1886 yılının Haziran ayında Zoeros Paşa, Dr. Hüseyin Remzi Bey ve veteriner hekim Hüseyin Hüsnü Bey İstanbul’dan Paris’e doğru yola çıktı. Amaç yalnızca yeni geliştirilen kuduz aşısını görmek değildi. Heyetten Pasteur’ün çalışmalarını yerinde incelemesi, yeni mikrobiyoloji yöntemlerini öğrenmesi ve bu bilgilerin Osmanlı sağlık sistemine aktarılmasına katkı sağlaması bekleniyordu. Arşiv belgeleri ve dönem yayınlarını inceleyen tarih araştırmaları, bu temasın Osmanlı’da modern mikrobiyoloji ve koruyucu hekimliğin gelişmesindeki önemli adımlardan biri olduğunu gösteriyor. [1]

Bir çocuğun aşılanması dünyada büyük yankı uyandırdı

Kuduz, belirtiler ortaya çıktıktan sonra neredeyse her zaman ölümle sonuçlanan bir virüs hastalığıydı. 19. yüzyılda kuduz bir hayvan tarafından ısırılmak, etkili bir korunma yönteminin bulunmadığı dönemlerde büyük bir ölüm korkusu anlamına geliyordu.

Louis Pasteur ve çalışma arkadaşlarının deneyleri bu tabloyu değiştiren gelişmelerden biri oldu. Kuduz olduğu bildirilen bir köpek tarafından ısırılan 9 yaşındaki Joseph Meister, 6 Temmuz 1885’te Pasteur’ün laboratuvarına getirildi. Pasteur’ün geliştirdiği yönteme dayanan aşılama hekim Jacques-Joseph Grancher tarafından uygulandı. Meister’in hastalanmaması, yöntemin kısa sürede dünya çapında dikkat çekmesini sağladı. [2]

Osmanlı yönetimi de gelişmeyi yakından izledi. Ancak verilen karar yalnızca aşının dışarıdan temin edilmesi değildi. Yeni yöntemi öğrenebilecek uzmanların Paris’e gönderilmesi ve bilginin İstanbul’a taşınması tercih edildi.

İstanbul’dan Paris’e üç kişilik bilim heyeti

Heyetin başında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane öğretim üyelerinden Alexander Zoeros Paşa bulunuyordu. Ona hekim Hüseyin Remzi Bey ile veteriner hekim Hüseyin Hüsnü Bey eşlik ediyordu.

Hüseyin Remzi Bey’in daha sonra aktardığı bilgilere göre heyet 3 Haziran 1886’da İstanbul’dan ayrıldı. Varna üzerinden yapılan yolculuğun ardından 8 Haziran’da Paris’e ulaştı. [3]

Üç kişinin Paris’teki eğitimleri tamamen aynı değildi. Zoeros Paşa ve Hüseyin Remzi Bey, Pasteur’ün kuduzla ilgili çalışmalarını ve insanlara yönelik uygulamaları yakından izledi. Veteriner hekim Hüseyin Hüsnü Bey ise özellikle şarbon ve hayvan hastalıklarıyla ilgili mikrobiyolojik çalışmalar üzerinde eğitim aldı. [1]

Bu nedenle Osmanlı heyetinin Paris görevi yalnızca “kuduz aşısını öğrenme yolculuğu” olarak görülmemeli. Heyet aynı zamanda henüz gelişme aşamasında bulunan mikrobiyoloji biliminin yöntemlerini gözlemliyor ve bu bilgilerin Osmanlı’da nasıl uygulanabileceğini araştırıyordu.

Pasteur Enstitüsü henüz kurulmamıştı

Bu hikâyede sık yapılan tarihsel hatalardan biri, Osmanlı heyetinin “Pasteur Enstitüsü’nde eğitim aldığı” şeklindeki anlatımdır.

Heyet Paris’e 1886’da gitti. Pasteur Enstitüsü ise 14 Kasım 1888’de resmen açıldı. Dolayısıyla Zoeros Paşa ve arkadaşlarının eğitim gördüğü yer Pasteur Enstitüsü değil, Pasteur ve ekibinin o tarihte çalışmalarını yürüttüğü laboratuvarlardı. [1] [5]

Bu ayrıntı tıp tarihi açısından önem taşıyor. Osmanlı heyeti, bugün dünyaca tanınan Pasteur Enstitüsü henüz açılmadan önce Paris’e gitmiş ve modern mikrobiyolojinin şekillendiği döneme doğrudan tanıklık etmişti.

II. Abdülhamid’den Pasteur’e nişan ve 10 bin frank

Paris yolculuğunun bilimsel olduğu kadar diplomatik bir yönü de vardı.

Arşiv belgelerini inceleyen araştırmalara göre Sultan II. Abdülhamid, Louis Pasteur’e Birinci Rütbeden Mecidiye Nişanı gönderdi. Ayrıca kurulması planlanan Pasteur Enstitüsü’ne destek amacıyla 10 bin franklık mali katkı sağlandı. [1]

Heyet nişanı Pasteur’e sundu. Maddi yardım ise kurulacak bilimsel kurum için ilgili banka hesabına aktarıldı. [1] [3]

Bu olay, Osmanlı yönetiminin dönemin önemli bilimsel gelişmesini yalnızca izlemekle yetinmediğini gösteriyor. Devlet bir yandan kendi uzmanlarını Paris’e gönderirken diğer yandan yeni araştırma merkezinin kurulmasına mali destek sağlıyordu.

Altı aya yakın Paris’te çalıştılar

Osmanlı heyetinin Paris’teki çalışmaları yaklaşık altı ay sürdü.

Zoeros Paşa ve Hüseyin Remzi Bey kuduz aşılamasıyla ilgili uygulamaları ve laboratuvar yöntemlerini incelerken Hüseyin Hüsnü Bey veteriner mikrobiyolojisi alanında deneyim kazandı. Heyet Aralık 1886’da İstanbul’a döndü. Tarih araştırmalarında, dönüş yolculuğunda bilimsel çalışmalar için enfekte deney hayvanlarının da İstanbul’a getirildiği aktarılıyor. [1] [3]

Hüseyin Remzi Bey, Paris’te edindiği bilgileri daha sonra yazıya da aktardı. 1888’de yayımlanan Kuduz İlleti ve Tedavisi adlı eseri, Türkiye’de kuduz hastalığı ve dönemin yeni aşılama yöntemini ayrıntılı biçimde ele alan erken dönem eserlerinden biri oldu. [4]

Böylece Paris’te edinilen bilgi yalnızca birkaç uzmanın deneyimi olarak kalmadı; eğitim ve yayın yoluyla daha geniş bir tıp çevresine aktarılmaya başladı.

İstanbul’da kuduzla mücadele için yeni merkez kuruldu

Heyetin İstanbul’a dönüşünün ardından çalışmalar hızlandı.

Ocak 1887’de Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane bünyesinde Dâülkelb ve Bakteriyoloji Ameliyathanesi faaliyete geçti. “Dâülkelb”, dönemin Osmanlı Türkçesinde kuduz için kullanılan ifadelerden biriydi. Merkezde kuduzla ilgili laboratuvar çalışmaları yürütülüyor ve hayvanlar tarafından ısırılan kişilerin korunmasına yönelik uygulamalar geliştiriliyordu. [1] [2]

Tıp tarihi çalışmalarında bu merkez, dünyada kuduzla mücadele amacıyla kurulan en erken kurumlardan biri olarak gösteriliyor. Bazı araştırmalarda “dünyanın üçüncü, Doğu’nun ilk kuduz merkezi” şeklinde tanımlanıyor. [1]

Bu sıralama kullanılan tarihsel kaynaklara göre değerlendirilmesi gereken bir ifade olmakla birlikte, merkezin Pasteur’ün ilk insan uygulamasından çok kısa süre sonra İstanbul’da faaliyete geçmiş olması başlı başına dikkat çekici.

3 Haziran 1887: Pasteur yöntemi İstanbul’da uygulanmaya başladı

Tarihî kaynaklarda 3 Haziran 1887, Pasteur yönteminin İstanbul’da fiilen uygulanmaya başladığı önemli tarihlerden biri olarak kaydediliyor.

2025 tarihli araştırmada Zoeros Paşa’nın çalışmaları sonucunda Pasteur yöntemiyle ilk aşılamanın başarıyla tamamlandığı belirtilirken, daha önce Belleten’de yayımlanan bir araştırmada aynı tarih kuduz aşısının laboratuvarda hazırlanmasıyla ilişkilendiriliyor. [1] [2]

Kaynaklardaki ifade farklılığına rağmen ortak nokta açık: Paris’te öğrenilen yöntem 1887 yılı içinde İstanbul’da laboratuvar ve klinik uygulamaya aktarılmıştı.

Bu gelişmenin önemi yalnızca bir aşının İstanbul’a ulaşması değildi. Asıl değişim, yöntemin öğrenilmesi, gerekli laboratuvar altyapısının oluşturulması ve uygulamanın ülkede sürdürülebilir hale getirilmeye çalışılmasıydı.

Bir aşıdan daha fazlası İstanbul’a taşındı

Paris yolculuğunun kalıcı etkisi kuduzla sınırlı kalmadı.

  1. yüzyılın sonları, mikroorganizmaların hastalıklardaki rolünün giderek daha iyi anlaşıldığı bir dönemdi. Mikrobiyoloji, yani çıplak gözle görülemeyen hastalık etkenlerini laboratuvarda inceleyen bilim alanı, modern tıbbın temel araçlarından biri haline geliyordu.

Osmanlı uzmanlarının Paris’te kazandığı deneyim, bulaşıcı hastalıkların laboratuvar yöntemleriyle araştırılması ve aşı çalışmalarının kurumsallaşmasına katkı sağladı. Sonraki yıllarda Telkihhâne-i Şahane gibi aşı üretim merkezleri ile Bakteriyolojihâne-i Şahane gibi kurumların oluşturulması bu bilimsel dönüşümün devamını oluşturdu. [1] [2]

Bu nedenle 1886’daki Paris yolculuğu yalnızca bir aşının başka bir ülkeye taşınması olarak değerlendirilemez. Olay, bugün “bilgi ve teknoloji transferi” dediğimiz yaklaşımın Osmanlı tıp tarihindeki erken ve dikkat çekici örneklerinden biriydi.

Bugünkü kuduz aşıları Pasteur döneminden çok farklı

Pasteur döneminde kullanılan kuduz aşıları ile bugün uygulanan aşılar aynı değil.

  1. yüzyıldaki yöntemlerde enfekte hayvanların sinir dokularından yararlanılıyordu. Günümüzde ise güvenliği ve etkinliği çok daha iyi değerlendirilmiş hücre kültürü temelli kuduz aşıları kullanılıyor. Dünya Sağlık Örgütü, eski tip sinir dokusu kökenli kuduz aşılarının kullanılmamasını öneriyor. [6]

Ancak temel amaç değişmedi: Kuduz virüsüyle temas eden kişide hastalık belirtileri başlamadan önce bağışıklık oluşturmak.

Günümüzde şüpheli kuduz temasının ardından yaranın mümkün olduğunca hızlı biçimde sabun ve bol suyla en az 15 dakika yıkanması büyük önem taşıyor. Temasın niteliğine göre kuduz aşısı uygulanıyor; gerekli durumlarda kuduz immünoglobulini, yani virüse karşı hazır antikor içeren ürün de tedaviye ekleniyor. [6]

Yanlış Bir Dirençten Milyonlarca Kalbe: Kalp Pilinin Hikâyesi
Yanlış Bir Dirençten Milyonlarca Kalbe: Kalp Pilinin Hikâyesi
İçeriği Görüntüle

Pasteur’ün çalışmasının üzerinden yaklaşık bir buçuk yüzyıl geçti. Ancak 1886’da İstanbul’dan Paris’e giden üç kişilik Osmanlı heyetinin hikâyesi bugün de dikkat çekici bir mesaj taşıyor: Bilimsel bir gelişmeyi takip etmek kadar onu yerinde öğrenmek, uzman yetiştirmek ve ülkenin kendi kurumları içinde uygulanabilir hale getirmek de önem taşıyor.

Kaynaklar

[1] Nizamoğlu A, Köken AH, İlter H. II. Abdülhamid’in Pasteur ve Pasteur Enstitüsü ile Olan Münasebetlerinin Osmanlı Tıbbına Etkileri. Osmanlı Bilimi Araştırmaları. 2025;26(2):333-362. DOI: 10.26650/oba.1602650.

[2] Elmacı İ. Bilimsel ve Teknolojik Açıdan Osmanlı İmparatorluğu’nda XVIII. Yüzyıldan XIX. Yüzyıla Çiçek Aşısı ve Kuduz Aşısı. Belleten. 2015;79:611-626. DOI: 10.37879/belleten.2015.611.

[3] Ölmez A. İkinci Abdülhamid Döneminde Koruyucu Hekimlik ve Bazı Vesikalar. Belgeler. 2013;34(38):87-99.

[4] Karacaoğlu E. Kuduz Hastalığına Dâir İlk Kitabımız: Kuduz İlleti ve Tedâvîsi. Türkiye Klinikleri Tıp Etiği-Hukuku-Tarihi Dergisi. 2015;23(3):73-85. DOI: 10.5336/mdethic.2015-46820.

[5] Institut Pasteur. The history of the first rabies vaccination in 1885. Institut Pasteur tarih arşivi.

[6] World Health Organization. Rabies vaccines: WHO position paper – April 2018. Weekly Epidemiological Record. 2018;93(16):201-220.