Sağlık sistemleri gerçekten de sayılarla anlatılabilir. Kaç hastane var, kaç MR cihazı çalışıyor, bütçeden ne kadar pay ayrılıyor… Hepsi önemlidir. Ama bir noktadan sonra bu rakamlar anlamını yitirir. Çünkü sağlık dediğimiz şey, nihayetinde bir insanın başka bir insana dokunduğu yerdir. Ve o noktada asıl belirleyici olan; insan gücü, kültür ve yükün nasıl paylaşıldığıdır. Türkiye ile Almanya’yı yan yana koyduğunuzda, benzer nüfuslara rağmen iki farklı sağlık dünyasıyla karşılaşırsınız. Ve bu fark, kâğıt üzerindeki verilerden çok daha derindir.

Rakamlarla başlayalım, çünkü gerçeklik orada başlar. Almanya yaklaşık 84 milyon nüfusa sahip. Bu nüfusa karşılık ülkede yaklaşık 450 bin doktor görev yapıyor. Yani her 1000 kişiye 5,3 doktor düşüyor. Türkiye’de ise nüfus yaklaşık 85 milyon. Doktor sayısı 220–230 bin civarında. Bu da 1000 kişiye yaklaşık 2,2 doktor demek. Aynı büyüklükte iki toplum, ama biri diğerinin neredeyse iki katı hekimle sağlık hizmeti sunuyor. Bu tabloyu sadece bir istatistik olarak okumak büyük bir hata olur. Çünkü bu fark, günlük hayatın her anında hissediliyor.

Almanya’da sağlık sistemi büyük ölçüde “ev doktoru” modeli üzerine kuruludur. Hasta, önce aile hekimine gider. Uzman hekime erişim bir yönlendirme süreciyle olur. Acil servisler, gerçekten acil olanlar içindir. İnsanlar ateşi çıktığında ya da birkaç gündür süren bir ağrısı olduğunda acile koşmaz. Sistem, hastayı beklemeye alır; ama bu bekleme kaos değildir, planlıdır. MR, tomografi, ileri tetkikler için haftalarca beklemek olağan kabul edilir. Almanya’da hasta, sisteme uyar. Sistem yavaştır ama kontrollüdür.

Bu yapı, doktorun çalışma hayatına da yansır. Hekimler daha öngörülebilir saatlerde çalışır, mesleğe ara verebilir, eğitimlerine esnek biçimde devam edebilir. Tıp fakültelerinin sayısı sınırlıdır, yetişen hekim sayısı planlıdır. Ancak Almanya’nın da kendi içinde ciddi bir sorunu vardır: hemşire ve yardımcı sağlık personeli açığı. Özellikle pandemi sonrasında bu alanlarda büyük bir boşluk oluşmuştur. Sistem doktoru korur; fakat insan gücü eksikliği nedeniyle hizmet temposu düşer.

Türkiye’de ise tablo bambaşkadır. Bizde sağlık sistemi hız ve erişilebilirlik üzerine kuruludur. Hasta, istediği branşa doğrudan gider. Acil servisler günün her saati doludur. Tetkikler çoğu zaman aynı gün yapılır. MR için, tomografi için, biyopsi için aylarca beklemek gerekmez. Türkiye’de hasta beklemek istemez. Bu sadece bireysel bir tercih değil, toplumsal bir kültürdür.

Bu kültür, sağlık sistemine hız kazandırır ama yükü de yoğunlaştırır. Türkiye’de bir doktorun günde 60–80, hatta bazı branşlarda 100 hasta görmesi sıradan hale gelmiştir. Muayene süreleri 3–5 dakikaya sıkışır. Nöbetler uzundur, mesai kavramı çoğu zaman kâğıt üzerinde kalır. Buna rağmen sistem çalışır. Hatta çoğu zaman şaşırtıcı derecede iyi çalışır.

İşte tam da burada, Türkiye sağlık sisteminin en güçlü yönü ortaya çıkar: erken tanı ve hızlı tedavi. Özellikle kanser hastalıklarında bu fark net biçimde görülür. Akciğer, meme, kolon ve tiroit kanserlerinde Türkiye’de tanıya erişim süresi kısadır. Biyopsi hızla yapılır. Tedavi planı gecikmeden oluşturulur. Cerrahiye geçiş süresi, pek çok Avrupa ülkesine kıyasla çok daha kısadır.

Almanya’da bir hasta, “randevu – konsültasyon – tetkik – tekrar randevu” döngüsünde aylar kaybedebilir. Türkiye’de ise aynı hasta, çoğu zaman aynı hafta tanı alır, aynı ay ameliyata girer. Bu fark, istatistiklerde olduğu kadar insan hikâyelerinde de karşılık bulur. Bugün Avrupa’dan binlerce hasta, özellikle onkolojik tedaviler için Türkiye’ye geliyorsa, bunun sebebi sadece maliyet değildir. Asıl sebep, zaman kazanmaktır.

Bu noktada ilginç bir tablo ortaya çıkar. Almanya’daki hasta, beklemekten yorulduğu için Türkiye’ye gelir. Türkiye’deki doktor ise yoğunluktan yorulduğu için Almanya’yı düşünür. Türkiye, hastalar için caziptir. Almanya, doktorlar için. Bu bir çelişki değil; iki sistemin güçlü ve zayıf yönlerinin doğal sonucudur.

Türkiye sağlık sistemi bugün birçok alanda gerçekten başarılıdır. Erken tanıda güçlüdür. Cerrahide hızlıdır. Onkolojik sonuçlarda etkilidir. Ancak bu başarının sürdürülebilir olması, insan gücünün korunmasına bağlıdır. Doktor sayısının artırılması, yardımcı sağlık personelinin güçlendirilmesi, hasta yükünün daha dengeli dağıtılması bu sistemin nefes almasını sağlayacaktır. Bu bir eleştiri değil, bir gerçeklik tespitidir.

Çünkü sağlık sistemi sadece hastayı kurtarmakla ayakta kalmaz. O hastayı kurtaran insanı da yaşatmak zorundadır. Almanya’nın kontrollü yapısı ile Türkiye’nin çözüm odaklı hızı, birbirine rakip değil; birbirini tamamlayabilecek iki yaklaşımdır. İdeal olan, ne hastayı beklemeye mahkûm eden bir yavaşlık, ne de sağlık çalışanını tüketen bir hızdır.

Sonuçta unutmamamız gereken tek bir gerçek var:
Tükenen doktor, en gelişmiş sistemi bile çökertebilir.
Ama motive bir doktor, sınırlı imkânlarla bile hayat kurtarır.

Türkiye’nin gücü tam da burada yatıyor. Bu gücü korumak ise hepimizin ortak sorumluluğudur.