Hastabakıcılıktan Hemşireliğe: Türkiye’de Modern Hemşirelik Eğitiminin Doğuşu
Hastabakıcılıktan Hemşireliğe: Türkiye’de Modern Hemşirelik Eğitiminin Doğuşu
İçeriği Görüntüle

Bir teşhis düşünün.
Doktorun söylediği birkaç kelimeden sonra yalnızca tedaviniz değil, adresiniz de değişiyor. Evinizden ayrılıyor, bazen bir adaya gönderiliyor ve geri dönüp dönemeyeceğinize başkaları karar veriyor.
Tarih boyunca binlerce insan bunu yaşadı.
Hastalığın adı cüzzamdı.
Bugün daha çok Hansen hastalığı olarak adlandırılan cüzzam, insanlık tarihinde yalnızca bedeni etkileyen bir enfeksiyon olmadı. Korku, yanlış bilgi ve damgalama nedeniyle kimi dönemlerde insanın toplum içindeki yerini de belirledi.
Korku, bilgiden daha güçlüydü
Hansen hastalığı, başta Mycobacterium leprae olmak üzere mikobakterilerin neden olduğu kronik bir enfeksiyon hastalığıdır. Özellikle deri ve periferik sinirleri etkiler.
Norveçli hekim Gerhard Armauer Hansen, hastalıkla ilişkili bakteriyi 1873'te tanımladı. Ancak etkenin keşfedilmesi hastaların toplumdan ayrılmasına dayanan politikaları hemen sona erdirmedi.
Aksine 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın ilk yarısında dünyanın çeşitli bölgelerinde hastaların toplumdan tecrit edilmesi bir halk sağlığı yöntemi olarak uygulandı.
Bunun sonucunda yalnızca hastaneler değil, insanların yıllarca yaşadığı cüzzam kolonileri ve özel yerleşimler ortaya çıktı.
Kalaupapa: Bir teşhis, ardından sürgün
Bu tarihin en çarpıcı örneklerinden biri Hawaii'deki Kalaupapa yarımadasıdır.
Hawaii Krallığı 1865'te hastalığın yayılmasını önlemeyi amaçlayan bir yasa kabul etti. 1866'dan itibaren Hansen hastalığı olduğu düşünülen insanlar Molokaʻi Adası'ndaki Kalaupapa'ya gönderilmeye başlandı.
1866-1969 arasındaki zorunlu izolasyon döneminde yaklaşık 8 bin insan burada yaşamaya zorlandı. Büyük çoğunluğu Yerli Hawaiililerdi.
Kalaupapa'nın coğrafyası adeta doğal bir duvar oluşturuyordu: Bir yanında okyanus, diğer yanında yaklaşık 600 metreyi bulan sarp kayalıklar vardı.
Fakat burada yaşayanlar zamanla kendi toplumlarını kurdu; çalıştı, aile hayatını sürdürdü ve yönetimin kendileri hakkında aldığı kararlara karşı söz sahibi olmaya çalıştı.
Kalaupapa'nın tarihi bu nedenle yalnızca hastalığın değil, zorunlu tecrit altında yaşamaya çalışan insanların da tarihidir.
Spinalonga: Akdeniz'in ortasında kapalı hayat
Girit açıklarındaki Spinalonga Adası ise Avrupa'daki en bilinen örneklerden biri oldu.
Girit yönetimi 1903'te Hansen hastalarının adada zorunlu olarak tecrit edilmesine karar verdi. İlk hastalar 1904'te yerleştirildi.
Başlangıç yıllarında barınma, beslenme ve sağlık hizmetleri ağır koşullar altındaydı. Girit'in Yunanistan'a katılmasının ardından ülkenin başka bölgelerinden hastalar da buraya gönderildi.
Dönüm noktası 1940'lı yıllarda etkili ilaçların kullanılmaya başlanmasıydı.
Yeni tedaviler Spinalonga'da 1948'den itibaren uygulanmaya başladı. Bazı hastalara kısa süreli çıkış izinleri verildi. Daha da çarpıcısı, yeniden yapılan incelemelerde bazı kişilerin geçmişte yanlış tanıyla adaya gönderildiğinin anlaşılmasıydı.
1955'te zorunlu kapatma ve izolasyon rejimine son veren düzenleme çıkarıldı. Yaklaşık otuz kişiden oluşan son hasta grubu 1957'de Atina'daki sağlık kuruluşuna nakledildi ve Spinalonga kapandı.
Culion: Dünyanın en büyüklerinden biri
Filipinler'deki Culion, 20. yüzyılın en büyük Hansen hastalığı yerleşimlerinden birine dönüştü.
İlk 365 kişilik hasta grubu 27 Mayıs 1906'da adaya getirildi. 1920'lerde Culion, dünyanın en büyük ve dönemin “model” kabul edilen leprozeri merkezlerinden biri olmasının yanında hastalık üzerine araştırmaların yürütüldüğü bir sağlık merkezi haline geldi.
Fakat sistemin temelinde dönemin hâkim anlayışı vardı:
Hastalığın yayılmasını önlemek için hastayı toplumdan ayırmak.
Bugün Culion'un tarihi, modern tıbbın gelişmesinden önce bulaşıcı hastalık korkusunun insanların yaşam alanlarını nasıl belirleyebildiğinin en güçlü örneklerinden biri olarak duruyor.
Carville: Hastalar kendi seslerini çıkardı
ABD'nin Louisiana eyaletindeki Carville de bu tarihin önemli duraklarından biriydi.
Louisiana'da 1892'de Hansen hastalığı tanısı alan kişilerin belirlenmiş bir yerde karantinaya alınmasını öngören düzenleme kabul edildi. İlk hastalar 1894'te buraya getirildi. Merkez 1921'de federal yönetimin kontrolüne geçerek ABD'nin ulusal leprozeri oldu.
Carville'in dikkat çekici yönlerinden biri hastaların kendi yayınlarını çıkarmasıydı.
1931'de başlayan yayın daha sonra The STAR adını aldı. Amacı Hansen hastalığı konusunda doğru bilgi vermek ve hastaların karşı karşıya kaldığı damgalamayla mücadele etmekti.
Bir bakıma hastalar burada yalnızca hastalıkla değil, kendileri hakkında anlatılan hikâyeyle de mücadele ediyordu.
Osmanlı'da miskinhaneler
Osmanlı coğrafyasında da cüzzam hastalarının belirli alanlarda yaşadığı yapılar bulunuyordu. Bunlar kaynaklarda miskinhane veya Miskinler Tekkesi gibi adlarla karşımıza çıkıyor.
İstanbul'daki Üsküdar Miskinler Tekkesi en bilinen örneklerden biriydi. Konya'da da Sırçalı Sultan Zaviyesi veya Miskinler Tekkesi olarak bilinen bir cüzzamhane bulunuyordu.
Ancak Osmanlı miskinhanelerini Kalaupapa veya Spinalonga gibi 19. ve 20. yüzyılın modern devlet eliyle oluşturulan kolonileriyle bire bir aynı kabul etmek doğru olmaz.
Buradaki insanların toplumla ilişkileri sınırlandırılmış olsa da hayat bütünüyle durmuyordu.
Konya örneğine ilişkin arşiv araştırmaları, tekkede yaşayanların davalarının kadılar tarafından görüldüğünü, dinî ihtiyaçları için görevliler bulunduğunu, evlilik ve aile hayatının devam edebildiğini gösteriyor. Buna karşılık sağlıklı toplumla temasları kısıtlanabiliyordu.
Üsküdar örneğinde ise hastaların çarşıya çıkmalarını sınırlayan uygulamalara ilişkin Osmanlı kayıtları bulunuyor.
Yani tecrit vardı; fakat bunun biçimi zamana ve coğrafyaya göre değişiyordu.
İlaçlar duvarların anlamını değiştirdi
Cüzzam kolonilerinin ortadan kalkmasını sağlayan en büyük kırılmalardan biri etkili tedavilerin geliştirilmesiydi.
1940'lı yıllardan itibaren kullanılan ilaçlar ve daha sonra geliştirilen çoklu ilaç tedavileri, hastalığın tedavi edilebilir olduğunu gösterdi. Böylece insanları yıllarca toplumdan ayırmaya dayanan uygulamaların tıbbi gerekçesi de giderek ortadan kalktı.
Bugün Hansen hastalığı tedavi edilebilir.
Dünya Sağlık Örgütü'ne göre hastalık, tedavi edilmemiş kişilerle uzun süreli ve yakın temas sonucunda burun ve ağız kaynaklı damlacıklarla bulaşabiliyor. El sıkışmak, sarılmak, birlikte yemek yemek veya yan yana oturmak gibi gündelik temaslar hastalığın olağan bulaşma yolu olarak kabul edilmiyor.
Günümüzde Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği tedavide dapson, rifampisin ve klofazimin içeren çoklu ilaç tedavisi kullanılıyor.
Hastalık ise tamamen ortadan kalkmış değil.
WHO'nun 23 Ocak 2026 tarihli güncel bilgi notuna göre Hansen hastalığı 120'den fazla ülkede görülmeye devam ediyor ve dünya genelinde her yıl yaklaşık 200 bin yeni vaka bildiriliyor.
Koloniler kapandı, bıraktıkları ders kaldı
Bugün Kalaupapa'nın kayalıkları, Spinalonga'nın taş evleri, Culion'un eski sağlık yapıları geçmişten kalan sessiz tanıklardır.
Ama anlattıkları yalnızca cüzzamın tarihi değildir.
Asıl mesele, bir hastalığın korkuyla birleştiğinde insanın hayatındaki diğer bütün kimliklerin önüne geçebilmesidir.
Bir zamanlar binlerce insan için teşhis, hayatı ikiye ayırdı:
Teşhisten önce ve teşhisten sonra.
Modern tıp Hansen hastalığını tedavi edilebilir hale getirdi.
Tarihin bıraktığı daha büyük ders ise hâlâ geçerliliğini koruyor:
İnsan, taşıdığı hastalığın adı değildir.
Kaynaklar
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Leprosy Fact Sheet, 23 Ocak 2026.
U.S. National Park Service, Kalaupapa National Historical Park tarih kayıtları.
Yunanistan Kültür Bakanlığı – Lasithi Eski Eserler Müdürlüğü, Spinalonga tarih kayıtları.
National Historical Commission of the Philippines, Culion Leper Colony kayıtları.
U.S. Health Resources and Services Administration, National Hansen's Disease Program tarihçesi.
Hamit Şafakçı, “Osmanlı Döneminde Cüzzamlıların Tecrit Edildiği Miskinler Tekkesi’nin Konya Örneği”, Vakıflar Dergisi, 2018.
Murat Yolun, “Hastalık, Stigmatizasyon ve Yoksulluk: Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet’e Cüzzamlı Dilenciler”, 2024.