Osmanlı'da Her İsteyen Hekimlik Yapabilir miydi?

Osmanlı İmparatorluğu'nda üç asırdan fazla önce, bir kişinin hekim olduğunu söylemesi her zaman hasta tedavi edebilmesi için yeterli değildi.

Devlet, hekimlerin mesleki bilgilerini ve yeterliliklerini denetleyebiliyor, gerekli koşulları sağlamayan kişilerin çalışmalarını engelleyebiliyordu. Bazı hekimler sınava alınıyor, yeterli görülenlere çalışma izni veriliyor, başarısız bulunanların ise dükkânları kapatılabiliyordu.

Bugün sağlık kuruluşlarının ruhsatlandırılması ve sağlık çalışanlarının mesleki yeterliliğinin denetlenmesi modern sağlık sisteminin temel unsurları arasında yer alıyor. Ancak hekimlik yetkisinin devlet tarafından kontrol edilmesi düşüncesinin geçmişi çok daha eskiye uzanıyor.

Bu uygulamaların dikkat çekici örneklerinden biri, 1703 yılında Sultan II. Mustafa döneminde çıkarılan bir fermanda karşımıza çıkıyor.

Ferman, İstanbul ve çevresinde izinsiz çalışan belirli hekimlerin denetlenmesini, gerekli izinleri bulunmayanların dükkânlarının kapatılmasını ve yeterli görülenlerin çalışmalarını sürdürmesini öngörüyordu.

Üstelik düzenlemenin arka planında bir saray görevlisinin şüpheli ölümü, yeni tedavi yöntemleri hakkındaki tartışmalar ve Osmanlı'nın siyasi bakımdan çalkantılı bir dönemi bulunuyordu.

Peki, Osmanlı'da bir hekim nasıl sınava alınıyordu? Hekim dükkânlarını kim denetliyordu? Bir saray kâtibinin ölümü, İstanbul'daki hekimlerin faaliyetlerini neden gündeme getirmişti?

Edirne'de Bir Saray Kâtibinin Ölümü

1703 yılının ilk aylarında Osmanlı sarayı Edirne'deydi.

Döneme ilişkin kaynaklarda yer alan olaylardan biri, saray çevresinde görev yapan ve Şinâsî mahlasıyla tanınan bir kâtibin ölümüdür.

Berlin Devlet Kütüphanesi'nde korunan anonim bir Osmanlı kroniğine göre Şinâsî, rahatsızlığı nedeniyle yeni tedavi yöntemleri uygulayan bir hekime başvurmuştu.

Kronikte anlatıldığına göre kendisine bazı ilaçlar verilmiş, ancak bu ilaçları kullanmasının ardından kısa süre içinde hayatını kaybetmişti.

Olayın ardından Mehmed adlı, İslamiyet'i sonradan kabul ettiği belirtilen bir hekim ile çalışma arkadaşı sorgulandı.

Hekimlerden uyguladıkları tedavi hakkında açıklama yapmaları istendi. Bununla yetinilmedi; mesleki yeterliliklerinin hekimbaşı tarafından değerlendirilmesi de gündeme geldi.

Söz konusu kronikte dikkat çekici bir ayrıntı bulunuyor.

Anlatıya göre yetkililer, Mehmed adlı hekime ölen hastaya verdiği ilaçlardan içirdiler. Hekimde belirgin bir zararlı etki gözlenmediği aktarılıyor.

Buna rağmen hekimlerin kusurlu bulunduğu ve cezalandırıldığı belirtiliyor.

Osmanlı arşivindeki ayrı bir hüküm ise Mehmed adlı hekimin Sivas'a gönderilerek Sivas Kalesi'nde tutulmasının emredildiğini gösteriyor.

Böylece saray çevresinde yaşanan bir ölüm olayı, hekimlerin mesleki yeterliliği ve uyguladıkları tedavilerin güvenilirliği konusunda daha geniş bir tartışmanın parçası hâline geldi.

Ancak olayın tarihsel olarak dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor.

Şinâsî'nin biyografik kaynaklarda ölüm yılı Hicrî 1114 olarak kaydedilirken sorgulama ve sürgünle bağlantılı belgeler Hicrî 1115 yılının Muharrem ayına tarihleniyor. Bu nedenle ölümün kesin gününü belirlemek mümkün değil.

Ayrıca hastanın ilaç kullandıktan sonra ölmesi, ölümün doğrudan bu ilaçlardan kaynaklandığını kesin olarak kanıtlamıyor.

Hangi hastalığa yakalandığı, kullanılan ilaçların tam içeriği ve ölümün tıbbi nedeni hakkında yeterli bilgi bulunmuyor.

Dolayısıyla bu olayı kesinleşmiş bir ilaç zehirlenmesi değil, dönemin kaynaklarına yansıyan şüpheli bir tedavi ölümü ve ardından gerçekleştirilen soruşturma olarak değerlendirmek gerekiyor.

1703 Fermanı: İzinsiz Hekimlerin Dükkânları Kapatılacaktı

Edirne'deki gelişmelerin ardından Sultan II. Mustafa tarafından İstanbul ve çevresindeki hekimlere ilişkin yeni bir denetim emri çıkarıldı.

Hicrî 1115 yılının Muharrem ayının son günlerine, miladi takvimle Haziran 1703'ün başlarına tarihlenen ferman; İstanbul kaymakamına, kadısına ve sekbanbaşına hitap ediyordu.

Belgede, özellikle bazı Avrupalı hekimlerin yeni tıp adı altında zararlı uygulamalarda bulunduğu ileri sürülüyordu.

Dönemin terminolojisinde Frenk olarak anılan bu hekimler arasında izinsiz çalışanların faaliyetlerinin engellenmesi isteniyordu.

Fermanda önceki denetimlere de gönderme yapılıyordu.

Daha önce İstanbul ve çevresinde çalışan hekimlerin incelendiği, yetersiz bulunanların meslekten uzaklaştırıldığı ve dükkânlarının kapatıldığı belirtiliyordu.

Mesleki becerileri uygun görülenlere ise Hekimbaşı Nuh Efendi tarafından mühürlü izin belgeleri verilmişti.

1703 tarihli yeni emir, benzer denetimlerin tekrarlanmasını öngörüyordu.

Düzenlemenin temel hükümleri şöyle özetlenebilir:

  • İstanbul ve çevresindeki ilgili hekimlerin denetlenmesi.

  • Hekimbaşının geçerli izin belgesine sahip olmayan, fermanda tanımlanan belirli Avrupalı hekimlerin dükkânlarının kapatılması.

  • Mesleki yeterliliği imtihanla belirlenen ve izin verilen hekimlerin faaliyetlerine devam edebilmesi.

  • İzinli hekimlerin dükkânlarında yalnızca bir çırak bulundurması ve başka ortak veya yardımcılar çalıştırmaması.

  • Denetim sonucunun merkezi yönetime bildirilmesi.

Bu hükümler, devletin hem hekimlik yeterliliğini hem de hekim dükkânlarının faaliyetlerini kontrol etmeye çalıştığını gösteriyor.

Ancak önemli bir ayrıntı var: Ferman, önceki dönemde dükkânların kapatıldığını kayda geçirirken 1703 yılı için de yeni kapatma emirleri veriyordu.

Yeni emir doğrultusunda kaç dükkânın gerçekten kapatıldığı veya denetimlerin ne ölçüde gerçekleştirildiği kesin olarak bilinmiyor.

Bu nedenle 1703 yılında İstanbul'daki bütün izinsiz hekim dükkânlarının kapatıldığı şeklinde bir sonuca ulaşmak doğru değildir.

Hekimleri Kim Sınava Alıyordu?

Osmanlı sağlık teşkilatında hekimlerin mesleki yeterliliğinin değerlendirilmesinde en önemli makamlardan biri hekimbaşılıktı.

Hekimbaşı yalnızca padişahın ve saray mensuplarının sağlık hizmetleriyle ilgilenen bir görevli değildi.

Özellikle İstanbul'da mesleğini icra eden hekimlerin ve cerrahların yeterliliklerinin değerlendirilmesinde, mesleki izin süreçlerinde ve sağlık hizmetlerinin düzenlenmesinde de önemli yetkilere sahipti.

1703 yılındaki denetimlerin merkezinde bulunan isim Hekimbaşı Nuh Efendi idi.

Nuh Efendi, 1695 yılından beri hekimbaşılık görevini yürütüyordu. Dolayısıyla 1703 fermanı çıkarıldığında uzun süredir bu makamda bulunuyordu.

Hekimlerin bilgi ve becerilerinin değerlendirilmesinde dönemin belgelerinde özellikle iki kavram dikkat çekiyordu.

Ehliyet, kişinin mesleğini yerine getirebilecek bilgi ve yeterliliğe sahip olmasını ifade ediyordu.

Hazâkat ise hekimlikte beceri, ustalık ve uygulama yetkinliği anlamına geliyordu.

Yeterli bulunan hekimlere çalışma izni verilebiliyor, bu izinler resmî belgelerle kayıt altına alınabiliyordu.

Ancak bu sınavların kapsamı, ölçme yöntemleri ve değerlendirme kriterleri hakkında günümüzdeki tıp sınavlarında olduğu kadar ayrıntılı bilgi bulunmuyor.

Osmanlı dönemindeki hekimlik sınavlarını modern tıp fakültesi mezuniyet sınavları veya uzmanlık sınavlarıyla eşdeğer kabul etmek bu nedenle doğru olmaz.

Buna karşılık, hasta tedavi edecek kişinin bilgi ve becerisinin bir otorite tarafından değerlendirilmesi gerektiği düşüncesi açık biçimde görülüyor.

İstanbul'da 25 Hekim ve 28 Cerraha Çalışma İzni

1703 fermanı, Osmanlı'daki ilk hekim denetimi değildi.

Bundan üç yıl önce, Mayıs 1700'de İstanbul'da çalışan hekimler ve cerrahlar üzerinde önemli bir inceleme gerçekleştirilmişti.

Bu denetim sonucunda yeterli görülen 25 hekim ve 28 cerrah, isimleri ve çalışma yerlerine ilişkin bilgilerle birlikte resmî kayıtlara geçirildi.

Toplam 53 sağlık uygulayıcısının yer aldığı belge, Osmanlı'daki mesleki izin sisteminin somut örneklerinden biridir.

Listede farklı dinî ve toplumsal kökenlerden gelen hekimlerin bulunması dikkat çekiyor.

Örneğin Divanyolu'nda çalışan Acem Ahmed Efendi'nin hekimlik yapmasına izin verildiği anlaşılıyor.

Galata'da faaliyet gösteren Hollandalı Yako ile Venedikli Yahudi hekim Yasefko da izin verilen hekimler arasında yer alıyordu.

Bu kayıtlar, Osmanlı yönetiminin bütün yabancı kökenli hekimleri meslekten dışlamadığını gösteriyor.

Farklı kökenlerden gelen sağlık uygulayıcıları, dönemin mesleki izin koşullarını karşıladıklarında çalışmalarını sürdürebiliyordu.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, 53 kişilik listenin İstanbul'daki bütün hekim ve cerrahların kesin sayısını göstermemesidir.

Sayı, ilgili denetimde yeterli görülerek kayda geçirilen kişileri ifade ediyor.

Bununla birlikte kayıt, 1703 fermanından önce de İstanbul'da belirli bir mesleki denetim ve izin uygulamasının bulunduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Hekim Dükkânı: Hem Muayenehane Hem Esnaf İşletmesi

Bugünkü hastaneler ve muayenehaneler yaygınlaşmadan önce Osmanlı'da sağlık hizmetleri farklı mekânlarda sunuluyordu.

Darüşşifalarda hastalar tedavi ediliyor, bazı hekimler hastaların evlerine gidiyor, serbest çalışan hekimlerin bir bölümü ise dükkânlarında hasta kabul ediyordu.

Dükkân sahibi hekimler, Osmanlı şehir hayatındaki esnaf toplulukları arasında yer alıyordu.

Bu durum, onların yalnızca sağlık hizmeti sunan kişiler değil, aynı zamanda şehir ekonomisinin ve çarşı düzeninin birer parçası olduklarını gösteriyordu.

Hekim dükkânları hasta muayenesinin yapıldığı, tedavi hizmetlerinin sunulduğu ve bazı durumlarda ilaçların hazırlandığı yerlerdi.

Mesleğe yeni başlayanlar da deneyimli hekimlerin yanında usta-çırak ilişkisi içerisinde yetişebiliyordu.

Bununla birlikte bütün hekimler dükkân sahibi değildi.

Dükkân açmadan hizmet veren gezici hekimler de bulunuyordu. Ayrıca saray, ordu ve darüşşifalarda görev yapan hekimlerin çalışma düzenleri farklılık gösterebiliyordu.

Bu ayrım, 1703 fermanını anlamak bakımından önemlidir.

Çünkü belge öncelikle dükkân işleten belirli hekimlerin faaliyetlerini düzenliyordu.

Hekim dükkânları üzerinde uygulanan denetimler yalnızca tıbbi yeterlilikle ilişkili değildi. Dükkân açma izni, mesleğin icrası, çırak çalıştırılması ve çarşıdaki ekonomik düzen de denetimin kapsamına giriyordu.

Dolayısıyla Osmanlı'da hekimlik denetimini incelerken iki farklı yönü birlikte değerlendirmek gerekiyor:

Hastaların tedavisiyle ilgili mesleki yeterlilik ve şehir ekonomisinin düzenlenmesi.

1703 fermanı, bu iki alanın nasıl iç içe geçtiğini gösteren önemli belgelerden biridir.

Osmanlı'da Sağlık Denetimi 1703'ten Çok Önce Başlamıştı

Hekimlik faaliyetlerinin denetlenmesine ilişkin düzenlemeler, Osmanlı'da 16. yüzyılın başlarına kadar uzanıyordu.

1502 yılında II. Bayezid döneminde düzenlenen İstanbul İhtisap Kanunnâmesi'nde hekimlerin, cerrahların ve attarların gözetilmesine ilişkin hükümler bulunuyordu.

Kanunnâmeye göre muhtesip, bu meslek gruplarını denetleme yetkisine sahipti.

Muhtesip, Osmanlı şehirlerinde çarşı ve pazar düzeninin kontrolünden sorumlu görevliler arasında yer alıyordu.

Ancak hekimlik bilgisi ve mesleki yeterlilik konusundaki değerlendirmeler, hekimbaşının yetki alanıyla da ilişkiliydi.

1573 yılında II. Selim döneminde çıkarılan hükümler bu bakımdan dikkat çekicidir.

Hekimbaşı Garsüddinzâde Muhyiddin Efendi'nin girişimleri sonucunda İstanbul Kadısı'na gönderilen emirlerde, gerekli yeterliliğe sahip olmadan hekimlik ve cerrahlık yapan kişilerin denetlenmesi ve faaliyetlerinin engellenmesi öngörülüyordu.

1593 yılında III. Murad döneminde Hekimbaşı Mevlâna Yusuf Efendi'ye gönderilen başka bir hükümde ise hekimlik yapacak kişilerin tıp bilgisi edinmiş olmalarına ve yetkin bir ustanın yanında yetişmelerine önem veriliyordu.

Bu belgeler, Osmanlı'da sağlık hizmetlerinin denetlenmesine ilişkin uygulamaların uzun bir geçmişi bulunduğunu gösteriyor.

Bununla birlikte bu düzenlemelerin imparatorluğun bütün şehirlerinde, bütün dönemlerde aynı standartlarla uygulandığını söylemek mümkün değil.

Arşivlerde bir kuralın bulunması, o kuralın her zaman ve her yerde eksiksiz uygulandığı anlamına gelmiyor.

Osmanlı Yeni Tıbbı Gerçekten Yasakladı mı?

1703 fermanının tıp tarihi bakımından en tartışmalı yönü, yeni tedavi yöntemlerine ilişkin ifadeleridir.

  1. yüzyılda Avrupa'da gelişen bazı tıbbi yaklaşımlar Osmanlı hekimlerinin de ilgisini çekmişti.

Bunlar arasında, kimyasal işlemlerden ve çeşitli maddelerden yararlanılarak hazırlanan ilaçların kullanımını öne çıkaran tedavi anlayışları bulunuyordu.

Bu yaklaşım, tıp tarihinde iatrokimya veya kimyasal tıp olarak biliniyor.

  1. yüzyılda yaşamış Paracelsus, söz konusu anlayışın gelişiminde etkili isimlerden biriydi.

Osmanlı dünyasında ise Halep kökenli hekim Sâlih bin Nasrullah İbn Sellûm, 17. yüzyılda yeni kimyasal tıbbın tanınmasında önemli rol oynadı.

İbn Sellûm'un eserleri, dönemin Osmanlı hekimlerinin geleneksel tedavi anlayışlarıyla yeni yöntemleri birlikte değerlendirdiklerini gösteriyor.

Ancak yeni ilaçlar ve tedaviler herkes tarafından aynı biçimde karşılanmıyordu.

Bazı uygulamaların zararlı olabileceği yönünde endişeler bulunuyordu.

1703 fermanında da yeni tıp adı altında zararlı tedaviler uyguladığı ileri sürülen belirli Avrupalı hekimlerden söz ediliyordu.

Belgenin bu ifadeleri, sonraki yıllarda önemli bir tarih tartışmasına yol açtı.

Bazı araştırmacılar, fermanı Osmanlı'da tıbb-ı cedid olarak adlandırılan yeni tıp anlayışının yasaklandığının kanıtı olarak yorumladı.

Ancak Akif Ercihan Yerlioğlu'nun 2024 yılında Osmanlı Araştırmaları dergisinde yayımlanan çalışması, bu değerlendirmenin yeterince güçlü kanıtlara dayanmadığını ortaya koydu.

Araştırmaya göre fermanın merkezinde yalnızca yeni tedavi anlayışlarına yönelik kuşkular değil, izinsiz çalışan ve yetersiz olduğu belirtilen belirli hekimlerin denetlenmesi bulunuyordu.

Üstelik yeni tedavi yöntemlerini benimseyen bütün hekimlerin sistematik biçimde meslekten uzaklaştırıldığını gösteren yeterli tarihsel kanıt mevcut değildi.

Bu nedenle 1703 fermanını, Osmanlı İmparatorluğu'nda yeni tıbbın bütünüyle yasaklandığını kanıtlayan bir belge olarak değerlendirmek doğru değildir.

Ayrıca dönemin yeni tıp anlayışını bugünkü modern, bilimsel kanıta dayalı tıpla aynı kabul etmemek gerekir.

Bir tedavinin 18. yüzyılda yeni sayılması, onun günümüz ölçütleriyle etkili ve güvenli olduğunu göstermediği gibi, o dönemde şüpheyle karşılanması da mutlaka etkisiz olduğu anlamına gelmez.

Üç Asır Sonra Ortaya Çıkan Tarih Hatası

1703 fermanına ilişkin araştırmaların en dikkat çekici sonuçlarından biri, belgenin uzun süre yanlış tarihle değerlendirilmiş olmasıdır.

Tarihçi Ahmed Refik Altınay, 1930 yılında yayımladığı çalışmada fermanın tarihini Hicrî 1116 olarak aktarmıştı.

Bu tarih, miladi 1704 yılına karşılık geliyordu.

Oysa Osmanlı arşivindeki orijinal kayıt, Hicrî 1115 yılının Muharrem ayının son günlerine, yani Haziran 1703'ün başlarına aitti.

İlk bakışta küçük görünen bu tarihlendirme farkı, olayın hangi padişah döneminde gerçekleştiğini değiştiriyordu.

Çünkü II. Mustafa, 1703 yılında Edirne Vakası'nın ardından tahttan ayrılmış ve yerine III. Ahmed geçmişti.

Belgeyi 1704 yılına tarihlendiren bazı tarihçiler, fermanı III. Ahmed döneminin bir uygulaması olarak değerlendirmişti.

2024 tarihli akademik inceleme ise orijinal Mühimme Defteri kaydını esas alarak fermanın II. Mustafa döneminde çıkarıldığını yeniden ortaya koydu.

Bu düzeltme, olayın tarihsel bağlamını anlamak açısından önemliydi.

Çünkü ferman, 1703 yılında meydana gelen Edirne Vakası'ndan önce düzenlenmişti.

Kısa süre sonra yaşanan siyasi karışıklıklar ve taht değişikliği, denetim emirlerinin uygulama kapsamı konusunda belirsizlik oluşturuyordu.

Araştırmacılar, emrin çıkarıldığını doğrulayabilmekle birlikte, kararların ne ölçüde hayata geçirildiğini kesin biçimde belirleyemiyor.

Bu durum, tarihsel belgelerin değerlendirilmesinde önemli bir ilkeyi hatırlatıyor:

Bir kararın alınmasıyla uygulanması aynı şey değildir.

Özellikle siyasi çalkantıların yaşandığı dönemlerde, merkezî yönetimin çıkardığı emirlerin sonuçlarını ayrıca araştırmak gerekir.

1729'da Hekim Dükkânları İçin Bekleme Listesi

Osmanlı yönetimi, 1703'ten sonraki yıllarda da hekim dükkânlarının denetlenmesi ve düzenlenmesiyle ilgilenmeye devam etti.

1729 yılında çıkarılan bir başka hüküm, bu faaliyetlerin ekonomik yönünü daha açık biçimde ortaya koyuyor.

Söz konusu düzenleme, İstanbul'daki hekim dükkânlarının sayılarının ve çalışma yerlerinin kontrol edilmesiyle ilişkiliydi.

Bu dönemde gedik sistemi, belirli esnaf faaliyetlerinde dükkân açma ve çalışma haklarının sınırlandırılmasında kullanılan düzenlemelerden biriydi.

Hekim dükkânları da bu sistemden etkileniyordu.

1729 tarihli belgede, boşalan hekimlik yerlerine yapılacak atamalarda beş kişilik bir bekleme listesi oluşturulması öngörülüyordu.

Bir hekim öldüğünde veya görevinden ayrıldığında, boşalan yere gerekli koşulları taşıyan ve listede ilk sırada bulunan kişinin geçmesi mümkün olabiliyordu.

Böylece hekimlik dükkânı açılması, yalnızca bir kişinin mesleki yeterliliğine değil, aynı zamanda boş bir çalışma yerinin bulunmasına ve dönemin esnaf düzenine de bağlı olabiliyordu.

Bu uygulama, sağlık hizmetlerinin denetlenmesinde ekonomik düzenlemelerin önemini gösteriyor.

Ancak gedik sistemini yalnızca halk sağlığını korumaya yönelik bir uygulama olarak değerlendirmek eksik olacaktır.

Sistem aynı zamanda mesleğe girişleri ve dükkân sayılarını sınırlandıran bir ekonomik düzenleme niteliği taşıyordu.

Dolayısıyla Osmanlı'da hekim dükkânlarına ilişkin kurallar, sağlık hizmeti sunumuyla çarşı ekonomisinin birlikte ele alındığı bir yapının parçasıydı.

Osmanlı'nın 1703 Fermanı Bugün Bize Ne Anlatıyor?

1703 yılında çıkarılan fermanın günümüz sağlık sistemiyle doğrudan karşılaştırılması bazı sınırlılıklar taşıyor.

O dönemde hastalıkların nedenleri, ilaçların etkileri ve tedavi yöntemleri hakkındaki bilgiler bugünkünden önemli ölçüde farklıydı.

Modern tıp eğitimi, klinik araştırmalar, ilaç ruhsatlandırma sistemleri, hasta güvenliği standartları ve sağlık kurumlarının bugünkü denetim mekanizmaları henüz gelişmemişti.

Buna rağmen Osmanlı arşivlerinde karşılaştığımız bazı sorular günümüzde de önemini koruyor.

Bir kişi hangi bilgi ve becerilere sahip olduğunda hasta tedavi edebilir?

Mesleki yeterliliği kim belirlemelidir?

Yanlış tedavi iddiaları nasıl soruşturulmalıdır?

Hasta sağlığını tehlikeye atabilecek uygulamalar karşısında kamu otoritesi nasıl hareket etmelidir?

1703 fermanı, bu soruların Osmanlı yöneticilerinin de gündeminde bulunduğunu gösteriyor.

Ancak dönemin uygulamalarını bugünkü sağlık hukuku ve mesleki denetim mekanizmalarıyla eşdeğer kabul etmek doğru olmaz.

Hekimlerin yeterliliğine karar verilen süreçler, dönemin tıp bilgisine ve idari yapısına dayanıyordu.

Üstelik mesleki yetkilendirme ile şehir ekonomisinin kontrolü de aynı düzenlemelerde bir araya gelebiliyordu.

Bu nedenle Osmanlı'nın sağlık denetimi tarihini yalnızca modern sağlık sisteminin erken bir örneği olarak değil, kendi koşulları içerisinde değerlendirmek gerekiyor.

Sonuç: 323 Yıllık Fermanın Ortaya Koyduğu Gerçek

1703 yılında Sultan II. Mustafa döneminde çıkarılan ferman, Osmanlı'da hekimlik faaliyetlerinin denetlenmesine ilişkin önemli belgelerden biridir.

Ferman; mesleki yeterliliği ve geçerli çalışma izni bulunmayan belirli hekimlerin faaliyetlerinin engellenmesini, dükkânlarının kapatılmasını ve izinli hekimlerin çalışmalarını belirlenen koşullarda sürdürmesini emrediyordu.

Düzenlemenin arka planında Edirne'deki bir saray görevlisinin şüpheli ölümü, yeni ilaçların güvenilirliğine yönelik endişeler ve sağlık hizmetlerinin devlet tarafından kontrol edilmesi düşüncesi bulunuyordu.

Ancak tarihsel araştırmalar, belgenin uzun yıllar boyunca bazı yönleriyle yanlış yorumlandığını gösteriyor.

Fermanı çıkaran padişah III. Ahmed değil, II. Mustafa'ydı.

Belge, bütün yeni tedavi yöntemlerinin imparatorluk genelinde yasaklandığını kanıtlamıyordu.

1703 yılındaki denetim emri sonucunda kaç hekim dükkânının fiilen kapatıldığı da kesin olarak bilinmiyor.

Buna karşılık 1700 yılındaki hekim ve cerrah kayıtları, daha önce gerçekleştirilen dükkân kapatmalarına ilişkin bilgiler ve 1729 yılındaki yeni düzenlemeler, Osmanlı'nın hekimlik faaliyetlerini denetlemeye yönelik devamlılık gösteren bir idari yaklaşımı bulunduğunu ortaya koyuyor.

Üç asır önceki belgelerden çıkarılabilecek en önemli tarihsel sonuç şu:

Osmanlı'da hekimlik yaptığını söylemek, her durumda bu mesleği serbestçe icra edebilmek anlamına gelmiyordu. Mesleki yeterlilik, çalışma izni ve gerektiğinde faaliyetin durdurulması devletin denetlediği konular arasındaydı.

1703 fermanı, tıp tarihinin yalnızca hastalıkların, ilaçların ve tedavilerin tarihi olmadığını; aynı zamanda hekimlik yetkisinin, mesleki sorumluluğun ve devlet denetiminin de tarihi olduğunu hatırlatıyor.

Uzay Yolculuğundan Önce İnsan Bedeni Rokete Hazır mıydı? İlk Uzay Tıbbı Deneyleri
Uzay Yolculuğundan Önce İnsan Bedeni Rokete Hazır mıydı? İlk Uzay Tıbbı Deneyleri
İçeriği Görüntüle

KAYNAKLAR

  1. Yerlioğlu, Akif Ercihan. (2024). Who “Banned” New Medicine in the Ottoman Empire? Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman Studies, 63, 195–225. DOI: 10.18589/oa.1513031.

  2. Nizamoğlu, Ahmet ve Köken, Arif Hüdai. (2025). Osmanlı'da Esnaf Tabipler ve Cerrahlar. Ahi Evran Medical Journal, 9(2), 222–234. DOI: 10.46332/aemj.1603810.

  3. Köhbach, Markus. (1980). Europäische Ärzte im Osmanischen Reich am Beginn des 18. Jahrhunderts — der Fall Şināsī. Sudhoffs Archiv, 64(1), 79–85.

  4. Sarı, Nil. (1998). Hekimbaşı (Osmanlı Dönemi). Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt 17, 161–164.

  5. Yılmaz, Coşkun ve Yılmaz, Necdet (Ed.). (2006). Osmanlılarda Sağlık / Health in the Ottomans. Cilt II. İstanbul: Biofarma.

  6. T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı, Osmanlı Arşivi. Bâb-ı Âsafî, Dîvân-ı Hümâyûn Sicilleri, Mühimme Defterleri. A.DVNS.MHM.d 111/4–6 (1700 hekim ve cerrah kayıtları); 114/62 (Mehmed adlı hekime ilişkin sürgün hükmü); 114/730 (1703 sağlık denetimi fermanı); 135/1225 (1729 hekim dükkânları düzenlemesi). Arşiv kayıtları, yayımlanmış akademik incelemeler ve belge aktarımları üzerinden değerlendirilmiştir.