İstanbul salgınla karşı karşıyaydı
Birinci Dünya Savaşı sona ermişti ancak İstanbul’un sıkıntıları bitmemişti.
Şehir işgal yıllarını yaşıyor; yoksulluk, göç ve bulaşıcı hastalıklar halk sağlığını tehdit ediyordu. Böyle bir ortamda İstanbul, insanlığın yüzyıllar boyunca korkuyla hatırladığı hastalıklardan biriyle yeniden karşı karşıya kaldı:
Veba.
Tarihî kaynaklar, İstanbul’daki veba salgınının 1919 sonbaharında başladığını gösteriyor.
Salgın yalnız halkı değil, hastalıkla mücadele eden sağlık çalışanlarını da tehdit ediyordu. Bakteriyolojihane’de aşı ve serum çalışmalarında görev yapan Dr. Ziya Seyfullah Bey, bir laboratuvar kazasının ardından pnömonik vebaya yakalandı ve 7 Ocak 1920’de hayatını kaybetti.
Salgına karşı mücadelenin ne kadar ağır şartlarda yürütüldüğünü gösteren olaylardan biri de buydu.
Aşı ihtiyacı için Gülhane devreye girdi
Tıp tarihçisi Prof. Dr. Ekrem Kadri Unat’ın çalışmalarında aktarıldığına göre, İstanbul’daki veba salgını sırasında ihtiyaç duyulan miktarda aşının hazırlanabilmesi için Gülhane’den destek istendi.
Görev, dönemin deneyimli bakteriyologlarından Dr. Mustafa Hilmi Sağun’a verildi.
Mustafa Hilmi Bey’e Dr. Kâzım Lakay ve Dr. Cevdet Kapandalık eşlik etti.
Ortaya çıkan çözüm ise Türk tıp tarihinin en ilginç salgın mücadelelerinden birine dönüştü.
Gedikpaşa Hamamı aşı hazırlanan bir mekâna dönüştü
Mustafa Hilmi Sağun ve çalışma arkadaşları İstanbul’daki Gedikpaşa Hamamı’nı çalışmalarını yürütmek için kullandı.
Tarihî kayıtlarda geçen sıra dışı ayrıntı ise şuydu:
Aşılar boza şişeleri içinde hazırlandı.
Prof. Dr. Nuran Yıldırım’ın 2024 yılında yayımlanan çalışmasında Mustafa Hilmi Sağun’un, savaşın getirdiği olumsuz koşullarda Gedikpaşa Hamamı’nda ve boza şişeleri içinde istenen miktarda kolera ve veba aşıları hazırladığı belirtiliyor.
Bu ifade tıp tarihi açısından önemli.
Ancak burada bir ayrıntıyı özellikle ayırmak gerekiyor.
Kaynaklar bize “boza şişeleri” kullanıldığını söylüyor. Fakat bunların daha önce boza satmak için kullanılmış eski şişeler olduğu, sokaklardan toplandığı veya herhangi bir biçimde gelişigüzel kullanıldığı yönünde doğrulanmış bir bilgi bulunmuyor.
Bu nedenle hikâyeyi,
“Kullanılmış boza şişelerine aşı doldurdular”
şeklinde anlatmak doğru olmaz.
Kaynakların desteklediği ifade çok daha açık:
Aşı hazırlama sürecinde boza şişeleri kullanıldı.
Peki hangi aşılar hazırlanıyordu?
Bu noktada kaynaklar arasında dikkat çekici bir farklılık bulunuyor.
Prof. Dr. Nuran Yıldırım’ın 2024 tarihli çalışması Mustafa Hilmi Sağun’un Gedikpaşa Hamamı’nda kolera ve veba aşıları hazırladığını belirtiyor ve olayı 1919 yılına tarihlendiriyor.
Ekrem Kadri Unat’ın daha eski çalışmaları ise hadiseyi 1920’de devam eden veba salgını bağlamında ele alıyor.
Dolayısıyla olayın tarihini hiçbir açıklama yapmadan yalnızca 1919 veya yalnızca 1920 şeklinde vermek yerine, 1919’da başlayan salgının 1920’ye uzanan mücadele dönemi içerisinde değerlendirmek daha temkinli bir yaklaşım.
Boza şişelerinin aşı hazırlanmasında kullanıldığı ve Mustafa Hilmi Sağun’un bu süreçte önemli rol üstlendiği ise kaynaklarda açık biçimde yer alıyor.
Mustafa Hilmi Sağun kimdi?
Bu hikâyenin merkezindeki Mustafa Hilmi Sağun, dönemin önemli bakteriyologlarından biriydi.
1880 doğumlu Sağun, Gülhane’de bakteriyoloji alanında çalıştı. Kolera, tifo, tifüs, dizanteri ve veba gibi dönemin önemli bulaşıcı hastalıklarıyla mücadelede görev aldı.
Dolayısıyla Gedikpaşa Hamamı’nda gerçekleştirilen çalışma, rastgele ortaya çıkmış bir girişim değildi.
Arkasında bakteriyoloji alanında yetişmiş hekimler ve Osmanlı’nın son döneminde oluşmaya başlayan önemli bir aşı-serum üretim birikimi bulunuyordu.
Osmanlı’da aşı üretimi yeni değildi
Gedikpaşa Hamamı hikâyesini değerlendirirken önemli bir yanlış anlamadan da kaçınmak gerekiyor.
Aşı üretimi Osmanlı topraklarında ilk kez burada başlamadı.
yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı Devleti’nde bakteriyoloji, bağışıklama ve bulaşıcı hastalıklarla mücadele konusunda önemli kurumlar oluşturulmuştu.
Çiçek aşısı uygulamaları, kuduzla mücadele çalışmaları, Bakteriyolojihane-i Şahane ve diğer aşı-serum faaliyetleri önemli bir kurumsal ve bilimsel deneyim meydana getirmişti.
Gedikpaşa Hamamı’nı ilginç kılan şey, ilk kez aşı üretilmesi değil;
savaş, işgal ve salgının ağırlaştırdığı koşullarda mevcut bilimsel birikimin olağanüstü şartlara uyarlanmasıydı.
Boza şişeleri aslında neyi anlatıyor?
Bugünden bakıldığında hikâyenin en dikkat çekici unsuru kuşkusuz boza şişeleri.
Fakat bu olay yalnızca sıra dışı bir kap kullanılması nedeniyle önemli değil.
Boza şişeleri aynı zamanda dönemin şartlarını anlamamızı sağlayan küçük fakat güçlü bir tarihî ayrıntı.
Savaş, işgal ve salgının ağırlaştırdığı koşullarda hekimler, mevcut imkânları kullanarak aşı üretimini sürdürmeye çalışıyordu.
Bu nedenle Gedikpaşa Hamamı’ndaki mücadeleyi yalnızca,
“Boza şişelerinde aşı ürettiler”
şeklindeki ilginç bir anekdota indirgememek gerekiyor.
Asıl hikâye, bir sağlık krizinin ortasında bilimsel üretimin ve salgınla mücadelenin devam ettirilmesi çabasıydı.
Bugünkü aşı üretimiyle karşılaştırılmamalı
Bir asır önce gerçekleştirilen aşı üretimi ile günümüzün aşı üretim süreçlerini doğrudan karşılaştırmak doğru değildir.
Modern aşı üretimi; kontrollü üretim ortamları, biyogüvenlik uygulamaları, sterilizasyon süreçleri, standardizasyon, kalite kontrol ve çok aşamalı güvenlik denetimleri altında gerçekleştiriliyor.
Bu nedenle Gedikpaşa Hamamı’ndaki uygulamadan,
“Aşı üretmek aslında çok basitti”
gibi bir sonuç çıkarılamaz.
Tam tersine bu olay, yaklaşık bir asır önce salgınla mücadele eden hekimlerin dönemin bilimsel bilgisi ve mevcut imkânlarıyla olağanüstü koşullara çözüm üretme çabası olarak okunmalıdır.
Bir hamamın duvarları arasında yazılan tıp tarihi
Tıp tarihini düşündüğümüzde gözümüzün önüne çoğu zaman büyük hastaneler, araştırma merkezleri ve laboratuvarlar gelir.
Fakat salgınların ve savaşların tarihi bize başka bir gerçeği de gösteriyor:
Bazen bilimin mekânı değişir.
Bir okul hastaneye dönüşebilir.
Bir bina karantina merkezi olabilir.
Bir hamam aşı hazırlanan bir çalışma alanına dönüşebilir.
İşgal yıllarının İstanbul’unda Gedikpaşa Hamamı’nın başına gelen de buydu.
Karşılarında bir salgın vardı.
İnsanların aşıya ihtiyacı vardı.
Ve hekimler mücadeleyi sürdürmek zorundaydı.
Boza şişelerinin tıp tarihine girmesinin nedeni de tam olarak buydu.
Bugün bize sıra dışı görünen o şişeler, yaklaşık bir asır önce salgınla mücadele eden insanların hangi koşullar altında çalıştığını hatırlatıyor.
Gedikpaşa Hamamı’nın hikâyesi bu nedenle yalnızca şaşırtıcı bir tarih ayrıntısı değildir.
O hikâye, savaşın, işgalin ve salgının ortasında bilimsel mücadeleyi sürdürmenin hikâyesidir.
Ve bazen tıp tarihinin unutulmaz sayfaları, büyük laboratuvarlarda değil, İstanbul’un eski bir hamamının duvarları arasında yazılır.
Kaynaklar
Nuran Yıldırım. Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi ve Türkiye’de aşı-serum üretiminin tarihsel gelişimini ele alan çalışma, Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları, 2024. Çalışmada Mustafa Hilmi Sağun’un Gedikpaşa Hamamı’nda boza şişeleri içerisinde kolera ve veba aşıları hazırladığı ve olayın 1919’da gerçekleştiği belirtilmektedir.
Ekrem Kadri Unat. Osmanlı İmparatorluğu’nda bakteriyoloji ve viroloji tarihi üzerine çalışmalar, İstanbul, 1970.
KLİMİK. Dr. Ziya Seyfullah Bey’in yaşamı ve meslek şehitleri üzerine tarihsel çalışma. Kaynakta İstanbul’daki veba salgınının Ekim 1919’da başladığı, Seyfullah Bey’in laboratuvar kazası sonrası pnömon
Boza Şişelerinde Aşı Ürettiler: İşgal İstanbul’unda İnanılmaz Tıp Mücadelesi
İşgal yıllarının İstanbul’unda salgın hastalıklarla mücadele edilirken Dr. Mustafa Hilmi Sağun ve meslektaşları Gedikpaşa Hamamı’nı aşı hazırlamak için kullandı. Tıp tarihi kaynakları, burada boza şişeleri içinde kolera ve veba aşılarının hazırlandığını kaydediyor. Olayın tarihlendirilmesinde ise 1919 ve 1920’yi işaret eden farklı kaynaklar bulunuyor.
Yorumlar




