Bazı yolculuklar vardır; insanı bir şehirden başka bir şehre değil, bir zamandan başka bir zamana taşır. Haritada binlerce kilometreyi kat edersiniz ama aslında yürüdüğünüz mesafe, hafızayla aranızdaki boşluktur.
Buhara’ya doğru yola çıktığım gün, içimde tam olarak bu his vardı. Bu yolculuk bir görevlendirme yazısından ibaret değildi; bir üniversitenin vizyonu, bir milletin tarihsel sorumluluğu ve bir hekimin vicdanı aynı istikamete bakıyordu.
24 Temmuz 2019 tarihli ve 1157 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararıyla Özbekistan’da Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı Buhara İbni Sina Tıp Fakültesi’nin kurulması, sıradan bir yurtdışı açılımı olarak okunamaz. Bu adım, Anadolu’dan Orta Asya’ya uzanan tarihsel sürekliliğin yeniden ayağa kaldırılmasıdır. 16 Ekim 2019’da Buhara’da gerçekleştirilen açılış töreniyle bu irade somutlaşmış; Türkiye, sağlık ve eğitim üzerinden atayurduyla yeniden temas kurmuştur. Kurucu rektörümüz Prof. Dr. Cevdet Erdöl hocamızın vizyoner cesaretiyle atılan bu temel, bugün rektörümüz Prof. Dr. Kemalettin Aydın hocamızın liderliğinde sahada karşılığı olan, kurumsal bir misyona dönüşmüştür.
Üniversitemizin öğretim üyelerini eğitim ve staj programları kapsamında Buhara’ya görevlendirmesi, bu misyonun lafzî değil fiilî olduğunun en açık göstergesidir. Ankara’da rektör hocamızı ziyaret ettiğimde Buhara görevlendirmemin olduğunu öğrendiğim an, içimde oluşan heyecan mesleki bir memnuniyetten ibaret değildi. Atayurt sevdalısı biri için Orta Asya topraklarına gitmek, orada Türk üniversitesinin bir mensubu olarak eğitim vermek; tarih karşısında alınmış bir sorumluluğun parçası olmaktı. Antalya’ya döndüğümde görev tebliğim yapıldı. Bavulumu hazırlarken acele etmedim; çünkü bu yolculuk bir seyahat değil, anlamı ağır bir buluşmaydı.
Taşkent aktarmalı Buhara yolculuğu mesafe olarak uzun, duygu olarak şaşırtıcı derecede yakındı. Havaalanında üniversitemizin logosunu taşıyan bir levhayla karşılanmak, insanın içine sessiz ama derin bir duygu bırakıyor. Anayurttan 4 bin kilometre ötede, kendi üniversitenizin kimliğini görmek, aidiyet kavramını yeniden düşündürüyor. Bu yalnızca bir tabela değil; Türkiye’nin o coğrafyada söylediği sözün işaretidir.
Otelim eski şehirdeydi. Hafta sonu boyunca Buhara’yı yürüyerek gezdim. Dar sokaklar, taş duvarlar, medreseler ve avlular… Buhara yüksek sesle konuşmuyor; fısıldayarak anlatıyor kendini. Bu şehir geçmişiyle övünmüyor, geçmişini omuzlarında taşıyor. Ve siz, o sokaklarda yürürken şunu hissediyorsunuz: Bu topraklarla bağımız romantik bir hatıradan ibaret değil; tarihsel bir sürekliliğin parçası.
Ertesi gün hastaneye ve fakülteye adım attığımda, üniversitemizin orada yalnızca isim olarak değil, işleyiş olarak da var olduğunu görmek memnuniyet vericiydi. Sabah hastanede, öğleden sonra fakültede geçen günler; teorinin pratikle buluştuğu yoğun bir tempo içinde ilerledi. Yerel akademisyenlerle yapılan toplantılar, hasta vizitleri ve ders programları, işin ne kadar ciddiyetle yürütüldüğünü gösteriyordu.
Tıp fakültesi öğrencileriyle ilk karşılaşmam, bu yolculuğun en anlamlı anlarından biriydi. Sınıfa girdiğimde 65 öğrencinin ayağa kalkarak bizleri selamlaması, sadece bir nezaket göstergesi değildi. O an, üniversitemizin orada nasıl algılandığını ve Türkiye’den gelen eğitimin nasıl bir karşılık bulduğunu hissettim. Ders başladığında öğrencilerin konuya hâkimiyeti, sordukları sorular ve mesleğe bakışları dikkat çekiciydi. 4 bin kilometre ötede Türk tıp eğitiminin dilini bu kadar net görmek, insanı hem gururlandırıyor hem de sorumluluğunu artırıyor.
Öğleden sonra fakülte binasında yapılan derslerde, kapıda dalgalanan Türk bayrağı ve üniversitemizin bayrağı gözümden hiç çıkmadı. Bu manzara, akademik bir faaliyetten çok daha fazlasını anlatıyordu. Türkiye, bu coğrafyada sadece geçmişini hatırlamıyor; geleceğine de yatırım yapıyor. Derslerden sonra koridorda öğrencilerin sorularıyla çevrildiğim an, bu yatırımın doğru bir zemine oturduğunu bir kez daha gördüm.
Beş gün boyunca her sabah hastanede, her öğleden sonra fakültede süren bu tempo, kısa ama yoğun bir tecrübeye dönüştü. Dönem 5 öğrencilerimizin sınavını yaptıktan sonra Buhara’dan ayrıldım. Ancak bu ayrılış bir bitiş değil, devam edecek bir cümlenin virgülü gibiydi.
Bu noktada hakkı teslim etmek gerekir. Buhara’daki bu akademik varlığın sürdürülebilir, disiplinli ve saygın bir zeminde yürümesinde; kurucu rektörümüz Prof. Dr. Cevdet Erdöl hocamızın ufuk açıcı vizyonunun, rektörümüz Prof. Dr. Kemalettin Aydın hocamızın kararlı liderliğinin, Orta Asya eğitim birimlerimizden sorumlu rektör danışmanımız Doç. Dr. Aynur Feyzioğlu hocamızın koordinasyon ve sahadaki hâkimiyetinin, Buhara Eğitim Birimleri Fakülte Sekreteri Yüksel Kaya’nın ise özverili ve çözüm odaklı emeğinin büyük payı vardır. Bu yapı, bireysel gayretlerle değil; kurumsal akılla ve ortak sorumluluk bilinciyle ayakta durmaktadır.
Buhara, bizim için yalnızca tarih kitaplarında kalan bir şehir değildir. Atayurt kavramı nostaljik bir söylem değil, somut sorumluluklar doğuran bir bilinçtir. Taşkent kadar gelişmiş olmayabilir; ama öğrenmeye açık, diri ve umutlu bir coğrafyadır. Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin orada bulunması, bayrağımızın ve üniversite kimliğimizin o topraklarda dalgalanması, bu sorumluluğu sürekli diri tutmaktadır.
Hastanenin ameliyathane ortamını gördüğümde, yapılan açık kalp cerrahileri kadar, yapılabileceklerin de zihnimde yer ettiğini fark ettim. Desteklenmesi gereken alanlar, güçlendirilmesi gereken ekipler var. Bu yalnızca teknik bir mesele değil; uzun vadeli bir sahiplenme iradesidir. Üniversitemizin bilgi birikimi ve insan kaynağıyla bu sürecin daha ileri taşınacağına dair inancım tamdır.
Şimdilik hoşça kal Buhara. Bir ülkedir uzakta; yaralıdır tuzakta. Uzağında kalsak da gönlümüzde yeri sabittir. Anayurttan atayurda selam göndermek yetmez; orada kalıcı olmak, üretmek ve iz bırakmak gerekir. Çünkü bazı yolculuklar insanı bir yere götürmez; bir millete, bir hafızaya ve kendi sorumluluğuna geri getirir.