Vefa çoğunlukla bir karakter özelliği olarak görülür. Oysa bilimsel araştırmalar, vefanın yalnızca kişilikle açıklanamayacağını; empati, minnettarlık, bağlanma biçimi ve beynimizin çalışma şekliyle yakından bağlantılı olduğunu göstermektedir. İnsan ilişkilerinde güvenin oluşması, empati ve minnettarlık gibi unsurların gelişmesi; biyolojik, psikolojik ve sosyal birçok sürecin birlikte işlemesiyle mümkündür. Peki insan ilişkilerinin temelini oluşturan bu süreçler nelerdir?

Psikoloji uzun yıllar boyunca insanların ruhsal hastalıklarını ve psikolojik sorunlarını anlamaya odaklanmıştır. Ancak 1998 yılında Martin Seligman psikolojiye farklı bir soru yöneltmiştir: “İnsanları iyi yapan özellikler nelerdir?” Bu sorunun ardından gelişen Pozitif Psikoloji yaklaşımı, insanların güçlü yönlerini incelemeye başlamıştır. Az önce bahsettiğimiz minnettarlık, empati gibi insan ilişkilerini güçlendiren kavramlar da bu yaklaşımla birlikte psikolojide daha sistematik biçimde incelenmeye başlanmıştır.

Pozitif psikolojinin değindiği en önemli konulardan biri olan minnettarlık kavramı, bireyin kendisine sunulan bir iyiliği, desteği veya olumlu deneyimi fark etmesi, bunun değerini bilmesi ve bu iyiliğin çoğu zaman başka bir kişinin çabası sayesinde gerçekleştiğini kabul etmesi olarak tanımlanır. Nörobilim araştırmaları, minnettarlık hissedildiğinde beynin ödül ve sosyal bağlarla ilişkili bölgelerinin daha aktif çalıştığını göstermektedir. Bu bağlamda minnettarlık hisseden bireyler; karşı tarafın emeğini fark eder, yardım davranışını artırır, daha fazla güven oluşturur. Minnettarlık ve vefanın aynı şey olmadığını unutmamak gerekir. Minnettarlık hissedilen bir duyguyken vefa onun davranışa dönüşen halidir. Bu davranışın ortaya çıkmasını sağlayan süreçler ise psikolojide bazı kuramlarla açıklanmaktadır. Bunlardan en önemlisi, sosyolog Alvin W. Gouldner'ın ortaya koyduğu Karşılıklılık Normu'dur.

Gouldner'a göre bireyler, kendilerine yapılan iyiliklere karşılık verme ve o kişilere zarar vermekten kaçınma yönünde evrensel bir toplumsal norm ile hareket ederler. Bu norm yalnızca bireysel değil toplumsal düzenin devamını da sağlayan temel unsurlardan biridir. Bireylerin yardımlaşma ve iş birliği davranışlarını teşvik ederek toplum içinde güven duygusunun oluşmasına katkı sağlar. Bir kişinin yaptığı iyiliğin karşılıksız kalmayacağına dair beklenti, insanların birbirlerine destek olma isteğini artırır. Bu açıdan bakıldığında vefa, Karşılıklılık Normu’nun günlük yaşamdaki en somut yansımalarından biri olarak değerlendirilebilir.

Bununla birlikte, insan ilişkilerinin yalnızca toplumsal normlarla değil, bireylerin ilişkilere yüklediği değer ve algıladığı karşılık dengesiyle de şekillendiği görülmektedir. Bireyler, bir ilişkide ne kadar emek verdiklerini ve karşılığında ne elde ettiklerini çoğunlukla bilinçsiz bir şekilde değerlendirirler. Sosyal Değişim Kuramı da tam olarak bunun üzerinde durur. Kişinin “Bu ilişki normalde böyle olmalı.” beklentisini “Karşılaştırma Düzeyi” kavramıyla açıklar. Kurama göre eğer ilişkiden elde edilen olumlu şeyler ilişkinin zorlayıcı taraflarından fazla ise, o ilişki devam etme eğilimindedir. Tam tersi durumda ise ilişki zayıflayıp sona yaklaşır. Bu noktada sürekli tek taraflı değer ve emek varsa ilişkinin zayıflaması beklenen bir durum olacaktır. Zaman içinde yapılan iyiliklerin yeterince karşılık bulmadığı düşüncesi, vefanın zayıflaması veya emeklerin unutulması gibi yorumlanabilir. Ancak bu durum her zaman bireyin bilinçli şekilde karşıdakini umursamadığı sonucuna indirgenemez. Bu algının oluşmasında insan zihninin bilgi ve deneyimlere uyum sağlama şekli önemli bir rol oynamaktadır. Psikolojide bu süreç “Hedonik Adaptasyon” kavramıyla açıklanmaktadır.

Psikolog Philip Brickman ve Donald T. Campbell'ın çalışmalarıyla geliştirilen bu kavrama göre bireyler, yaşamlarında karşılaştıkları olumlu ve olumsuz deneyimlere zamanla uyum sağlama eğilimindedir. Başlangıçta büyük bir mutluluk veya olumlu duygular uyandıran bir davranış, zaman içerisinde zihnin buna alışmasıyla eski duygusal etkisini kaybedebilir. Bu durum, bireyin yapılan iyiliği tamamen unuttuğu veya bilinçli şekilde değersizleştirdiği anlamına gelmez. Bu aslında insan beyninin yeni koşulları normal kabul etme eğiliminin doğal bir sonucudur. Bu nedenle; sürekli ilgi gören, desteklenen veya fedakarlıkla karşılaşan kişiler zamanla bu davranışlara olağan gözüyle bakmaya başlayabilir. Buna bağlı olarak “vefasızlık” olarak adlandırdığımız bazı durumlarda konunun yalnızca karakter özelliklerine değil, bu doğal adaptasyon sürecine de bağlı olabileceğini göz önünde bulundurabiliriz.

Tüm bunlar, vefasızlık olarak değerlendirdiğimiz davranışların her zaman aynı nedenden kaynaklanmadığını göstermektedir. Bazı bireyler yapılan iyilikleri fark etmekte zorlanabilir, bazıları zaman içinde bu iyiliklere alışabilir, bazıları ise ilişkilerde karşılıklı dengeyi farklı biçimde algılayabilir. Elbette her vefasız davranışı psikolojik süreçlerle açıklamak mümkün değildir; bilinçli tercihler, kişilik özellikleri ve bireysel değerler de bu davranış üzerinde etkili olabilir. Bununla birlikte, insan davranışlarını tek bir nedene indirgemek, onların karmaşık yapısını göz ardı etmek anlamına gelir. Psikoloji, ilk bakışta basit ve yüzeysel görünen davranışların bile çoğu zaman birçok farklı etkenin bir araya gelmesi sonucu olduğunu göstermektedir.

Belki de bu nedenle bir davranışı değerlendirirken yalnızca görünen sonuca değil, ardındaki görünmeyen süreçlere de bakabilmek, insanı anlamaya yarayacak en önemli adımlardan biridir.