Bir hastanenin koridorunda yankılanan ses bazen bir ambulans sireni değildir. Bazen bir bağırış, bazen bir hakaret, bazen de bir yumruktur. Sağlıkta şiddet, artık münferit bir olay değil; süreklilik kazanmış, kanıksanmış ve ne yazık ki sıradanlaştırılmış bir toplumsal sorundur.

Dünya Sağlık Örgütü, şiddeti; bireyin kendisine ya da başkasına yönelik, yaralanma, ölüm veya psikolojik zarar riski taşıyan kasıtlı güç kullanımı olarak tanımlar. Sağlık kurumlarında ise bu tanım daha da genişler: Tehditten sözel saldırıya, ekonomik istismardan fiziksel ve cinsel saldırıya kadar uzanan bir tabloyla karşı karşıyayız. İtmek, vurmak, küfretmek ya da aşağılamak… Hepsi şiddettir. Üstelik sadece bedeni değil, ruhu da yaralar.

Sağlıkta şiddeti yalnızca “öfkeli hasta” refleksiyle açıklamak kolaycı bir yaklaşımdır. Sorunun kökleri çok daha derindedir. Altyapı eksiklikleri, uzun bekleme süreleri, randevu gecikmeleri, yatak yetersizliği, kalabalık ve konforsuz alanlar, kriz yönetimi olmayan hastaneler… Tüm bunlar, sağlık çalışanı ile hasta arasındaki gerilimi besleyen görünmez dinamiklerdir. Ancak en büyük sorun, çoğu zaman göz ardı edilen iletişim eksikliğidir.

Sağlık çalışanı ile hasta arasındaki iletişim; eğitim düzeyinden beklentilere, kullanılan dilden fiziksel ortama kadar birçok faktörden etkilenir. Hekimin kullandığı tıbbi terminoloji hastaya yabancılaştığında, hasta kendini dışlanmış hisseder. Doktor başına düşen hasta sayısı arttıkça, empati yerini aceleye bırakır. Toplumun doktor-hasta ilişkisine yüklediği anlam değiştikçe, saygı da aşınır.

Peki şiddeti kim uyguluyor? Çalışmalar, şiddet eğilimi yüksek kişilerin çoğunlukla genç, erkek, düşük sosyoekonomik düzeyde ve alkol ya da madde kullanımı öyküsü olan bireyler olduğunu gösteriyor. Ancak bu tabloyu sadece demografik verilerle sınırlamak, meselenin toplumsal boyutunu görmezden gelmek olur.

Şiddetin hedefinde ise çoğu zaman hemşireler ve pratisyen hekimler var. Genç, deneyimsiz ya da anksiyöz görünen sağlık çalışanları daha fazla risk altında. Üstelik maruz kalınan şiddet çoğunlukla sözel olsa da, bu durumun etkisi hafif değil. Aksine, psikolojik şiddet uzun vadede çok daha yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor.

Devlet, bu tabloya kayıtsız kalmadı. Beyaz Kod uygulaması ve yasal düzenlemeler önemli adımlar. Ancak yasa vardır diye şiddetin kendiliğinden azalacağını düşünmek saflık olur. Caydırıcılık kadar, süreklilik ve toplumsal sahiplenme de şarttır.

Çözüm bellidir ama zordur: Eğitim, iletişim, güvenlik ve adalet. Sağlık çalışanlarına iletişim ve kriz yönetimi eğitimleri verilmeli; hasta ve hasta yakınları bilgilendirilmeli; güvenlik önlemleri artırılmalı; şiddet, bir “iş kazası” olarak ele alınmalıdır. Medya ise reyting uğruna şiddeti normalleştiren dilinden vazgeçmelidir.

Sağlıkta şiddet bitmez deniliyor. Belki tamamen bitmez. Ama azaltılabilir, önlenebilir ve en azından normal olmaktan çıkarılabilir. Bir toplum, en savunmasız anında kendisine yardım etmeye çalışanlara el kaldırıyorsa, orada yalnızca sağlık sistemi değil, vicdan da çökmüş demektir.

Ve unutulmamalıdır: Sağlık çalışanına uzanan her el, aslında insanlığın kendisine yönelmiş bir tehdittir.