Frederick Banting, Charles Best ve İnsülinin Doğuşu

Tıp tarihinde bazı keşifler yıllar süren planlı araştırmaların sonucunda ortaya çıkar. Bazıları ise tek bir fikrin peşinden vazgeçmeden yürüyen insanların cesareti ve kararlılığıyla şekillenir.

Bu hikâye, ölümcül kabul edilen bir hastalığın kaderini değiştiren; birkaç bilim insanının, laboratuvarda verilen sayısız emeğin ve deney hayvanlarının insanlığa bıraktığı en büyük miraslardan birinin hikâyesidir.

Ölüm Fermanı Gibi Bir Hastalık

1920 yılı…

Kanada’nın Toronto kentinde genç cerrah Frederick Banting, savaş sonrası mütevazı bir hekimlik yaşamı sürdürmeye çalışıyordu. Mesleğinin henüz başındaydı. Büyük bir laboratuvarı yoktu. Geniş bir araştırma ekibine de sahip değildi.

Fakat bir gece okuduğu diyabetle ilgili bilimsel bir makale zihninden çıkmadı.

O yıllarda diyabet, özellikle Tip 1 diyabet tanısı alan çocuklar için neredeyse kesin bir ölüm fermanıydı. İnsülin henüz keşfedilmemişti.

Kan şekeri kontrol edilemez biçimde yükseliyor, hastalar hızla kilo kaybediyor, durmak bilmeyen susuzluk çekiyor ve sonunda diyabetik ketoasidoz nedeniyle yaşamlarını yitiriyordu.

Hekimlerin elindeki tek seçenek ise hastaları mümkün olduğunca uzun süre hayatta tutabilmek amacıyla uygulanan, açlık sınırındaki katı diyetlerdi.

Çocuklar her geçen gün eriyor, aileleri ise onları çaresizlik içinde izliyordu.

Gece Yarısı Yazılan Bir Fikir

Çöpe Atılmayan Petri Kabı Tıbbın Kaderini Değiştirdi
Çöpe Atılmayan Petri Kabı Tıbbın Kaderini Değiştirdi
İçeriği Görüntüle

31 Ekim 1920 gecesi Banting aniden uykusundan uyandı.

Aklına gelen düşünceyi kaybetmemek için yatağının yanındaki kâğıda yalnızca birkaç satır not aldı.

Pankreasın sindirim enzimlerini taşıyan kanalları bağlanırsa, zamanla yalnızca Langerhans adacıkları korunabilir ve burada üretilen iç salgı maddesi izole edilebilirdi.

O gece yazılan birkaç satır, ileride milyonlarca insanın yaşamını değiştirecek bir keşfin ilk adımı olacaktı.

Henüz kimse bu fikrin işe yarayıp yaramayacağını bilmiyordu.

Ama Banting, bu düşüncenin peşinden gitmeye karar verdi.

Küçük Bir Laboratuvarda Başlayan Büyük Mücadele

Toronto Üniversitesi Fizyoloji Profesörü John James Rickard Macleod, başlangıçta bu fikre kuşkuyla yaklaştı. Yine de Banting’e küçük bir laboratuvar, birkaç deney köpeği ve bir tıp öğrencisi tahsis etti.

O öğrencinin adı Charles Best idi.

1921 yazında çalışmalar başladı.

Günler haftaları, haftalar ayları izledi.

Pankreas kanalları bağlandı.

Deney hayvanları dikkatle takip edildi.

Birçok deney başarısızlıkla sonuçlandı.

Fakat Banting ile Best vazgeçmedi.

Sonunda pankreastan elde ettikleri özütü diyabet oluşturdukları bir köpeğe enjekte ettiler.

Beklenmedik bir gelişme yaşandı.

Köpeğin kan şekeri hızla düştü.

Genel durumu belirgin şekilde düzeldi.

Laboratuvarda bulunan herkes, tarihe geçecek bir ana tanıklık ettiğini hissediyordu.

Marjorie

Deneyler sırasında laboratuvar kayıtlarında “Marjorie” adıyla yer alan bir köpek, insülin araştırmalarının sembollerinden biri hâline geldi.

Tekrarlanan insülin uygulamaları sayesinde yaklaşık 70 gün daha yaşayabildi.

O dönemin koşulları düşünüldüğünde bu, olağanüstü bir başarıydı.

Marjorie, insülinin yaşam kurtarıcı etkisini gösteren en güçlü kanıtlardan biri olarak bilim tarihindeki yerini aldı.

İnsanlarda İlk Başarı

Hayvan deneylerindeki başarı umut vericiydi.

Ancak insanların tedavisinde kullanılabilmesi için pankreas özütünün çok daha saf hâle getirilmesi gerekiyordu.

Bu aşamada biyokimyacı James Bertram Collip araştırma ekibine katıldı.

Collip’in geliştirdiği saflaştırma yöntemi, insülinin insanlar üzerinde güvenli biçimde uygulanabilmesini mümkün kıldı.

Ve beklenen gün geldi.

11 Ocak 1922…

Toronto General Hospital’da yatan 14 yaşındaki Leonard Thompson, ileri evre Tip 1 diyabet nedeniyle yaşamının son günlerini geçiriyordu.

Yapılan ilk insülin uygulaması yeterince saf olmadığı için beklenen başarı elde edilemedi.

Ancak Collip’in geliştirdiği yeni saflaştırma yöntemiyle hazırlanan insülin birkaç gün sonra yeniden uygulandı.

Bu kez sonuç tamamen farklıydı.

Leonard’ın kan şekeri hızla düştü.

İdrarındaki glikoz ve keton düzeyleri belirgin biçimde azaldı.

Genel durumu kısa sürede düzeldi.

Ölüm bekleyen bir çocuk yeniden yaşamaya başlamıştı.

Bu yalnızca bir hastanın iyileşmesi değildi.

Modern diyabet tedavisinin doğduğu andı.

Dünyayı Değiştiren Keşif

Kısa süre içinde insülin dünyanın birçok ülkesinde üretilmeye başlandı.

Bir zamanlar kesin ölümle sonuçlanan Tip 1 diyabet, yönetilebilir kronik bir hastalığa dönüştü.

Milyonlarca çocuk ve yetişkin yeniden yaşama tutundu.

1923 yılında Frederick Banting ile John Macleod, insülinin keşfi nedeniyle Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne layık görüldü.

Banting, Charles Best’in ödülde yer almamasını büyük bir haksızlık olarak değerlendirdi ve Nobel para ödülünün yarısını Best ile paylaştı.

John Macleod da kendi payının yarısını James Collip’e verdi.

Bu davranış, keşfin gerçekte bir ekip çalışmasının ürünü olduğunu bilim insanlarının kendi tutumlarıyla da göstermiş oldu.

İnsanlık İçin Bir Miras

Banting için bu keşif hiçbir zaman kişisel bir zafer olmadı.

Keşfin patent hakları, sembolik olarak 1 dolar karşılığında Toronto Üniversitesi’ne devredildi.

Banting ve çalışma arkadaşları, bu tedavinin ticari kazançtan önce insanlığa hizmet etmesi gerektiğine inanıyordu.

Bugün milyonlarca diyabet hastasının yaşamını sürdürebilmesinde, o kararın da önemli bir payı bulunuyor.

Son Söz

Bu hikâye bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor.

Bilim bazen yalnızca büyük laboratuvarlardan doğmaz.

Bazen tek bir fikre inanan insanların sabrından, vazgeçmeyen araştırmacıların emeğinden ve insan yaşamını her şeyin üzerinde tutan bir anlayıştan doğar.

Frederick Banting, Charles Best, James Bertram Collip ve John James Rickard Macleod yalnızca insülini keşfetmedi.

Onlar, milyonlarca çocuğa ve yetişkine yeniden gelecek armağan etti.

Ve bazen insanlık tarihini değiştiren en büyük keşifler, gece yarısı bir kâğıda yazılan birkaç satırın peşinden yılmadan yürümekle başlar.