Tartışmanın merkezinde çok temel bir soru var:

Program akreditasyonunda son sözü kim söylemeli?

Türkiye’de üniversitelerin birçok programı bağımsız akreditasyon kuruluşları tarafından değerlendiriliyor. Bu kuruluşlar saha ziyaretleri yapıyor, programların akademik süreçlerini inceliyor ve akreditasyon kararları veriyor.

Sayıştay’ın tespiti ise bu karar mekanizmasının hukuki sınırlarını yeniden gündeme getirdi.

Sayıştay’ın tespiti neden önemli?

Yükseköğretimde kalite güvence sisteminin merkezinde YÖKAK bulunuyor.

YÖKAK, bağımsız akreditasyon kuruluşlarını yetkilendiriyor veya tanıyor. Programların değerlendirilmesi ise bu kuruluşlar tarafından yürütülüyor.

Sayıştay’ın denetiminde dikkat çekilen nokta, mevzuatın YÖKAK’a verdiği görev ve yetkiler ile uygulamada bağımsız kuruluşların karar alanı arasındaki ilişkinin yeniden değerlendirilmesi gerektiği yönünde.

Bu nedenle mesele yalnızca teknik bir mevzuat ayrıntısı değil.

Akreditasyon kararlarının üniversitelerin itibarı, öğrencilerin tercihleri ve programların görünürlüğü üzerinde doğrudan etkisi bulunuyor.

Peki yıllardır üniversitelerde yürütülen kalite sistemi?

Son yıllarda üniversitelerde kalite süreçleri ciddi biçimde genişledi.

Kalite komisyonları kuruldu.

Birim kalite ekipleri oluşturuldu.

İç değerlendirme raporları hazırlandı.

Öğrenci ve mezun anketleri yapıldı.

Program çıktıları ölçüldü.

Toplantı tutanakları, iyileştirme planları ve kanıt dosyaları akademik hayatın olağan parçalarından biri haline geldi.

Ama sistem büyüdükçe başka bir soru da daha sık sorulmaya başlandı:

Kalite gerçekten mi artıyor, yoksa kaliteyi belgeleyen bürokrasi mi büyüyor?

Akademisyenlerin en çok yakındığı nokta

Birçok akademisyenin kalite süreçleriyle ilgili temel eleştirisi, sistemin giderek daha fazla rapor ve kanıt üretmeye dayanması.

Kalite çalışmaları başlangıçta eğitim ve araştırmanın geliştirilmesi için oluşturuldu.

Ancak uygulamada kimi zaman akademisyenlerin önemli bir bölümünün zamanını;

form doldurma,

kanıt toplama,

toplantı yapma,

rapor hazırlama

ve performans göstergelerini belgelemeye ayırdığı görülüyor.

Tıbbiyenin Mirasından Dünya Sahnesine: SBÜ’nün Büyük Yolculuğu
Tıbbiyenin Mirasından Dünya Sahnesine: SBÜ’nün Büyük Yolculuğu
İçeriği Görüntüle

Burada asıl soru, bu çalışmaların öğrenciye ve eğitime ne ölçüde yansıdığı.

Çok rapor, yüksek kalite anlamına gelir mi?

Bir bölümün yüzlerce sayfa rapor hazırlaması veya çok sayıda kanıt sunması, tek başına o programın daha kaliteli eğitim verdiğini göstermiyor.

Gerçek kalite;

öğrencinin ne öğrendiği,

mezunun hangi yeterlilikleri kazandığı,

eğitim programının nasıl geliştiği

ve tespit edilen sorunların gerçekten giderilip giderilmediği

üzerinden ölçülmeli.

Bu nedenle kalite sisteminin belge üretmeye değil, gerçek iyileştirmeye odaklanması gerektiği yönündeki tartışmalar giderek güçleniyor.

Sayıştay’ın bulgusu kalite bürokrasisini doğrudan eleştirmiyor

Burada önemli bir ayrım bulunuyor.

Sayıştay’ın tespiti doğrudan üniversitelerdeki kalite komisyonlarının, raporların veya kanıt sisteminin gereksiz olduğunu söylemiyor.

Ancak program akreditasyonundaki karar mekanizmasının hukuki yapısının sorgulanması, sistemin tamamına daha geniş açıdan bakılmasını sağlıyor.

Çünkü üniversitelerden sürekli olarak mevzuata uygunluk, kanıt ve hesap verebilirlik bekleniyor.

Aynı standartların kalite sisteminin kendisi için de geçerli olması gerekiyor.

Kurumsal akreditasyon ile program akreditasyonu farklı

Tartışmada en çok karıştırılan noktalardan biri de bu.

Kurumsal akreditasyon, üniversitenin genel kalite sistemini değerlendiriyor.

Program akreditasyonu ise belirli bir bölümün veya programın eğitim kalitesine odaklanıyor.

Kurumsal akreditasyonda nihai karar YÖKAK tarafından verilirken, program akreditasyonunda bağımsız kuruluşlar önemli bir rol üstleniyor.

Sayıştay’ın tespitinin odağında da özellikle bu ikinci yapı bulunuyor.

Mevcut akreditasyonlar geçersiz mi oldu?

Hayır.

Sayıştay’ın tespiti, bugüne kadar verilmiş bütün program akreditasyonlarının geçersiz olduğu anlamına gelmiyor.

Ortada mevcut kararları topluca ortadan kaldıran bir yargı kararı bulunmuyor.

Asıl mesele, bundan sonraki süreçte program akreditasyonundaki nihai karar yetkisinin nasıl tanımlanacağı.

Bu nedenle YÖKAK’ın yapacağı hukuki ve idari değerlendirmeler yakından izlenecek.

Şimdi soru YÖKAK’a dönüyor

Üniversiteler yıllardır kalite güvence sistemi kapsamında kendilerini değerlendiriyor.

Eksiklerini tespit ediyor.

İyileştirme planları hazırlıyor.

Kanıt sunuyor.

Performanslarını izliyor.

Sayıştay’ın son tespiti ise şimdi benzer bir soruyu sistemin merkezine yöneltiyor:

Kalite sisteminin kendisi ne kadar iyi çalışıyor?

Belki de sistemin kendisi kalite kontrolünden geçmeli

Türkiye’de kalite güvence sisteminin kurulması üniversiteler açısından önemli bir dönüşüm yarattı.

Ancak hiçbir sistem yalnızca büyüdüğü için başarılı kabul edilemez.

Kalite güvence modelinin de kendi etkisini ölçmesi gerekiyor.

Hazırlanan raporlar gerçekten eğitimi iyileştiriyor mu?

Toplanan kanıtlar gerçek kararların parçası oluyor mu?

Akademisyenlerin harcadığı zaman ile ortaya çıkan fayda arasında denge var mı?

Akreditasyon öğrencinin eğitim deneyimini gerçekten geliştiriyor mu?

Yoksa kaliteyi ölçmek için kurulan yapı zaman içerisinde kendi bürokrasisini mi oluşturdu?

Sayıştay’ın YÖKAK’a ilişkin tespiti, yükseköğretimde bu soruların daha yüksek sesle sorulmasına neden olabilir.

Ve belki de bundan sonraki dönemde üniversitelerden önce kalite sisteminin kendisi şu soruya cevap vermek zorunda kalacak:

Kalitenin gerçekten arttığını gösteren kanıt nerede?