İskoçya'da Bir Pazar Günü

29 Eylül 1935 Pazar günü, İskoçya'nın Moffat kasabası yakınlarında yürüyüşe çıkan iki kadın, Beef Tub Yolu üzerindeki Gardenholm Linn Köprüsü'ne geldiklerinde aşağıda dikkatlerini çeken bir şey gördü. Köprünün altındaki kayalıkların arasında, ilk bakışta ne olduğu tam anlaşılamayan bir nesne vardı. Biraz daha dikkatli baktıklarında bunun insan koluna benzediğini fark ettiler.

Kadınlar vakit kaybetmeden kasabaya dönerek polise haber verdi. Kısa süre sonra olay yerine ulaşan görevliler, bulunan kalıntının gerçekten bir insana ait olduğunu belirledi. Çevrede başlatılan arama, ilerleyen günlerde İngiltere'nin en çok konuşulan cinayet soruşturmalarından birine dönüşecekti.

Vadide yapılan incelemelerde kumaşlara, giysilere ve gazete kâğıtlarına sarılmış başka insan kalıntıları bulundu. Aramalar genişletildikçe ortaya çıkarılan parçaların sayısı yetmişe ulaştı. Bazıları akarsuyun yakınında, bazıları ise kayalıklar ve bitki örtüsü arasında bulunmuştu.

Cesetlerin durumu, kimlik tespitini neredeyse imkânsız hâle getiriyordu. Yüzlerin tanınmasını sağlayabilecek dokuların bir bölümü çıkarılmış, parmak uçları tahrip edilmişti. İlk incelemelerde kalıntıların bir erkekle bir kadına ait olabileceği düşünüldü. Ancak daha sonra her iki kurbanın da kadın olduğu anlaşıldı.

Polisin karşılaştığı manzara yalnızca işlenen suçun ağırlığını değil, failin kimlik belirleme çalışmalarını engellemek için gösterdiği çabayı da ortaya koyuyordu.

Kalıntıların parçalanma biçimi, insan anatomisini bilen bir kişinin iş başında olabileceği ihtimalini güçlendirmişti. Araştırmacılar, bedenlerin yapısını bilen bir doktorun veya cerrahi deneyimi bulunan başka birinin olayla ilişkili olabileceğini değerlendiriyordu. Ne var ki bu aşamada kurbanların kimliği bile bilinmiyordu.

Dumfriesshire polisi, Glasgow'dan kriminal soruşturma uzmanlarının yardımını istedi. Edinburgh ve Glasgow üniversitelerindeki adli tıp uzmanları da çalışmalara katıldı. Böylece yerel bir polis soruşturması, dönemin önde gelen bilim insanlarının görev aldığı kapsamlı bir araştırmaya dönüştü.

Bu soruşturmanın ilginç kişilerinden biri, bölgedeki polis çavuşu Robert Sloan'dı. Büyük cinayet davalarında deneyimli bir uzman değildi. Meslek yaşamının önemli bölümünde kırsal bölgelerde görev yapmış, genellikle kaçak avcılık ve küçük hırsızlık olaylarıyla ilgilenmişti.

Buna rağmen olay yerindeki titiz çalışması, soruşturmanın ilerlemesinde belirleyici olacaktı. Bulunan eşyaları koruma altına almış, notlar tutmuş ve bölgenin ayrıntılı bir krokisini hazırlamıştı.

Sloan'ın özellikle üzerinde durduğu bir delil vardı: İnsan kalıntılarının sarıldığı eski gazete sayfaları.

O sırada kimse, bu kâğıt parçalarının soruşturmayı yüzlerce kilometre uzaktaki bir doktorun evine götüreceğini bilmiyordu.

Gazete Kâğıdının Gösterdiği Yol

Olay yerinden toplanan gazeteler ıslanmış, birbirine yapışmış ve oldukça yıpranmıştı. Robert Sloan, kâğıtları dikkatlice kuruttu ve zarar vermeden açabilmek için pens kullandı. İnceleme sonunda parçaların Sunday Graphic ve Sunday News gazetelerine ait olduğu belirlendi.

Bir gazete kâğıdının cinayet soruşturmasında ne kadar önemli olabileceği ilk bakışta tartışmalıydı. Gazeteler kolaylıkla el değiştirebilir, uzun süre saklanabilir veya farklı şehirlerde kullanılabilirdi. Ancak Sloan ve çalışma arkadaşları, gazetelerin yalnızca adlarını değil, hangi tarihte ve nerede basıldıklarını da araştırdı.

9 Ekim'de beklenen sonuç geldi. Parçalar, 15 Eylül 1935 tarihli özel bir bölgesel baskıya aitti. Bu baskıdan yalnızca 3.700 nüsha dağıtılmıştı. Dağıtım yapılan bölge ise İngiltere'nin kuzeybatısındaki Morecambe ve çevresiydi.

Bu bilgi, soruşturmanın yönünü önemli ölçüde değiştirdi. Çünkü İskoçya'da bulunan kalıntıların Lancashire bölgesinden getirilmiş olabileceği ihtimali doğmuştu.

Aynı günlerde İskoç basınında yer alan bir kayıp haberi dikkat çekti. Lancaster kentinde bir doktorun yanında çalışan genç kadın, haftalardır ortada yoktu.

Adı Mary Jane Rogerson'dı. 9 Ekim 1915'te doğmuştu ve kaybolduğunda henüz 19 yaşındaydı. On iki çocuklu bir ailenin üyesiydi. Annesini küçük yaşta kaybetmiş, babası ve üvey annesi Jessie tarafından büyütülmüştü. Lancaster'da bir doktorun evinde çocuk bakıcılığı yapıyordu.

Ancak Mary'nin kaybolduğu evde başka bir kadın daha ortadan kaybolmuştu: Üç çocuk annesi Isabella Ruxton.

İki kadın da 14 Eylül'den sonra görülmemişti.

Böylece polis, iki ayrı olay arasında önemli bir bağlantı kurmaya başladı. İskoçya'da iki kadına ait olduğu düşünülen parçalanmış bedenler bulunmuştu. Lancaster'da ise aynı evde yaşayan iki kadın kayıptı. Üstelik evin sahibi, insan anatomisi hakkında bilgi sahibi bir hekimdi.

Dr. Buck Ruxton.

Bu isim henüz suçun kanıtlandığı anlamına gelmiyordu. Ancak soruşturmanın merkezine yerleşmesi için yeterince dikkat çekici ayrıntı vardı.

Lancaster'daki Doktor

Buck Ruxton, Lancaster kentinin Dalton Square bölgesindeki 2 numaralı binada hekimlik yapıyordu. Hindistan'ın Bombay kentinde doğmuş, tıp eğitimini burada tamamladıktan sonra İngiltere'ye yerleşmişti. 1930 yılında Lancaster'da bir muayenehane devralarak çalışmaya başlamıştı.

Hekim olarak çevresinde iyi bir itibara sahipti. Hastaları arasında varlıklı aileler olduğu gibi fabrikalarda çalışan, maddi durumu sınırlı insanlar da bulunuyordu. Özellikle ödeme gücü olmayan bazı hastalardan ücret almaması, kendisine duyulan güveni artırmıştı.

Fakat özel hayatı, toplum içinde çizdiği bu olumlu tablodan farklıydı.

Ruxton, Isabella ile birlikte yaşıyordu. Resmî olarak evli değillerdi ancak çevrelerinde karı koca olarak tanınıyorlardı. Üç çocukları vardı. Mary Rogerson ise çocuklarla ilgileniyor ve ev işlerine yardımcı oluyordu.

Isabella, yakınları tarafından Belle olarak çağrılıyordu. Sosyal ilişkileri bulunan, otomobil kullanan ve günlük yaşamını sürdüren bir kadındı. Ruxton ise onun başka erkeklerle görüştüğünden kuşkulanıyor, ilişkilerini sadakatsizlik olarak yorumluyordu.

Çiftin arasındaki anlaşmazlıklar zaman zaman ciddi tartışmalara ve şiddete varıyordu. Bu ilişkinin gerginliğini anlamamıza yardımcı olan ilginç bir belge de günümüze ulaşmış durumda.

Lancaster Kent Müzesi koleksiyonunda, Buck Ruxton'a ait küçük, yeşil bir cep günlüğü korunuyor. Defterdeki kayıtlar 1934 yılına ait tarihleri taşıyor. Ruxton burada Isabella ile ilişkisini, kıskançlığını, maddi sorunlarını ve günlük yaşamındaki bazı olayları anlatıyor.

Kimi sayfalarda birlikte yaşadığı kadından sevgiyle söz ederken kimi sayfalarda onun başka erkeklerle ilişkili olduğuna dair kuşkularını dile getiriyor. Günlükte borçlar, at yarışlarında kaybedilen paralar ve ev için yapılan pahalı alışverişler de bulunuyor.

En dikkat çekici kayıtlardan biri 24 Kasım 1934 tarihini taşıyor. Ruxton, o akşam içtiği kahvenin tadını tuhaf bulduğunu, ardından baş dönmesi yaşadığını ve gece boyunca kustuğunu yazmış. Isabella'nın kahvesine morfin koyduğuna inandığını da belirtmiş.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bu anlatım doktorun kendi iddiasından ibaret. Isabella'nın gerçekten böyle bir davranışta bulunduğunu gösteren bağımsız bir kanıt yok.

Üstelik günlüğün ne zaman yazıldığı konusunda da soru işaretleri bulunuyor. Müze araştırmacıları, kayıtların gerçekten belirtilen tarihlerde mi tutulduğunu, yoksa cinayetlerden sonra Ruxton'ın kendisini mağdur göstermek amacıyla mı hazırlandığını tartışıyor.

Dolayısıyla günlük, Isabella'nın davranışlarını kanıtlayan güvenilir bir belge olarak değerlendirilemez. Buna karşılık Ruxton'ın ilişkisini nasıl anlattığını, hangi kuşkularla meşgul olduğunu ve kendisini nasıl göstermek istediğini anlamak açısından önem taşıyor.

Bütün bunlar, Lancaster'daki saygın hekimin özel yaşamında uzun süredir devam eden bir gerilime işaret ediyordu.

İki kadının kaybolmasının ardından bu gerilim, cinayet soruşturmasının önemli başlıklarından biri hâline geldi.

Bandajlı Eller ve Şüpheli Yolculuk

Isabella ile Mary'nin ortadan kaybolmasından sonra Buck Ruxton, çevresindeki insanlara iki kadının Edinburgh'a gittiklerini söylüyordu. Ancak polis bu açıklamaları araştırdığında bazı tutarsızlıklarla karşılaştı. Isabella'nın giysilerinin önemli bir bölümü evdeydi. Kullandığı otomobil de yerindeydi. Kadınların gerçekten Edinburgh'a ulaştıklarını doğrulayan güvenilir bir bilgi bulunmuyordu.

Soruşturma devam ederken 10 Ekim'de önemli bir ayrıntı daha ortaya çıktı. Ruxton, 17 Eylül'de Kendal yakınlarında trafik kazası geçirmişti.

Bu olayın tarihi ve gerçekleştiği yer dikkat çekiciydi. Kadınlar 14 Eylül'den sonra görülmemişti. Kendal ise Lancaster'dan İskoçya'ya uzanan yol üzerindeydi.

Kazayla ilgili kayıtlarda Ruxton'ın son derece heyecanlı ve huzursuz göründüğü belirtiliyordu. Ayrıca iki eli de bandajlıydı.

Elbette bir trafik kazası geçirmek veya ellerde yara bulunması, bir insanın cinayet işlediğini göstermezdi. Ancak polis, bu bilgileri kadınların kaybolma zamanı ve İskoçya'da bulunan cesetlerle birlikte değerlendirdi.

Ruxton'ın söz konusu günlerde nereye gittiği ve yaralarının nasıl oluştuğu, cevaplanması gereken sorular arasına girdi.

Bu sırada soruşturma yalnızca doktorun davranışları üzerinden ilerlemiyordu. İskoçya'da bulunan eşyalar da inceleniyor, iki kadının kimliklerini ortaya çıkarabilecek her ayrıntı değerlendiriliyordu.

Bunlardan biri, eski bir kadın bluzuydu.

Bir Bluzdaki Dikiş

Gardenholm Linn'de bulunan giysiler temizlenmiş, korunmuş ve fotoğraflanmıştı. Robert Sloan'ın eşi de bu çalışmalar sırasında giysilerin temizlenmesine yardımcı olmuştu.

Bulunan bir kadın bluzu, Mary Rogerson'ı yetiştiren üvey annesi Jessie'ye gösterildi.

Jessie giysiyi tanıdı. Bluzu bir kilise kermesinden satın almıştı. Üstelik sol koltuk altında bulunan eski bir onarımı da hatırlıyordu. Çünkü o dikişi kendisi yapmıştı.

Bu küçük ayrıntı, bulunan eşyanın Mary ile ilişkilendirilmesini sağladı.

Polisin elindeki bir başka giysi ise örgüden yapılmış çocuk tulumuydu. Bu eşya, Mary'nin 1935 yazında yanında kaldığı Edith Holme'a gösterildiğinde benzer bir gelişme yaşandı.

Holme, tulumu kendi çocuğuna ait olduğu için tanıdı. Daha sonra Mary'ye kardeşlerine götürmesi amacıyla verdiği giysiler arasında bulunuyordu. Tulumun lastiğini değiştirmiş ve kendine özgü bir biçimde düğümlemişti. Bu ayrıntıyı hatırlaması, kimlik bağlantısını güçlendirdi.

Böylece iki farklı giysi, iki bağımsız tanıklık sayesinde Mary Rogerson ile ilişkilendirilmişti.

Yine de araştırmacılar için önemli bir sorun devam ediyordu. Bir eşyanın kayıp kişiye ait olması, yanında bulunan insan bedeninin de mutlaka aynı kişiye ait olduğunu kanıtlamıyordu.

Bilimsel kimlik belirleme yöntemlerine ihtiyaç vardı.

13 Ekim 1935'te Buck Ruxton, Mary Rogerson'ın öldürülmesi suçlamasıyla tutuklandı. Ardından doktorun Lancaster'daki evinde ve üniversite laboratuvarlarında yürütülen araştırmalar daha da yoğunlaştı.

Soruşturmanın bundan sonraki aşaması, dönemin adli tıp imkânlarının ne kadar ileri gidebileceğini gösterecekti.

Bir Evde Kalan Parmak İzleri

Ruxton'ın Dalton Square'deki evinde yapılan incelemelerde banyoda ve merdiven halısında kan izleri bulundu. Ayrıca doktorun, bazı kanlı halıları ve giysileri evden uzaklaştırdığına ilişkin tanık ifadeleri elde edildi.

Ancak polis yalnızca kan lekelerini araştırmıyordu. Evin içindeki sıradan eşyalar da incelemeye alınmıştı. Bardaklar, tabaklar, kavanozlar, şişeler ve kapılar üzerinde parmak izleri bulunabilirdi.

Bu aşamada Glasgow polisinin parmak izi uzmanı Bertie Hammond ve çalışma arkadaşları önemli bir görev üstlendi.

İşleri kolay değildi. Çünkü kurbanların parmak uçlarının bir bölümü kimlik tespitini engellemek amacıyla çıkarılmıştı. Isabella'nın parmak uçlarından kullanılabilir iz elde edilemiyordu. Buna karşılık Mary'ye ait olduğu düşünülen beden kalıntılarında bazı dokular korunmuştu.

Uzmanlar, bu dokuların üzerindeki çizgilerden parmak izi görüntüleri elde etmeyi başardı. Cildin yüzey tabakası zarar görmüş olsa bile alttaki tabakada bulunan iz yapısından yararlanılabiliyordu.

Hammond'un incelemelerinde eksik bir başparmak izi ile Ruxton'ın evindeki izler arasında on altı uyumlu karşılaştırma noktası saptandı.

Evde bulunan başka izler de Mary Rogerson'ın kalıntılarından elde edilenlerle karşılaştırıldı. Banyo kapısındaki avuç izinin Mary'ye ait olduğunun belirlenmesi, bu çalışmaların önemli sonuçlarından biriydi.

Artık araştırmacıların elinde yalnızca kayıp kadına ait olduğu düşünülen giysiler yoktu. İnsan kalıntılarından elde edilen izlerle Mary'nin yaşadığı ev arasında bilimsel bağlantı kurulmuştu.

Dahası, cesetlerin sarıldığı kumaşlarla evden alınan tekstil örnekleri mikroskop altında incelendi. Bazı kumaş parçalarının birbirleriyle örtüştüğü belirlendi. Araştırmacılar incelemeleri ilerletebilmek için evin bazı bölümlerini sökerek laboratuvara taşıdı.

Bütün bu çalışmaların amacı aynıydı: İskoçya'da bulunan kalıntıların Lancaster'da kaybolan iki kadına ait olduğunu güvenilir biçimde ortaya koymak.

Ancak soruşturmanın bir başka önemli sorusu daha vardı. Kalıntılar vadide ne zamandan beri bulunuyordu?

Bu sorunun cevabına ulaşmak için başvurulan yöntem, adli tıp tarihinde özel bir yer edinecekti.

Sinek Larvalarının Anlattıkları

İnsan kalıntıları üzerinde bulunan sinek larvaları, olay yerindeki ilk incelemeler sırasında dikkatle toplanmıştı. Bu canlıların gelişim durumu, cesetlerin ne kadar süredir açıkta bulunduğuna ilişkin bilgi sağlayabilirdi.

Bazı sinek türleri, ölümden sonra bedenin üzerine yumurta bırakır. Yumurtalardan çıkan larvalar sıcaklık, nem ve çevresel koşullara bağlı olarak gelişir. Bu nedenle larvaların türü ve gelişim evresi incelenerek yaklaşık bir zaman aralığı hesaplanabilir.

Ruxton soruşturmasında örnekler üzerinde çalışan uzman Alexander G. Mearns, larvaların Calliphora vicina adlı sinek türüne ait olduğunu belirledi.

Yapılan hesaplamalarda larvaların yaklaşık 12–14 günlük olduğu değerlendirildi. Bu sonuç, insan kalıntılarının eylül ayının ortalarından beri bölgede bulunmuş olabileceğini destekliyordu.

Kadınların son kez 14 Eylül'de görülmüş olması ve cesetlerin 29 Eylül'de bulunması dikkate alındığında, elde edilen bulgu soruşturmanın zaman çizelgesiyle uyumluydu.

Burada önemli olan, böceklerin ölüm anını kesin olarak göstermesi değildi. Çünkü larvaların gelişim hızı çevre sıcaklığına ve başka değişkenlere bağlıydı. Buna rağmen adli entomoloji, diğer delilleri destekleyen önemli bilgiler sağlamıştı.

İngiltere'de bir cinayet davasında böceklerden bu şekilde yararlanılması, adli entomolojinin gelişimi açısından öncü örneklerden biri olarak kabul edildi.

O günlerde toplanan larvaların bir bölümü, bugün Londra Doğa Tarihi Müzesi'nin koleksiyonunda korunuyor.

Soruşturmayı yürüten bilim insanları, cesetlerden alınan örneklerden, giysilerden ve evde bulunan izlerden önemli sonuçlara ulaşmıştı. Fakat hâlâ çözülmesi gereken temel bir mesele vardı.

Isabella Ruxton'ın kimliği nasıl belirlenecekti?

Yüzü tanınamayacak durumdaydı. Parmak izlerinden yararlanmak da mümkün değildi.

Bu soruna cevap arayan bilim insanları, kadının hayattayken çekilmiş fotoğraflarını incelemeye karar verdi.

Bir Fotoğrafın Adli Tıp Tarihine Girişi

Glasgow Üniversitesi'nden adli tıp uzmanı John Glaister Jr. ile Edinburgh Üniversitesi'nden anatomist James Couper Brash, kurbanların kimliklerini belirlemek için kapsamlı çalışmalar yürütüyordu.

Ellerinde iki kadına ait kafatasları ve Isabella'nın hayattayken çekilmiş fotoğrafları vardı.

Bugün kimlik belirleme denildiğinde akla DNA analizi ve bilgisayar destekli görüntüleme yöntemleri geliyor. Ancak 1935 yılında bu imkânlar bulunmuyordu. Bilim insanları, ellerindeki anatomik bilgilerden ve fotoğraf tekniklerinden yararlanmak zorundaydı.

İnsan yüzünün biçimi, altında bulunan kemik yapısıyla ilişkiliydi. Göz çukurlarının konumu, burun bölgesinin kemikleri, elmacık kemikleri ve çenenin yapısı bu ilişkinin değerlendirilmesinde kullanılabilirdi.

Araştırmacılar, kafataslarının görüntüleriyle Isabella'nın eski fotoğraflarını karşılaştırmaya başladı. Ancak fotoğrafların çekildiği açı ve ölçek farklılıkları önemli bir sorundu.

Bir kafatasının fotoğraftaki yüzle ne ölçüde uyuştuğunu değerlendirebilmek için görüntülerin mümkün olduğunca aynı açıdan ve uygun ölçülerde hazırlanması gerekiyordu.

Cesetteki Böcekler Ölüm Saatini Nasıl Söyler? Adli Entomolojinin Doğuşu
Cesetteki Böcekler Ölüm Saatini Nasıl Söyler? Adli Entomolojinin Doğuşu
İçeriği Görüntüle

Uzmanlar bu sorunu çözmek için dikkat çekici bir yöntem kullandı.

Isabella'nın bir portrede giydiği elbise ve başlık yardımıyla ölçülü bir fotoğraf düzenlemesi yapıldı. Böylece eski portrenin ölçeği daha güvenilir biçimde hesaplanabildi. Ardından kafatasları, fotoğraflardaki baş pozisyonlarına uygun açılarda görüntülendi.

Sonraki aşamada yüzün ve kafatasının anatomik çizgileri üst üste getirildi.

İlk kafatasıyla Isabella'nın fotoğrafı arasında beklenen uyum görülmedi. İkinci kafatasında ise durum farklıydı. Gözlerin yerleşimi, yüzün genel oranları ve kemik yapısının oluşturduğu sınırlar, fotoğraftaki yüzle belirgin biçimde örtüşüyordu.

Bu sonuç, ikinci kafatasının Isabella'ya ait olduğu yönündeki değerlendirmeyi güçlü biçimde destekledi.

Elbette fotoğrafik karşılaştırma tek başına kesin kimlik kanıtı değildi. Fakat diğer anatomik incelemeler ve soruşturma boyunca elde edilen bulgularla birlikte değerlendirildiğinde son derece önemliydi.

Bu teknik, daha sonra fotoğrafik süperpozisyon adıyla bilinen adli kimliklendirme yönteminin gelişiminde öncü uygulamalardan biri olarak tarihe geçti.

Soruşturmanın belki de en dikkat çekici yanı burada ortaya çıkıyordu. Kimliğinin belirlenmesini engellemek amacıyla yüzü tanınmaz hâle getirilmiş bir kadının eski fotoğrafı, bilim insanlarına geride kalan kemiklerin kime ait olabileceğini gösteriyordu.

Günlük hayatın sıradan bir anında çekilmiş fotoğraf, yıllar sonra bir cinayet davasının önemli delillerinden birine dönüşmüştü.

Bilimsel Deliller Mahkemede

Araştırmalar ilerledikçe polis, birbirinden farklı gibi görünen bulguların aynı olayı aydınlattığını gördü.

Gazete kâğıtları cesetlerin Lancashire bölgesiyle bağlantısını ortaya koymuştu. Giysiler kayıp kadınlardan Mary Rogerson'a işaret ediyordu. Parmak izi incelemeleri, Mary'nin kalıntılarıyla doktorun evi arasında bağlantı kurulmasını sağlamıştı. Kumaş ve kan araştırmaları evdeki bulguları güçlendirmiş, sinek larvaları cesetlerin bırakıldığı tarihin değerlendirilmesine yardımcı olmuştu.

Isabella'nın kimliğinin belirlenmesinde ise anatomik incelemeler ve fotoğrafik karşılaştırmalar önemli rol oynamıştı.

Bu bulguların her biri farklı bir soruya cevap veriyordu. Bir araya geldiklerinde ise cinayet soruşturmasının temelini oluşturuyorlardı.

5 Kasım 1935'te Buck Ruxton, Isabella'nın öldürülmesiyle de suçlandı.

Yargılama 2 Mart 1936'da Manchester'da başladı. Kamuoyunun ilgisi son derece büyüktü. Mahkemeyi takip etmek üzere yüzden fazla gazeteci gelmişti.

Ruxton hakkında iki kadının öldürülmesi nedeniyle suçlamalar yöneltilmiş olsa da bu yargılamada savcılık Isabella'nın öldürülmesine ilişkin suçlamayı esas aldı.

On bir gün süren davada çok sayıda tanık dinlendi ve bilimsel bulgular ayrıntılı biçimde değerlendirildi. Moffat Müzesi'nin aktardığı mahkeme kayıtlarına göre 213 delil sunulmuş, savcılık tarafından 106 tanık dinletilmişti.

Savunma açısından temel sorunlardan biri, İskoçya'da bulunan bedenlerin gerçekten Isabella ve Mary'ye ait olup olmadığının güvenilir biçimde ortaya konulmasıydı. Çünkü kalıntıların kimliği kanıtlanamazsa suçlamanın dayandığı önemli bağlantılar zayıflayacaktı.

Ancak savcılık, yalnızca tek bir tanığa veya bir fotoğrafa dayanmıyordu. Farklı bilimsel yöntemlerden elde edilen sonuçlar, soruşturmanın bütünü içinde değerlendiriliyordu.

Jüri yaklaşık bir saat görüştükten sonra kararını açıkladı.

Buck Ruxton suçlu bulunmuştu.

Mahkeme ölüm cezasına hükmetti. Ruxton'ın temyiz başvurusu 27 Nisan 1936'da reddedildi. 12 Mayıs 1936'da Manchester'daki Strangeways Hapishanesi'nde idam edildi.

ABD Ulusal Tıp Kütüphanesi'nin tarihî dava kaydına göre Ruxton, idamından önce suçunu kabul etmişti.

Böylece İskoçya'daki bir köprünün altında başlayan soruşturma sona erdi. Ancak kullanılan yöntemler, adli tıp tarihinde uzun süre önemini koruyacaktı.

Adli Tıpta Yeni Bir Dönem

Ruxton cinayetleri, İngiliz basınında Jigsaw Murders, yani Yapboz Cinayetleri adıyla anılmaya başladı. Bu adlandırma, parçalanmış bedenlerin anatomik olarak incelenmesi ve kalıntıların hangi kişilere ait olduğunun belirlenmesi için yapılan ayrıntılı çalışmalardan kaynaklanıyordu.

Davanın tarihî önemi, tek bir yöntemle cinayetin çözülmesinden çok, farklı bilimsel disiplinlerin birlikte kullanılmasına dayanıyordu.

Anatomi, parmak izi incelemeleri, fotoğrafçılık, mikroskobik analizler ve adli entomoloji aynı soruşturmanın parçaları olmuştu.

1930'lu yıllarda bu yöntemlerin bir arada uygulanması, suç araştırmalarında bilimsel yaklaşımın ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu. Özellikle fotoğrafik süperpozisyon, kimliği belirlenemeyen insan kalıntılarının incelenmesinde yeni olanaklar sunmuştu.

Elbette bugün kullanılan yöntemlerle o dönemin teknikleri arasında büyük farklar bulunuyor. DNA analizi, gelişmiş radyolojik görüntüleme sistemleri ve bilgisayar destekli anatomik karşılaştırmalar, günümüzde çok daha ayrıntılı değerlendirmeler yapılmasını sağlıyor.

Bununla birlikte Ruxton davasının ortaya koyduğu temel yaklaşım değişmiş değil.

Bir cinayet soruşturmasında bilimsel delillerin değeri, yalnızca tek tek ne gösterdiklerine değil, birbirleriyle ne ölçüde tutarlı olduklarına da bağlı.

1935 yılında bulunan gazete kâğıdı, bluzdaki dikiş veya sinek larvaları kendi başlarına suçun bütün ayrıntılarını açıklayamıyordu. Ancak birbirlerini destekleyen sonuçlar, soruşturmanın ilerlemesini sağlamıştı.

Adli tıp tarihinin en önemli örneklerinden biri olan bu olayın bir başka yönü de yıllar sonra yeniden gündeme gelecekti.

Doksan Yıl Sonra Gelen Haber

2023 yılında Edinburgh Üniversitesinde yürütülen akademik bir inceleme sırasında, Isabella Ruxton ve Mary Jane Rogerson'a ait bazı insan kalıntılarının hâlâ üniversitenin koleksiyonunda bulunduğu anlaşıldı.

Kafatasları ve bazı kemikler, 1935 yılındaki soruşturma kapsamında yapılan bilimsel incelemelerden sonra koleksiyonda kalmıştı.

Aradan yaklaşık doksan yıl geçmişti. Cinayetler aydınlatılmış, dava sonuçlanmış ve adli tıp yöntemleri bilim tarihindeki yerini almıştı. Ancak iki kadının kalıntılarının bir bölümü hâlâ üniversitenin elindeydi.

Edinburgh Üniversitesi, Kasım 2024'te yaşayan aile üyelerine ulaşmak amacıyla kamuoyuna çağrıda bulundu. Amaç, kalıntıların geleceği hakkında yakınlarının isteklerini öğrenmek ve süreci günümüzün tıp etiği anlayışı çerçevesinde değerlendirmekti.

Çağrı sonuç verdi.

5 Eylül 2025'te kamuoyuna açıklanan bilgilere göre üniversite, kadınların aileleriyle bağlantı kurmuş ve elinde kalan insan kalıntıları ailelerin istekleri doğrultusunda defnedilmişti.

Bu gelişme, Ruxton davasına yalnızca bilimsel açıdan bakmanın yetersiz olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Isabella, üç çocuğun annesiydi. Mary ise henüz 19 yaşındaydı. Her ikisinin de ailesi, yakınları ve sürdürmekte oldukları bir hayat vardı. Cinayetlerden sonra adları uzun yıllar bilimsel makalelerde ve adli tıp kitaplarında yer aldı. Ancak onları yalnızca ünlü bir davanın kurbanları olarak hatırlamak, yaşadıkları hayatı ikinci plana itme tehlikesi taşıyordu.

Kalıntılarının ailelerinin istekleri doğrultusunda defnedilmesi, cinayetlerin doksanıncı yılında önemli bir insani gelişme oldu.

Bir Fotoğrafın Ardında Kalanlar

Buck Ruxton davası, adli tıbbın yalnızca ölüm nedenini belirlemekle sınırlı olmadığını gösteren önemli örneklerden biridir. Bilim insanları, kimlikleri yok edilmeye çalışılmış iki kadının geride kalan izlerinden hareketle kim olduklarını ortaya koyabilmişti.

Soruşturmanın başlangıcında kimliği bilinmeyen insan kalıntıları vardı. Sonunda ise isimleri, yaşadıkları ev, kullandıkları eşyalar ve hayat hikâyeleri bilinen iki kadın bulunuyordu.

Bu sonuca ulaşılmasında bir polis çavuşunun koruduğu gazete parçalarının da payı vardı, bir annenin hatırladığı dikişin de. Laboratuvarda yapılan incelemeler kadar, günlük hayatta önemsiz görülebilecek ayrıntılar da soruşturmanın seyrini değiştirmişti.

Bütün bunların arasında Isabella'nın eski fotoğrafı, davanın en çarpıcı belgelerinden biri olarak kaldı.

Fotoğraf çekildiğinde bunun bir gün adli tıp araştırmasında kullanılacağı elbette bilinmiyordu. O gün kaydedilen yüz hatları, yıllar sonra bir kafatasının kimliğini belirlemek için başvurulan anatomik karşılaştırmanın temelini oluşturacaktı.

Belki de bu nedenle Ruxton davasını yalnızca iki kadının öldürülmesiyle sonuçlanan bir suç hikâyesi olarak değerlendirmemek gerekiyor.

Bu olay aynı zamanda bilimsel merakın, dikkatli gözlemin ve farklı uzmanlık alanlarının ortak çalışmasının neler başarabileceğini gösteriyor.

Aradan doksan yılı aşkın zaman geçti. Adli tıp yöntemleri büyük ölçüde değişti. Ancak Gardenholm Linn'de başlayan soruşturmanın öğrettiği ders bugün de geçerli:

Bir olayın gerçeği, bazen en küçük ayrıntıda saklıdır.

Ve 1935 yılında bu ayrıntılardan biri, hayatta olmayan bir kadının yıllar önce çektirdiği fotoğraftı.