Sir William Osler ölmek üzere olan küçük bir hastasını ziyaret ediyordu. 1958 yılında Proceedings of the Royal Society of Medicine’da yayımlanan bir tıp metninde aktarılan anlatıya göre Osler, sonun yakın olduğunu biliyordu. Hastasının yanına giderken bahçesindeki güzel kırmızı güllerden birini kopardı ve cebine koydu. Amaç hastalığı tedavi etmek değil, küçük çocuğun korkusunu azaltmaktı. [1]

Bu hikâyenin önemli bir tarihçilik sınırı var. Olayın Osler tarafından yazılmış birinci el anlatımı doğrulanmış değil. Elimizdeki güçlü kayıt, Osler’in ölümünden yaklaşık 39 yıl sonra yayımlanan Ronald Gibson’ın aktarımı. Bu nedenle çocuğun adı, kesin yaşı, hastalığı, olayın tarihi ve nerede geçtiği konusunda belgelerin söylemediği ayrıntıları eklememek gerekiyor. [1]

Cebinden kırmızı bir gül çıkardı

Anlatıya göre Osler hasta odasına girdiğinde cebindeki kırmızı gülü çıkardı.

Çocuğa, bunun bahçesinde kalan yazın son güzel güllerinden biri olduğunu anlattı. Ardından gülü sanki canlıymış gibi hikâyeleştirdi ve küçük hastasını görmek için kendisiyle gelmek istediğini söyledi. [1]

Osler’in kullandığı dil doğrudan ölüm sözcüğüne dayanmıyordu. Bunun yerine kırmızı rengin ne insanların ne de çiçeklerin üzerinde sonsuza kadar kalamayacağını, hiç kimsenin istediği yerde sonsuza dek kalamayacağını çocuğun anlayabileceği bir hikâye üzerinden anlattı. [1]

Buradaki amaç biyolojik ölümü açıklamak değildi. Osler, yaklaşmakta olan ölümü korkutucu bir konuşmaya dönüştürmek yerine, çocuğun dünyasına ait bir simgeden yararlanmıştı.

Tedavi yoksa hekimlik biter mi?

Osler’in yaşadığı dönemde bugünkü yoğun bakım olanakları, modern antibiyotikler, gelişmiş ağrı tedavileri ve günümüz palyatif bakım sistemleri yoktu.

Hekimler, hastalığı durduramadıkları noktada çok daha sınırlı seçeneklerle karşı karşıya kalıyordu.

Osler’in yaklaşımını önemli kılan nokta da buydu. Hastalığın tedavi edilememesi, hastayla ilgilenmenin sona erdiği anlamına gelmiyordu.

Richard L. Golden’ın Osler’in ölüm ve ölmekte olan hastalara yaklaşımını incelediği çalışması, onun yalnızca tanı ve tedaviye değil, ölüm sürecinin fiziksel ve psikolojik yönlerine de ilgi gösterdiğini ortaya koyuyor. [2]

486 ölmekte olan hastayı kaydetti

Osler’in yaşam sonu bakıma ilgisi yalnızca anekdotlardan ibaret değildi.

Johns Hopkins Hospital’da 1900 ile 1904 yılları arasında ölmekte olan 486 hastaya ilişkin kayıt tuttu. Bu kayıtlar daha sonra Paul S. Mueller tarafından yeniden incelendi. [3]

Osler’in kendi değerlendirmesinde 104 hastada, yani yaklaşık yüzde 21’inde fiziksel, zihinsel veya ruhsal sıkıntı bildirilmişti. Mueller’in daha sonraki yeniden analizinde ise 186 hastada, yaklaşık yüzde 38 oranında sıkıntı bulundu. Ayrıca 76 kayıt kartıyla Osler’in özet tablosu arasında uyumsuzluk olduğu saptandı. [3]

Bu veriler, Osler’i idealize etmek yerine daha dengeli değerlendirmeyi sağlıyor. O, yaşam sonu bakımına erken dönemde sistematik biçimde ilgi gösteren hekimlerden biriydi; ancak kendi döneminin sınırlılıkları ve kayıt yöntemleri de sonuçları etkiliyordu.

“Umutsuz vaka” aslında umutsuz değildi

Geçmiş tıp literatüründe tedavi şansı bulunmadığı düşünülen hastalar için zaman zaman “hopeless case”, yani “umutsuz vaka” ifadesi kullanılıyordu.

Bugün bu yaklaşım büyük ölçüde değişti.

Bir hastalığın iyileştirilememesi, hasta için yapılabilecek hiçbir şey kalmadığı anlamına gelmiyor. Ağrının azaltılması, nefes darlığının giderilmesi, kaygının kontrol edilmesi, hastanın yalnız bırakılmaması ve ailesinin desteklenmesi modern palyatif bakımın temel parçaları arasında yer alıyor.

Osler’in kırmızı gülle anlatılan hikâyesi de “palyatif bakım” kavramının bugünkü anlamıyla yerleşmediği bir dönemde bu yaklaşımın insani tarafını gösteriyor.

Hekim çocuğun hastalığını yenemiyordu.

Ama çocuğun korkusunu azaltmak için hâlâ yapabileceği bir şey vardı.

Osler neden tıp tarihinde bu kadar önemli?

William Osler 1849’da Kanada’da doğdu. McGill University’de tıp eğitimi aldı ve daha sonra aynı kurumda çalıştı. University of Pennsylvania’dan Johns Hopkins’e geçti ve Johns Hopkins Hospital’ın kurucu hekimlerinden biri oldu. Daha sonra İngiltere’de Oxford University’de Regius Professor of Medicine görevini üstlendi. [3]

Osler’in tıp eğitimindeki en büyük etkilerinden biri öğrencileri yalnızca dersliklerde eğitmek yerine hastaların başına götürmesiydi.

Bugün tıp fakültelerinde doğal kabul edilen yatak başı eğitim anlayışının modern biçiminin gelişmesinde önemli rol oynadı.

Öğrencilerin hastayla konuşmasını, öyküsünü dinlemesini, fizik muayene yapmasını ve hastalığı yalnızca kitaptaki bir tanım olarak değil, gerçek bir insanın yaşadığı durum olarak görmesini istiyordu.

Ölüm, Osler’in yaşamında da vardı

Osler’in ölüm konusundaki düşüncelerinin yalnızca mesleki gözlemlerden oluşmadığını gösteren acı bir kişisel geçmişi de vardı.

William ve Grace Osler’in ilk çocukları Paul Revere Osler 1893’te doğdu ve yaklaşık bir hafta yaşadı. Yıllar sonra oğulları Edward Revere Osler de Birinci Dünya Savaşı sırasında aldığı yaralar nedeniyle 1917’de hayatını kaybetti. [4]

Bu kayıplar, ölümün Osler için yalnızca hastane odalarında gözlemlediği bir durum olmadığını gösteriyor.

Yaşamının son yıllarını Oxford’da geçiren Osler de 29 Aralık 1919’da öldü. [3]

Kırmızı gül neden hâlâ anlatılıyor?

Osler’in küçük hastasına götürdüğü kırmızı gülün tıp tarihinde kalmasının nedeni yeni bir tedavi keşfetmiş olması değil.

Tam tersine, hikâyenin merkezinde tedavinin artık mümkün olmadığı an bulunuyor.

Modern tıp bugün Osler’in döneminde hayal bile edilemeyecek ilaçlara, yoğun bakım cihazlarına, görüntüleme yöntemlerine ve cerrahi tekniklere sahip. Buna rağmen hekimler hâlâ iyileştirilemeyen hastalıklarla ve yaşamının sonuna yaklaşan insanlarla karşılaşıyor.

Bu noktada tıbbın amacı değişebiliyor. Hastalığı ortadan kaldırmak mümkün olmadığında acıyı azaltmak, hastanın onurunu korumak ve yaşamının kalan bölümünü mümkün olduğunca rahat geçirmesini sağlamak ön plana çıkıyor.

Hikâyenin sınırlarını bilmek de önemli

Tıp tarihindeki ünlü anekdotlar yıllar boyunca tekrarlandıkça yeni ayrıntılar kazanabiliyor. Osler hakkındaki kırmızı gül hikâyesinde de aynı risk bulunuyor.

1958 tarihli tıp literatürü Osler’in ölmek üzere olan küçük bir hastayı ziyaret ettiğini, bahçesinden kırmızı bir gül götürdüğünü ve gülün solması üzerinden yaşamın geçiciliğini anlatmaya çalıştığını aktarıyor. Ancak çocuğun adı, kesin yaşı, hastalığı, olayın tarihi ve yeri bu kaynakta belirtilmiyor. [1]

Bu nedenle hikâyeyi “1884’te Montreal’de zatürre geçiren 10 yaşındaki bir çocuk” şeklinde anlatmak mevcut tarihsel kanıtların ötesine geçiyor.

Belgelere daha sadık anlatı daha sade ama daha güçlü: Dünyanın en tanınmış hekimlerinden biri, artık iyileştiremeyeceğini bildiği küçük hastasının yanına eli boş gitmedi.

Yanında bir ilaç değil, bahçesinden kopardığı kırmızı bir gül vardı.

Kaynaklar

[1] Gibson R. Discussion: The Management of the Hopeless Case. Proceedings of the Royal Society of Medicine. 1958;51(2):111-118. DOI: 10.1177/003591575805100209

Sinir Sistemine Yeni Bir Dil Kazandıran Charles Sherrington
Sinir Sistemine Yeni Bir Dil Kazandıran Charles Sherrington
İçeriği Görüntüle

[2] Golden RL. Sir William Osler: Humanistic Thanatologist. OMEGA – Journal of Death and Dying. 1998;36(3):241-258. DOI: 10.2190/Q16P-KLJX-AC21-DDVP

[3] Mueller PS. William Osler's Study of the Act of Dying: An Analysis of the Original Data. Journal of Medical Biography. 2007;15(Suppl 1):55-63. DOI: 10.1258/J.JMB.2007.S-1-06-11

[4] Golden RL. Paul Revere Osler: The Other Child. Baylor University Medical Center Proceedings. 2015;28(1):21-24. DOI: 10.1080/08998280.2015.11929175