Uzmanlar, bu tür süreçlerin genç hekimleri cerrahi branşlardan daha da uzaklaştırabileceğine dikkat çekiyor.

Gebelik takibini yaptığı hastasının bebeğinin Down sendromlu dünyaya gelmesinin ardından hakkında tazminat davası açılan kadın hastalıkları ve doğum uzmanının mal varlığına 77 milyon liralık haciz uygulanması, hekimler arasında ciddi endişeye neden oldu.

Edinilen bilgilere göre aile, gebelik sürecinde üçlü tarama testinin önerilmediğini ileri sürdü. Hekim tarafı ise testin aileye anlatıldığını ancak ek maliyet gerekçesiyle kabul edilmediğini savundu.

Yaklaşık dört yıl devam eden yargılama sırasında doktorun ağır bir trafik kazası geçirdiği, uzun süre yoğun bakımda kaldığı ve bazı duruşmalarda kendisini etkili biçimde savunamadığı belirtildi.

Karar kesinleşmeden haciz uygulandığı öne sürüldü

Yerel mahkemenin hekim aleyhine verdiği kararın ardından doktorun taşınır ve taşınmaz mal varlığına toplam 77 milyon liralık haciz uygulandığı bildirildi.

Sağlık hukuku alanındaki uzmanlar, üst mahkemenin yerel mahkeme kararını bozduğunu ve hukuki sürecin henüz tamamlanmadığını belirtiyor.

Uzmanlara göre karar kesinleşmeden uygulanan bu ölçekteki haciz işlemleri, yalnızca davaya konu olan hekimi değil, yüksek riskli alanlarda görev yapan tüm hekimleri etkileyebilecek sonuçlar doğuruyor.

Davaya ilişkin nihai hukuki değerlendirme, yargı sürecinin tamamlanmasının ardından ortaya çıkacak. Ancak bir hekimin yıllar boyunca oluşturduğu mesleki ve kişisel birikimin, henüz kesinleşmemiş bir karar üzerinden büyük ölçüde risk altına girmesi sağlık sisteminin geleceği bakımından da önemli soruları gündeme taşıyor.

Hekimler cerrahi branşlardan uzaklaşıyor

Kadın hastalıkları ve doğum, genel cerrahi, çocuk cerrahisi, kalp ve damar cerrahisi ile beyin ve sinir cerrahisi gibi branşlar; uzun eğitim süreleri, ağır nöbetler, yoğun çalışma temposu, komplikasyon riski ve artan hukuki sorumluluk nedeniyle genç hekimler tarafından daha az tercih ediliyor.

Son yıllardaki Tıpta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı yerleştirme sonuçları da bazı cerrahi branşlarda kontenjanların boş kaldığını veya geçmiş yıllara göre daha düşük puanlarla dolduğunu gösteriyor.

Buna karşılık çalışma düzeni daha öngörülebilir, nöbet yükü daha sınırlı ve acil müdahale riski daha düşük görülen branşların daha yüksek puanlarla tercih edilmesi dikkat çekiyor.

Uzmanlar, TUS tercihlerindeki bu değişimin tesadüf olmadığını; çalışma şartları, şiddet riski, yoğun nöbetler ve yüksek tazminat kaygısının genç hekimlerin uzmanlık kararlarını doğrudan etkilediğini ifade ediyor.

“Kim cerrah olmak ister?” sorusu büyüyor

Milyonlarca liralık tazminat ve haciz tehdidi yalnızca hakkında dava açılan hekimi etkilemiyor. Bu tür örnekler, uzmanlık tercihi yapacak binlerce tıp fakültesi mezununa da cerrahi branşların ciddi kişisel ve ekonomik riskler taşıdığı mesajını veriyor.

Bir ameliyat sırasında ortaya çıkabilecek her olumsuz sonucun yıllar sürecek bir dava, ağır tazminat ve kişisel mal varlığının kaybedilmesi ihtimaline dönüşmesi, genç hekimleri riskli hastalara müdahale etmekten uzaklaştırabilir.

Bu durumun savunmacı tıp uygulamalarını artırabileceği, hekimlerin gerekli olsa bile yüksek riskli ameliyatlardan kaçınabileceği değerlendiriliyor.

Böyle giderse ameliyat yapacak cerrah bulunamayabilir

Cerrah yetiştirmek yalnızca bir uzmanlık kadrosu açmakla mümkün olmuyor. Bir genel cerrahın, kadın doğum uzmanının, beyin cerrahının veya kalp cerrahının bağımsız biçimde ameliyat yapabilecek deneyime ulaşması uzun yıllar süren eğitim, ağır nöbetler ve yüzlerce vaka gerektiriyor.

Bugün boş kalan bir cerrahi asistan kadrosunun etkisi birkaç ay sonra değil, yıllar sonra ortaya çıkıyor. Eğitim zinciri kırıldığında ortaya çıkacak deneyimli cerrah açığını kısa sürede kapatmak mümkün olmuyor.

Uzmanlar, cerrahi branşların tercih edilmemesi hâlinde gelecekte bazı ameliyatlar için bekleme sürelerinin uzayabileceğini, deneyimli cerrah sayısının azalabileceğini ve sağlık hizmetlerine erişimde ciddi sorunlar yaşanabileceğini belirtiyor.

Komplikasyon ile ihmal ayrılmalı

Hekimlerin kusurlu tıbbi uygulamalar karşısında hukuki sorumluluk taşıması ve hastaların uğradıkları zararların karşılanması hukuk devletinin temel gerekleri arasında yer alıyor.

Ancak uzmanlar, her olumsuz tıbbi sonucun doğrudan ihmal olarak değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Tıpta gerekli bütün işlemler doğru biçimde yapılsa bile hastalığın seyri, kişinin genetik yapısı veya önceden öngörülemeyen komplikasyonlar nedeniyle istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabiliyor.

Bu nedenle komplikasyon ile tıbbi ihmalin bilimsel ölçütlerle ve bağımsız uzman kurullar tarafından ayrıştırılması gerektiği vurgulanıyor.

Malpraktis sistemi yeniden düzenlenmeli

Sağlık alanındaki uzmanlar, hem hastaların haklarını hem de hekimlerin mesleki güvencesini koruyan dengeli bir malpraktis sisteminin oluşturulması gerektiğini belirtiyor.

Tazminatların doğrudan hekimin bütün kişisel mal varlığını ortadan kaldıracak seviyelere ulaşmasının önlenmesi, devlet destekli güvence sistemlerinin güçlendirilmesi ve karar kesinleşmeden telafisi zor işlemlerin uygulanmaması öneriliyor.

Miras Kalan Taşınmazların Satışında Yeni Dönem: İlk Artırma Mirasçılar Arasında Yapılacak
Miras Kalan Taşınmazların Satışında Yeni Dönem: İlk Artırma Mirasçılar Arasında Yapılacak
İçeriği Görüntüle

Aksi hâlde TUS sonuçlarında görülen cerrahiden uzaklaşma eğiliminin daha da hızlanabileceği ifade ediliyor.

Bugün bir hekimin mal varlığına yönelen 77 milyon liralık haciz, yarın ameliyat masasında cerrah bulunamaması olarak toplumun karşısına çıkabilir.