Bilimde Hata ile Mucize Arasındaki İnce Çizgi”

​Bilim tarihi, çoğu zaman planlı ilerleyen bir aklın ürünü gibi anlatılır. Hipotezler kurulur, deneyler tasarlanır, sonuçlar ölçülür. Oysa geriye dönüp bakıldığında, insanlığın kaderini değiştiren pek çok buluşun bu düzenli çizginin dışına taştığı görülür. Laboratuvar defterlerinin arasına sızan dağınıklıklar, yanlış giden deneyler, hatta ilk bakışta önemsiz sayılabilecek küçük gözlemler; bilimin yönünü değiştirmiştir. Bu nedenle bilimsel keşiflerin tarihi, yalnızca disiplinli çalışmanın değil, hazırlıklı bir zihnin beklenmeyeni fark edebilme cesaretinin de tarihidir.

Alexander Fleming’in açık unutulmuş bir petri kabında gelişen küfü fark etmesi, modern tıbbın en büyük dönüm noktalarından birine dönüşmüştür. Aynı manzara, farklı bir bakışla yalnızca “kirlenmiş bir deney” olarak çöpe atılabilirdi. Ancak Fleming, bakterilerin çevresinde oluşan o berrak halkayı gördüğünde, tesadüfün ardındaki düzeni okuyabilecek bilgiye sahipti. Penisilin, bir hatanın değil; hatayı anlamlandırabilen bir zihnin ürünüdür. Bu örnek, Louis Pasteur’ün yıllar sonra veciz biçimde ifade ettiği gerçeği doğrular: Şans, ancak hazırlıklı zihne gülümser.

Benzer bir hikâye, “Kinin”in keşfinde de karşımıza çıkar. Güney Amerika’da sıtmalı bir kişinin, “Kınakına ağacı”nın kabuğunun bulunduğu acı sudan içtikten sonra iyileşmesiyle başlayan anlatı, efsane ile gözlem arasındaki sınırda şekillenmiştir. Bu tesadüfi iyileşme, yüzyıllar boyunca sıtmayla mücadelede temel bir tedaviye dönüşmüş; hatta cin-tonik gibi kültürel bir yan ürünü bile beraberinde getirmiştir. Burada da belirleyici olan, olayın kendisinden çok, olaya verilen dikkatli tepkidir.

Bilimsel ilerleme, çoğu zaman başarısızlıkla el ele yürür. Charles Goodyear’ın kauçuk ve kükürt karışımını yanlışlıkla sıcak bir sobaya düşürmesi, endüstriyel çağın temel malzemelerinden biri olan Vulkanize Kauçuğun doğmasına yol açmıştır. Hedeflenen sonuç elde edilmemiştir; ancak ortaya çıkan yeni özellik, dikkatli bir göz tarafından fark edilmiştir. Aynı şekilde, güçlü bir yapıştırıcı üretmeye çalışan Spencer Silver’ın “başarısız” denemesi, yıllar sonra Post-it notlarının vazgeçilmez yapışkanına dönüşmüştür. Bu örnekler, başarısızlığın bilimde bir son değil, yeniden düşünme çağrısı olduğunu gösterir.

Teknolojik keşifler de bu tesadüf–çaba dengesinden muaf değildir. Radar teknolojisi üzerinde çalışan Percy Spencer’ın cebindeki çikolatanın eridiğini fark etmesiyle mikrodalgaların ısıtıcı etkisi keşfedilmiştir. Wilhelm Conrad Röntgen’ inkaranlık bir laboratuvarda parlayan ekranı sorgulaması, insan bedeninin içini görünür kılan X-ışınlarının kapısını aralamıştır. Arşimet’in hamamda suyun yükselişini gözlemlemesi ise yoğunluk ve hacim ilişkisini bilimsel bir ilkeye dönüşmüş kaldırma kuvvetinin keşfine vesile olmuştur. Bu örneklerin ortak noktası, sıradan görünen bir anın olağanüstü bir soruyla kesintiye uğramasıdır: “Bu neden böyle oldu?”

Bilim insanını mucide dönüştüren şey, çoğu zaman cevaptan çok sorudur. Rutinin dışına çıkan her ayrıntı, merakla karşılandığında bir keşif ihtimali taşır. Gözlem gücü, bilimsel yetkinliğin sessiz ama vazgeçilmez bir bileşenidir. Bu nedenle bilim, yalnızca planlı deneylerin değil; dikkatli bakışların ve zihinsel esnekliğin de ürünüdür.

Bilimde tesadüf ile çaba arasındaki bu gerilim, yalnızca modern bilime özgü değildir; İslam bilim tarihinde de benzer örnekler dikkat çekici biçimde karşımıza çıkar. İbn Sina, El-Kanun fi’t-Tıbb’da birçok klinik çıkarımını planlı deneylerden ziyade beklenmedik hasta gözlemlerine dayandırmıştır; Örneğin aynı tanıyı taşıyan hastaların farklı seyirler göstermesi, onun için bir “hata” değil, sorgulanması gereken bir veriydi. Benzer biçimde El-Razi, çiçek ve kızamık hastalıklarını birbirinden ayırırken yeni bir kuramdan değil, hastaların iyileşme süreçlerindeki küçük ama tutarlı farkları fark etme becerisinden yararlanmıştır. Bimaristanlarda ruhsal hastaların müzik, su sesi ve bahçe düzeniyle sakinleştiğinin gözlemlenmesi, başlangıçta planlı bir tedavi yaklaşımı değil; çevresel etkinin fark edilmesiyle doğmuş sezgisel bir bulguydu. Kimyada Cabir bin Hayyan’ın damıtma ve kristalizasyon yöntemleri, istenmeyen yan ürünlerin dikkatle incelenmesiyle gelişmiş; optikte ise İbnü’l-Heysem, başarısız deneylerin ardından ışığın davranışını yeniden düşünerek modern optiğin temellerini atmıştır. Bu örneklerin tümünde tesadüf, keşfin kendisi değil; keşfi mümkün kılan hazırlıklı zihnin önüne çıkan bir fırsattır. Ancak tarihsel kırılma burada başlar: İslam dünyasında bu tesadüfler fark edilmiş, yazıya geçirilmiş ve ahlaki bir çerçeve içinde anlamlandırılmıştır; fakat kurumsal süreklilik ve eleştirel yeniden üretim zamanla zayıflamıştır. Aynı bilgi birikimi, Avrupa’da Rönesans’la birlikte devralındığında ise tesadüfler sistemleştirilmiş, hata deneyin doğal bir parçası haline getirilmiş ve süreklilik kazanmıştır. Böylece tarih bize şunu fısıldar: Tesadüf her yerde vardı; belirleyici olan, onu geçici bir mucize mi, kalıcı bir yönteme mi dönüştürebildiğimizdir.

Bilimsel keşiflerin ardında yatan ortak dinamiklerden biri, esnekliktir. Bir fikre, bir hipoteze ya da bir ürüne mutlak sadakat, çoğu zaman ilerlemenin önündeki en büyük engel haline gelir. Oyun hamurunun hikâyesi bu durumu çarpıcı biçimde ortaya koyar. Başlangıçta kömürle ısınan evlerde duvar kâğıdındaki isi temizlemek için üretilen bu macun, işlevini yitirdiğinde kolayca unutulabilirdi. Ancak bir öğretmenin onu çocukların elinde şekillendirmesiyle bambaşka bir kimlik kazanmış, dünyada milyonlarca çocuğun oyuncağına dönüşmüştür. Burada buluşu mümkün kılan şey, ürünün kendisi değil; onu yeniden anlamlandırma cesaretidir.

Bu noktada tesadüf kavramı, yerinde bir anlatının ötesine geçer. Tesadüf, çoğu zaman yalnızca fark edilmeyi bekleyen bir veridir. Onu değere dönüştüren ise zihinsel hazırlık, sabır ve analitik düşünmedir.

Bilimde ilerleme, doğrusal bir hat üzerinde gerçekleşmez; çoğu zaman geri dönüşler, sapmalar ve yön değişiklikleri içerir. Bu sapmalar, dikkatli bir zihin için kayıp değil, yeni bir rota önerisidir. Başarısızlık da bu nedenle bilimsel sürecin dışına itilmesi gereken bir hata değil, yorumlanması gereken bir sinyaldir.

Deneme cesareti, bu sürecin vazgeçilmez bir parçasıdır. Yağlı boyanın gelişiminde pigmentlerin farklı bağlayıcılarla karıştırılması, teflonun beklenmedik bir kalıntıdan doğması ya da mikrodalga enerjisinin mutfaklara girişi; tümü kontrollü ama cesur denemelerin ürünüdür. Elbette bu cesaret, sorumsuzlukla karıştırılamaz. Bilimsel deneme, güvenli sınırlar içinde, etik ilkelere bağlı kalarak anlam kazanır. Ancak aşırı temkin, çoğu zaman ilerlemeyi durduran görünmez bir fren haline gelir.

Tıp ve bilim tarihinde bu örnekler bize önemli bir zihinsel ders sunar: Planlama vazgeçilmezdir, fakat plan dışına çıkabilme becerisi de en az onun kadar değerlidir. En büyük buluşlar, çoğu zaman planlanan hedefin biraz yanından geçerken ortaya çıkar. Bu nedenle bilim insanının asli görevi, yalnızca doğruyu aramak değil; yanlışın içindeki anlamı da okuyabilmektir.

Sonuçta bu hikâyelerin tamamı, bilimin mekanik bir üretim süreci olmadığını açıkça gösterir. Bilim, insan aklının merakıyla, sabrıyla ve hatalarla kurduğu karmaşık bir ilişkidir. Tesadüf, bu ilişkinin yüzeydeki adı olabilir; fakat derininde her zaman emek, dikkat ve zihinsel disiplin vardır. Bir hatayı mucizeye dönüştüren şey, onun “neden”ini sormaktan vazgeçmeyen bir bilinçtir.

Belki de asıl soru şudur: Keşifler gerçekten tesadüf müdür, yoksa tesadüf dediğimiz şey, çabanın görünmeyen meyvesi midir? Bilim tarihi, ikinci ihtimali fısıldamaya devam ediyor.