösterdiğinin fark edildiğini ortaya koyuyor.
Altın tellerle dişler sabitleniyordu
Celsus'un aktardığı bir başka uygulama, darbe veya yaralanma sonucunda gevşeyen dişlerin sabitlenmesiydi.
Bu işlemde hareket eden dişin, sağlam komşu dişlere altın telle bağlanması öneriliyordu.
Böylece hasar görmüş dişin desteklenmesi amaçlanıyordu.
Günümüzde travmaya uğramış bazı dişlerin geçici olarak sabitlenmesinde de benzer bir mekanik prensipten yararlanılıyor.
Ancak modern uygulamalar biyolojik iyileşme süreçleri, materyal özellikleri ve klinik kanıtlar doğrultusunda gerçekleştiriliyor.
Antik yöntemle modern tedavi arasındaki benzerlik, esas olarak hareketli dişin komşu dişlerden destek alması ilkesinde bulunuyor.
Roma dönemindeki diş tedavilerinden söz ederken Etrüsklerin geliştirdiği altın diş protezlerini de ayrı olarak değerlendirmek gerekiyor.
Roma'dan önce İtalya yarımadasında yaşamış Etrüsk toplumlarına ait arkeolojik buluntular arasında altın bantlarla hazırlanmış diş protezleri bulunuyor.
Bazı örneklerde eksik dişlerin yerini doldurmak amacıyla doğal dişlerden veya farklı malzemelerden yararlanıldığı anlaşılıyor.
Bunların bir bölümü, eksik ön dişlerin görünümünü düzeltmeye yönelik uygulamalar olarak değerlendiriliyor.
Etrüsklere ait bu örnekleri doğrudan Roma diş protezleri olarak tanımlamak doğru değil.
Ancak söz konusu buluntular, Roma'nın geliştiği coğrafyada dişçilik ve metal işçiliğiyle ilgili daha eski bir teknik birikimin mevcut olduğunu gösteriyor.
Roma mezarlarından çıkan dişler bize ne anlatıyor?
Antik Roma'nın diş hekimliği tarihine ilişkin bilgiler yalnızca yazılı belgelerden gelmiyor.
Mezarlıklarda bulunan insan iskeletleri, dişler ve çene kemikleri de dönemin sağlık koşullarını anlamak için önemli kanıtlar sunuyor.
Dişler, insan bedeninin ölümden sonra uzun süre korunabilen en dayanıklı yapıları arasında yer alıyor.
Bu nedenle arkeologlar ve biyoantropologlar, eski toplumları araştırırken dişlere özel önem veriyor.
Diş çürükleri, diş taşları, aşınmalar, ölüm öncesindeki diş kayıpları ve diş minesindeki gelişim bozuklukları, geçmiş yaşam koşullarına ilişkin bilgiler sağlayabiliyor.
Örneğin diş çürüklerinin dağılımı, beslenmeyle ilişkili bazı riskleri değerlendirmeye yardımcı olabiliyor.
Dişlerin aşınma biçimleri, yiyeceklerin fiziksel özellikleri ve mekanik alışkanlıklar hakkında ipuçları sunabiliyor.
Diş minesindeki gelişim bozuklukları ise çocukluk döneminde yaşanan bazı fizyolojik stresleri gösterebiliyor.
Ancak bütün bu bulgular dikkatle yorumlanmalı.
Çünkü tek bir diş çürüğünden bir kişinin ne yediğini, tek bir aşınma izinden hangi mesleği yaptığını veya tek bir gelişim bozukluğundan hangi hastalığı geçirdiğini kesin biçimde belirlemek mümkün değil.
Bilim insanları, farklı verileri bir araya getirerek geçmiş yaşam koşullarını yeniden değerlendirebiliyor.
Quadrella Mezarlığı: 67 insanın dişlerinde saklanan tarih
İtalya'nın Molise bölgesindeki Quadrella nekropolü, Roma İmparatorluk döneminin ağız ve diş sağlığına ilişkin önemli araştırmalardan birine konu oldu.
Milattan sonra 1-4. yüzyıllar arasına tarihlendirilen mezarlıktan elde edilen 67 yetişkin bireyin diş ve çene yapıları incelendi.
2003 yılında HOMO dergisinde yayımlanan araştırmada, diş çürükleri, apseler, ölüm öncesindeki diş kayıpları, diş taşı birikimleri ve diş aşınmaları değerlendirildi.
Araştırmacılar, toplulukta çürük sıklığının yüksek olduğunu belirledi.
Diş taşı birikimlerinin de yaygın olması dikkat çekti.
Buna karşılık ileri derecede diş aşınmasının görece az olduğu bildirildi.
Bu bulgular, araştırmacılar tarafından daha az sert ve lifli besin tüketimi ile karbonhidrat yönünden zengin bir beslenme düzeninin olası sonuçları olarak yorumlandı.
Ancak diş çürüklerinin yalnızca tüketilen karbonhidrat miktarıyla açıklanamayacağı unutulmamalı.
Besinlerin hazırlanma biçimi, ağız temizliği, yaş ve bireysel farklılıklar da çürük oluşumunu etkileyebiliyor.
Quadrella'daki dişlerin bir başka dikkat çekici özelliği ise mine gelişim bozukluklarıydı.
Araştırmacılar, bazı bireylerin dişlerinde doğrusal mine hipoplazisi olarak adlandırılan değişiklikler belirledi.
Bu değişiklikler, dişlerin geliştiği çocukluk dönemlerinde fizyolojik stres yaşanmış olabileceğini düşündürüyor.
Söz konusu stresler yetersiz beslenme, hastalıklar veya farklı gelişimsel etkenlerle ilişkili olabiliyor.
Bununla birlikte mine hipoplazisinin tek başına belirli bir hastalığı kanıtlamadığı özellikle vurgulanmalı.
Araştırmacılar Quadrella verilerini Roma çevresindeki Isola Sacra ve Lucus Feroniae topluluklarıyla da karşılaştırdı.
Elde edilen sonuçlar, Quadrella topluluğunun yaşam koşullarının karşılaştırılan diğer bazı Roma topluluklarına göre daha elverişsiz olabileceğini düşündürdü.
Böylece dişler, yalnızca ağız hastalıklarını değil, eski toplumların genel yaşam koşullarını araştırmanın da bir aracı hâline geldi.
Diş çürükleri Roma toplumundaki sosyal farklılıkları gösterebilir mi?
Roma İmparatorluğu, toplumsal ve ekonomik bakımdan büyük farklılıklar barındırıyordu.
Kent merkezlerinde yaşayanlarla kırsal topluluklar, farklı meslek grupları ve farklı hukuki statülere sahip insanlar her zaman aynı yaşam koşullarını paylaşmıyordu.
Bu farklılıklar beslenmeye ve dolayısıyla diş sağlığına yansıyabiliyordu.
1999 yılında American Journal of Human Biology dergisinde yayımlanan araştırmada, Roma dönemi ve erken Orta Çağ'a ait farklı toplulukların ağız sağlığı bulguları karşılaştırıldı.
Araştırmada Roma İmparatorluk dönemine tarihlendirilen Lucus Feroniae ve Isola Sacra nekropolleri incelendi.
Lucus Feroniae örneklemi, arkeolojik yorumlara göre önemli ölçüde köleleştirilmiş kişiler ve savaş gazileriyle ilişkilendirilen kırsal bir topluluğu temsil ediyordu.
Isola Sacra ise Roma'nın liman kenti Portus ile ilişkili, kentsel yaşam özellikleri taşıyan bir topluluktu.
Araştırmada diş çürükleri, apseler, ölüm öncesindeki diş kayıpları, diş taşları ve çene kemiğindeki bazı hastalık izleri değerlendirildi.
Topluluklar arasındaki farklılıkların beslenme alışkanlıkları ve yaşam koşullarıyla ilişkili olabileceği belirtildi.
2007 yılında yayımlanan ve Roma İmparatorluk dönemine ait dört nekropolü ele alan başka bir araştırma da çürük sıklığının farklı topluluklarda aynı olmadığını ortaya koydu.
Araştırmacılar, bazı kent çevresi topluluklarında karbonhidrat yönünden zengin beslenmenin diş çürükleriyle ilişkili olabileceğini değerlendirdi.
Ancak burada kesin bir sınır bulunuyor.
Çürük dişlere bakarak bir kişinin zengin, yoksul, özgür veya köleleştirilmiş olduğunu belirlemek mümkün değil.
Diş hastalıkları toplumsal koşullardan etkilenebilse de tek başına sosyal sınıf göstergesi değildir.
Arkeolojik bağlam, gömü uygulamaları, tarihî kayıtlar ve diğer biyolojik bulgular birlikte değerlendirildiğinde daha anlamlı sonuçlara ulaşılabiliyor.
Romalıların dişleri günümüz insanlarından daha mı sağlıklıydı?
Antik toplumların modern insanlardan daha sağlıklı dişlere sahip olduğu zaman zaman ileri sürülüyor.
Ancak Roma İmparatorluğu'nun tamamı için böyle bir genelleme yapmak bilimsel açıdan doğru değil.
Farklı bölgelerde ve farklı dönemlerde yaşamış Roma topluluklarının diş sağlığı aynı değildi.
Bazı mezarlıklarda çürük sıklığının görece düşük olduğu bildirilirken başka örneklemlerde ileri derecede çürükler, apseler ve diş kayıpları tespit edildi.
Roma Forumu'ndan çıkarılan 86 ağır çürük diş, ciddi diş hastalıklarının tedavi gerektiren bir sorun olduğunu gösteriyor.
Quadrella bulguları da bazı topluluklarda diş çürüklerinin ve diş taşı birikimlerinin yaygın olduğunu ortaya koyuyor.
Modern toplumlarla yapılacak karşılaştırmalarda ise yaş dağılımı, yaşam süresi, beslenme biçimi ve dişlerin yaşam sırasında kaybedilmiş olması gibi etkenlerin dikkate alınması gerekiyor.
Örneğin ağır çürük nedeniyle daha önce çekilmiş veya düşmüş dişlerin hesaba katılmaması, bir topluluğun gerçekte olduğundan daha düşük çürük sıklığına sahip görünmesine neden olabilir.
Ayrıca antik toplumlarda bugünkü ölçekte rafine şeker tüketilmemesi, diş çürüklerinin bulunmadığı anlamına gelmiyor.
Tahıllar, bal ve farklı karbonhidrat kaynakları da ağız sağlığını etkileyebiliyordu.
Dolayısıyla Antik Roma'nın diş sağlığı hakkında tek bir sonuçtan değil, bölgelere ve topluluklara göre değişen bir tablodan söz etmek daha doğru.
Diş taşlarından iki bin yıllık beslenme alışkanlıkları ortaya çıkıyor
Diş taşları, yalnızca ağız temizliğiyle ilişkili bir bulgu değil.
Aynı zamanda arkeolojik araştırmalarda geçmiş beslenme alışkanlıklarını incelemek için kullanılabilen önemli biyolojik materyaller arasında bulunuyor.
Dişlerin üzerinde oluşan plak zamanla mineralleşerek diş taşına dönüşebiliyor.
Bu süreçte yiyeceklerle ilişkili bazı mikroskobik kalıntılar ve kimyasal izler diş taşı içinde korunabiliyor.
Araştırmacılar bu kalıntıları inceleyerek insanların tüketmiş olabileceği bazı besinleri belirleyebiliyor.
2023 yılında Journal of Archaeological Science: Reports dergisinde yayımlanan bir araştırma, bu yöntemin Roma dönemi için nasıl kullanılabileceğini gösterdi.
Araştırmada Roma yakınlarındaki Boccone del Povero nekropolünde bulunan 42 bireylik iskelet topluluğu değerlendirildi.
Milattan sonra 1-2. yüzyıllara tarihlendirilen bu toplulukta diş taşı analizleri, kemiklerden elde edilen kararlı izotop verileriyle birlikte incelendi.
Özellikle mezarlıktaki zengin mezarlardan birinde bulunan genç bir kadının kalıntılarına ayrıntılı olarak odaklanıldı.
Araştırmacılar, topluluğun beslenmesinde hem bitkisel hem de hayvansal kaynakların yer aldığını belirledi.
Diş taşı incelemelerinde tahıl gruplarıyla ilişkili kalıntılar, gülgiller familyasından bitkilere ait izler ve süt ile süt ürünleri tüketimiyle ilişkilendirilen bulgular değerlendirildi.
Bu sonuçlar, Roma toplumunun beslenmesini yalnızca tarihî metinlerden değil, insanların bedenlerinden kalan doğrudan biyolojik kanıtlardan hareketle araştırmanın mümkün olduğunu ortaya koydu.
Ancak diş taşı içinde belirli bir besin kalıntısının bulunması, o besinin ne kadar sık tüketildiğini kesin biçimde göstermiyor.
Aynı şekilde bir besinin diş taşı örneğinde tespit edilmemesi, kişinin o besini hiç tüketmediği anlamına gelmiyor.
Yöntemin gücü, farklı analizlerle birlikte kullanıldığında artıyor.
Roma mezarlarındaki dişler insanların nerede büyüdüğünü de anlatıyor
Antik Roma, imparatorluğun farklı bölgelerinden gelen insanların yaşadığı büyük bir merkezdi.
Askerler, tüccarlar, işçiler, köleleştirilmiş kişiler ve aileler imparatorluğun çeşitli bölgeleri arasında hareket ediyordu.
Ancak bir insanın mezarının Roma'da bulunması, onun mutlaka Roma'da doğduğu anlamına gelmiyor.
Bu soruyu araştırmak için diş minesinin kimyasal yapısından yararlanılabiliyor.
Diş minesi, çocukluk döneminde oluşurken kişinin yaşadığı çevreyle ilişkili bazı izotopik özellikleri bünyesine alıyor.
Mineralleşmesi tamamlanan diş minesi daha sonra büyük ölçüde değişmeden kalabildiği için çocukluk dönemine ilişkin bazı kimyasal izleri koruyabiliyor.
Özellikle oksijen ve stronsiyum izotopları, geçmiş toplumlarda insanların farklı coğrafi bölgelerde büyümüş olma ihtimalini araştırmak için kullanılıyor.
2007 yılında yayımlanan bir araştırmada, Roma'nın liman yerleşimi Portus ile ilişkili Isola Sacra nekropolünde bulunan 61 bireyin dişleri incelendi.
Araştırmacılar, birinci ve üçüncü azı dişlerinden elde edilen oksijen izotopu verilerini değerlendirdi.
Birinci azı dişleri çocukluğun erken dönemlerini, üçüncü azı dişleri ise daha sonraki gelişim dönemlerini yansıtabiliyor.
Böylece bireylerin yaşamlarının farklı dönemlerinde değişik çevresel koşullarda bulunmuş olabilecekleri araştırılabiliyor.
Araştırmada, incelenen bireylerin yaklaşık üçte birinin birinci azı dişlerinden elde edilen değerlerinin kullanılan modern yerel karşılaştırma aralığının dışında kaldığı belirlendi.
Bu bulgu, topluluğun bir bölümünün Roma çevresi dışında büyümüş olabileceği şeklinde yorumlandı.
Bazı bireylerin çocukluk veya ergenlik dönemlerinde yer değiştirmiş olabilecekleri de değerlendirildi.
Ancak izotopların tek başına kesin bir doğum yeri göstermediği unutulmamalı.
Benzer çevresel ve jeolojik koşullar farklı bölgelerde de bulunabiliyor.
Bu nedenle izotop analizleri, kişinin kesin olarak hangi şehirde doğduğunu veya hangi etnik gruba mensup olduğunu belirlemiyor.
Yine de bu yöntem, Roma İmparatorluğu'ndaki nüfus hareketliliğine ilişkin önemli bilgiler sunuyor.
105 bireyin dişleri Roma’ya göçün izlerini gösterdi
2016 yılında PLOS ONE dergisinde yayımlanan başka bir araştırmada, Roma İmparatorluk dönemine ait iki mezarlık alanındaki bireylerin dişlerinden elde edilen kimyasal veriler incelendi.
Çalışmada Casal Bertone ve Castellaccio Europarco alanlarından toplam 105 bireyin dişlerinde stronsiyum izotopu analizi gerçekleştirildi.
Bu örneklemin bir bölümünde oksijen ve karbon izotopları da araştırıldı.
Araştırmanın amacı, Roma'da yaşayan insanların coğrafi kökenleri ve beslenme alışkanlıklarıyla ilgili yeni bilgiler elde etmekti.
Sonuçlar, incelenen topluluklarda Roma çevresi dışında büyümüş olabilecek bireylerin bulunduğunu gösterdi.
Bu çalışmalar, Roma İmparatorluğu'nun nüfus hareketliliğini değerlendirirken yalnızca tarihî belgelerle sınırlı kalınmaması gerektiğini ortaya koyuyor.
Ancak araştırmacılar, izotop verilerinin kişilerin kesin geldikleri yerleri veya yer değiştirme nedenlerini her zaman gösteremediğinin de altını çiziyor.
Bir bireyin zorunlu olarak mı, ekonomik nedenlerle mi, aile ilişkileri nedeniyle mi yoksa başka koşullarda mı yer değiştirdiğini anlamak için ek tarihsel ve arkeolojik kanıtlar gerekiyor.
Buna rağmen diş minesinde korunan çocukluk dönemi izleri, antik dünyanın insan hareketliliğine ilişkin son derece değerli bilgiler sağlıyor.
Dişlerde çocukluk döneminin hastalık izleri saklanabiliyor
Roma mezarlıklarından çıkarılan dişlerde araştırılan önemli özelliklerden biri de mine gelişim bozukluklarıdır.
Diş minesi oluşurken bazı hastalıklar, beslenme yetersizlikleri veya farklı fizyolojik stresler mineralizasyon sürecini etkileyebiliyor.
Bu etkiler, bazı durumlarda diş yüzeyinde çizgiler veya gelişim bozuklukları biçiminde kalıcı izler bırakabiliyor.
Doğrusal mine hipoplazisi olarak adlandırılan bulgular, geçmiş toplumlarda çocukluk dönemindeki sağlık koşullarını araştırmak için kullanılıyor.
Ancak bu izlerden hareketle belirli bir hastalık teşhisi koymak çoğu zaman mümkün değil.
Örneğin bir dişte mine hipoplazisi bulunması, kişinin mutlaka kıtlık yaşadığını, belirli bir enfeksiyon geçirdiğini veya belli bir yaşta ağır hastalandığını kesin olarak kanıtlamıyor.
Aynı görünüm farklı nedenlerle oluşabiliyor.
Buna rağmen büyük iskelet topluluklarında mine gelişim bozukluklarının dağılımı, çocukluk dönemindeki fizyolojik streslerin değerlendirilmesine katkıda bulunabiliyor.
Quadrella araştırmasında tespit edilen mine hipoplazileri de bu açıdan önemliydi.
Araştırmacılar, elde edilen bulguların topluluktaki bireylerin büyüme dönemlerinde çeşitli metabolik veya fizyolojik sorunlarla karşılaşmış olabileceklerine işaret ettiğini değerlendirdi.
Bu yönüyle dişler, yalnızca ölümden önceki ağız sağlığını değil, yaşamın çok daha erken dönemlerinde meydana gelen bazı biyolojik değişiklikleri de koruyabiliyor.
Diş aşınmaları ve çene kemikleri başka neler anlatıyor?
Antik Roma mezarlıklarında incelenen dişlerin yüzeylerinde farklı derecelerde aşınmalar bulunabiliyor.
Bu aşınmaların oluşumunda tüketilen yiyeceklerin fiziksel yapısı, besinlerin hazırlanma biçimi, dişlerin birbirine teması ve bireysel alışkanlıklar etkili olabiliyor.
Örneğin içinde aşındırıcı parçacıklar bulunan yiyeceklerin uzun süre tüketilmesi, diş yüzeylerindeki aşınmaya katkıda bulunabiliyor.
Ancak belirli bir aşınma biçimini doğrudan tek bir yiyeceğe veya mesleğe bağlamak çoğu zaman mümkün değil.
Araştırmacılar aşınmaları değerlendirirken bireyin yaşı, dişlerin konumu ve diğer arkeolojik bulguları da dikkate alıyor.
Çene kemikleri ise ölüm öncesinde meydana gelmiş bazı diş kayıplarının anlaşılmasına yardımcı olabiliyor.
Bir diş kişi hayattayken kaybedildiğinde, diş yuvasının çevresindeki kemik zamanla yeniden şekillenebiliyor.
Bu iyileşme izleri, yaşam sırasında kaybedilmiş dişlerle ölümden sonra yerinden çıkmış dişlerin bazı durumlarda ayırt edilmesini sağlayabiliyor.
Aynı şekilde diş kökü çevresinde gelişen bazı uzun süreli iltihaplar, çene kemiğinde iz bırakabiliyor.
Bu izler, eski toplumların ağız sağlığını incelemek için kullanılıyor.
Böylece arkeolojik araştırmalar, yazılı belgelerde çoğu zaman adı geçmeyen sıradan insanların karşılaştığı sağlık sorunları hakkında bilgi sağlayabiliyor.
Antik Roma’da herkes diş tedavisine ulaşabiliyor muydu?
Roma'da diş ağrısı ve ağız hastalıkları için çeşitli tedavi yöntemlerinin kullanıldığı biliniyor.
Ancak bu durum, imparatorluğun her bölgesinde herkesin yararlanabildiği düzenli bir diş sağlığı hizmeti bulunduğu anlamına gelmiyor.
Günümüzdeki gibi standart eğitim ve mesleki yetkilendirmeyle tanımlanan bağımsız bir diş hekimliği sistemi Roma döneminde mevcut değildi.
Diş hastalıkları genel tıp, cerrahi ve farklı uygulayıcıların faaliyetleri kapsamında ele alınabiliyordu.
Roma Forumu'ndaki buluntular, en azından bazı kent ortamlarında diş çekimi gibi müdahalelerin gerçekleştirildiğine ilişkin güçlü arkeolojik kanıtlar sunuyor.
Ancak bir tedavi yönteminin antik kaynaklarda anlatılması veya belirli bir alanda uygulanmış olması, bütün toplumun aynı hizmete erişebildiğini göstermiyor.
Farklı Roma topluluklarının diş sağlığı arasındaki değişiklikler de yalnızca tedaviye erişimle açıklanamıyor.
Beslenme, yaş, yaşam koşulları ve ağız temizliği gibi birçok unsurun birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.
Bu nedenle Antik Roma'daki diş sağlığı hizmetlerinin toplumsal dağılımına ilişkin bilgilerimiz sınırlı.
İki bin yıl sonra dişler bize ne öğretiyor?
Antik Roma'nın diş hekimliği tarihi, modern tıbbın bugünkü imkânlarına ulaşmadan önce insanların hastalıklarla nasıl mücadele ettiğini anlamamıza yardımcı oluyor.
Celsus'un eserinde diş ağrısını hafifletmek için önerilen karışımlar, dönemin ilaç anlayışını gösteriyor.
Diş çekimine ilişkin ayrıntılı tarifler, cerrahi müdahaleler sırasında oluşabilecek yaralanmaların farkında olunduğunu ortaya koyuyor.
Altın tellerle dişlerin sabitlenmesi, antik hekimlikte mekanik destek yöntemlerinin de düşünüldüğünü gösteriyor.
Roma Forumu'nda bulunan 86 çürük diş ise bu uygulamaların yalnızca yazılı kaynaklarla sınırlı kalmadığını düşündüren arkeolojik kanıtlar sağlıyor.
Mezarlıklardan çıkarılan dişler çok daha geniş bir tarihsel tablo sunuyor.
Quadrella'daki 67 yetişkinin dişleri, beslenme ve sağlık koşullarının araştırılmasına yardımcı oluyor.
Boccone del Povero topluluğundaki diş taşı ve izotop analizleri, insanların tüketmiş olabileceği besinlere ilişkin veriler sağlıyor.
Isola Sacra ve diğer Roma mezarlıklarındaki diş minesi analizleri ise bireylerin çocuklukta farklı bölgelerde büyümüş olabileceklerini gösteriyor.
Bütün bu araştırmalar, dişlerin yalnızca çiğneme işlevi gören yapılar olmadığını, yaşam boyunca oluşan bazı biyolojik izleri koruduğunu ortaya koyuyor.
Antik toplumlarda yaşamış insanların büyük bölümünün isimleri, meslekleri ve kişisel hikâyeleri tarih kitaplarına girmedi.
Ancak bedenlerinden kalan izler bugün bilimsel yöntemlerle incelenebiliyor.
Roma'dan günümüze ulaşan iki bin yıllık bir diş, yalnızca geçmişte yaşanmış bir ağrının kalıntısı değil; beslenmenin, çocukluğun, hastalıkların ve insan hareketliliğinin de biyolojik kaydı olabilir.
Antik Roma'nın dişleri bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Tıp tarihi yalnızca hekimlerin yazdığı kitaplarda değil, hastaların bedenlerinde bıraktıkları izlerde de saklıdır.
Bilimsel ve Tarihsel Kaynaklar
-
Celsus, Aulus Cornelius. De Medicina. Kitap VI, Bölüm 9; Kitap VII, Bölüm 12. Antik Roma'da diş ağrısı, ağız hastalıkları, diş çekimi ve altın telle sabitleme uygulamalarına ilişkin birincil tarihsel kaynak.
-
Fejerskov, O. ve arkadaşları (2012). Dental Caries in Rome, 50–100 AD. Caries Research, 46(5), 467–473.
-
Becker, M. J. (2014). Dentistry in Ancient Rome: Direct Evidence for Extractions Based on the Teeth from Excavations at the Temple of Castor and Pollux in the Roman Forum. International Journal of Anthropology, 29(4), 209–226.
-
Bonfiglioli, B., Brasili, P. ve Belcastro, M. G. (2003). Dento-alveolar Lesions and Nutritional Habits of a Roman Imperial Age Population (1st–4th c. AD): Quadrella (Molise, Italy). HOMO, 54(1), 36–56.
-
Manzi, G., Salvadei, L., Vienna, A. ve Passarello, P. (1999). Discontinuity of Life Conditions at the Transition from the Roman Imperial Age to the Early Middle Ages: Example from Central Italy Evaluated by Pathological Dento-alveolar Lesions. American Journal of Human Biology, 11(3), 327–341.
-
Catalano, P. ve arkadaşları (2007). La carie dentaria a Roma: indicazioni da alcuni sepolcreti suburbani d'epoca imperiale. Medicina nei Secoli, 19(3), 745–761.
-
D'Agostino, A. ve arkadaşları (2023). Dental Calculus and Isotopes Reveal Information About Ancient Diet of Boccone del Povero Community (1st–2nd Century CE, Latium, Central Italy). Journal of Archaeological Science: Reports, 48, 103845.
-
Prowse, T. L. ve arkadaşları (2007). Isotopic Evidence for Age-related Immigration to Imperial Rome. American Journal of Physical Anthropology, 132(4), 510–519.
-
Killgrove, K. ve Montgomery, J. (2016). All Roads Lead to Rome: Exploring Human Migration to the Eternal City Through Biochemistry of Skeletons from Two Imperial-Era Cemeteries (1st–3rd c. AD). PLOS ONE, 11(2), e0147585.
-
Becker, M. J. (1994). Etruscan Gold Appliances: Origins and Functions as Indicated by an Example from Orvieto, Italy, in the Danish National Museum. Dental Anthropology, 8(3), 2–8.
-
Forshaw, R. (2026). Dentistry and Dental Care in Antiquity: Part 2 – Egypt and the Graeco-Roman World. British Dental Journal, 240(1), 45–50.




