Ölüm belgesine bir saat yazıyoruz. Oysa insan bedeni o saatin gösterdiği anda bütün faaliyetlerini birden durdurmuyor. Kalp susabiliyor, beyin henüz geri dönüşü olmayan noktaya ulaşmamış olabiliyor.
Bazen de beyin ölümü gerçekleştiği hâlde kalp, yoğun bakım desteğiyle atmaya devam ediyor. Ölümün tıbbi gerçekliği, gündelik hayatta düşündüğümüzden çok daha karmaşık.
Anesteziyoloji ve Reanimasyon biliminin en önemli uğraşlarından biri, yaşamın sürdürülebilir olduğu sınırları tanımaktır. Bu alanın bize öğrettiği temel gerçek şudur: Ölüm biyolojik olarak bir süreç içinde gelişir. Ancak bu süreçte tıbben ölümün kesin olarak tespit edildiği bir eşik de vardır. Bu ikisini birbirine karıştırmak, ciddi hatalara yol açabilir.
Ben ölümün yalnızca kalbin durmasıyla açıklanmasını yetersiz buluyorum. Kalbin durması son derece ciddi bir olaydır. Fakat her kalp durması geri dönüşsüz ölüm anlamına gelmez. Kalp masajı, uygun ilaçlar ve gerekli durumlarda elektriksel müdahaleyle dolaşım yeniden sağlanabilir. Reanimasyonun amacı, işte bu geri dönüş imkânını değerlendirmektir.
Kalp durduğunda beyne ulaşan oksijen hızla azalır. Bilinç genellikle saniyeler içinde kaybolur. Dolaşım yeniden sağlanamazsa beyin hasarı giderek ağırlaşır. Ancak bu süreç herkes için aynı hızda ilerlemez. Vücut sıcaklığı, kalp durmasının nedeni, uygulanan müdahaleler ve hastanın fizyolojik koşulları sonucu etkiler. Bu nedenle ölümün geri döndürülemez hâle geldiğini tek bir dakika hesabıyla belirleyemeyiz.
Bir insanın yaşamıyla ilgili kararlarda birkaç dakika son derece değerlidir. Fakat burada önemli olan yalnızca kalbi yeniden çalıştırmak değildir. Dolaşımın geri gelmesiyle hastanın iyileşmesi aynı şey değildir. Organların işlevleri, beynin durumu ve yaşamı tehdit eden asıl hastalık birlikte değerlendirilmelidir.
Tıbbın başarısını yalnızca yeniden attırılan kalplerle ölçmeye itiraz ediyorum. Başarı, hastaya gerçek bir iyileşme imkânı sunabilmektir. Bazen bütün teknolojik imkânlar kullanıldığı hâlde hastalığın yol açtığı hasar geri döndürülemez. Böyle durumlarda daha fazla müdahale, her zaman daha fazla yarar anlamına gelmez.
Ölümün anlaşılmasında en fazla güçlük yaşanan konulardan biri beyin ölümüdür. Kalbi atan, teni sıcak olan ve solunum cihazıyla göğsü hareket eden bir insanın öldüğünü kabul etmek yakınları için son derece zordur. Çünkü insanlar yaşamı öncelikle nefesle ve kalp atışıyla ilişkilendirir.
Oysa beyin ölümü, koma veya derin bilinç kaybı değildir. Beynin, beyin sapı dâhil bütün işlevlerinin kalıcı olarak kaybedildiği ve belirlenmiş tıbbi ölçütlerle kesin olarak saptandığı ölüm durumudur. Beyin ölümü tanısı konulmuş bir insanın yeniden bilincine kavuşması beklenmez. Bu nedenle beyin ölümünü, hastanın henüz ölmediği bir bekleme dönemi gibi anlatmak bilimsel açıdan yanlıştır.
Anesteziyoloji uzmanlığının bu tartışmaya kattığı çok önemli bir bilgi daha var. Bilincin kaybolmasıyla ölüm aynı şey değildir. Genel anestezi altında hasta bilinçsiz olabilir, dış dünyaya yanıt vermeyebilir ve solunumu cihazla desteklenebilir. Ancak bu durum kontrollü, izlenen ve çoğunlukla geri döndürülebilir bir süreçtir. Ağır sedasyon, bazı ilaçlar ve vücut sıcaklığındaki düşüş de nörolojik muayeneyi etkileyebilir. Beyin ölümü değerlendirmesinde bu etkenlerin dışlanmasının nedeni budur.
Buradan önemli bir hekimlik ilkesine ulaşıyoruz: Ölüm hakkında kanaat yürütmek yetmez, ölüm bilimsel olarak doğru tespit edilmelidir. Bu tespitte aceleye de belirsizliğe de yer yoktur.
Teknoloji geliştikçe ölüm hakkındaki düşüncelerimizin de değişmesi gerekiyor. Solunum cihazları, dolaşım destek sistemleri ve ileri yoğun bakım uygulamaları geçmişte sürdürülemeyen bazı yaşamsal işlevleri destekleyebiliyor. Fakat cihazların bir organın işlevini sürdürmesi, her durumda hastanın iyileşeceği anlamına gelmiyor.
Bu nedenle savunduğum görüş açık: Yoğun bakımın görevi yaşamı her koşulda ve ne pahasına olursa olsun uzatmak değildir. Görevimiz, bilimsel olarak yarar sağlayabilecek tedavileri uygulamak, hastanın iyiliğini gözetmek ve insan onurunu korumaktır. Tıbben yararsız olduğu değerlendirilen müdahalelerin sürdürülmesi, sırf bir şeyler yapılıyor olması nedeniyle doğru kabul edilemez.
Bu kararların ne kadar ağır olduğunu küçümsemiyorum. Bir aile için monitörde görülen her kalp atışı umudun devamı olabilir. Hekim açısından ise umut ile tıbbi olasılığı birbirinden ayırma sorumluluğu vardır. Hastaya ve yakınlarına gerçekçi olmayan beklentiler vermek merhamet değildir. Merhamet, gerçeği saklamadan, insanı yalnız bırakmadan konuşabilmektir.
Öte yandan yaşamın son dönemindeki bir hastanın ağrısını gidermek, nefes darlığını hafifletmek, kaygısını azaltmak da aktif bir hekimlik hizmetidir. Tedavinin hedefi değiştiğinde bakımın değeri azalmaz. İyileştirme imkânının kalmadığı durumlarda bile hastanın konforu ve saygınlığı için yapılabilecek çok şey vardır.
Bana göre modern tıbbın üzerinde daha fazla düşünmesi gereken konulardan biri de budur. Ölümle mücadele etmek, ölmekte olan hastanın ihtiyaçlarını görmezden gelme hakkı vermez. Her müdahalenin amacı, muhtemel yararı ve hastaya yüklediği bedel sorgulanmalıdır. Hekimlik, yalnızca yapabileceklerimizi bilme mesleği değildir. Neyi, ne zaman ve neden yapmamamız gerektiğini de bilimsel ve etik ölçütlerle değerlendirebilme sorumluluğudur.
Ölümün bir süreç olması, yaşamın ne zaman sona erdiğinin belirsiz bırakılabileceği anlamına gelmez. Tam tersine, ölüm tanısında kesinlik, tedavi kararlarında titizlik ve insan ilişkilerinde dürüstlük gerektirir.
Bir insanın ölüm saati kayda geçebilir. Fakat o saatin öncesinde verilen kararların değeri bir belgeye sığmaz. Kimi zaman zamanında başlayan bir müdahale yaşamı geri kazandırır. Kimi zaman da tıbbın sınırlarını kabul etmek, hastayı gereksiz yüklerden korumanın yolunu açar.
Bir Anesteziyoloji ve Reanimasyon profesörü olarak savunduğum hekimlik anlayışının merkezinde bu sorumluluk bulunuyor: Geri döndürülebilir olan için bütün bilimsel imkânlarımızla mücadele etmek, geri dönüşün mümkün olmadığı yerde ise hastanın onurunu ve bakım hakkını korumak.
Çünkü ölüm karşısında hekimliğin değeri, her zaman ölümü engelleyebilmesinde değil, yaşamın son sınırında bile doğruyu, iyiyi ve insanı gözetebilmesindedir.