Uzmanlara göre bu hastalıklar tek bir “depresyon geni” ya da “anksiyete geni” ile açıklanamıyor; genetik miras, çevresel stres, travma, yaşam koşulları ve kişisel deneyimlerle birlikte risk tablosunu şekillendiriyor.
WebMD’de yer alan değerlendirmeye göre ikiz çalışmaları, depresyon ve anksiyetenin kısmen kalıtsal olabileceğine işaret ediyor. Benzer biçimde Stanford Medicine, majör depresyonda kalıtsallık oranının yaklaşık yüzde 40-50 düzeyinde olabileceğini, ağır depresyon tablolarında bu oranın daha yüksek değerlendirilebileceğini aktarıyor.
Ancak uzmanlar, ailede depresyon ya da anksiyete öyküsü bulunmasının kişinin mutlaka bu hastalıkları yaşayacağı anlamına gelmediğini vurguluyor. Çocukluk çağı travmaları, yoğun stres, ihmal, kayıp, sosyal destek eksikliği ve yaşam tarzı gibi faktörler de ruh sağlığı üzerinde belirleyici rol oynuyor.
2026’da Nature Genetics’te yayımlanan geniş çaplı bir araştırmada, anksiyete bozukluklarıyla ilişkili 58 bağımsız genetik varyant belirlendi. Araştırmada anksiyete, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu ve bazı psikiyatrik özellikler arasında genetik örtüşme bulunduğu bildirildi.
Bilim insanlarına göre bu bulgular, ruhsal hastalıkların biyolojik zeminini anlamak açısından önemli olsa da genetik testlerin tek başına depresyon ya da anksiyete tanısı koymak için kullanılmasını desteklemiyor. Tanı, kişinin belirtileri, klinik öyküsü, muayenesi ve uzman değerlendirmesiyle konuluyor.
Uzmanlar, aile öyküsü bulunan kişilerin ruhsal belirtileri hafife almaması gerektiğini belirtiyor. Uzun süren çökkünlük, isteksizlik, uyku ve iştah değişiklikleri, yoğun kaygı, panik ataklar, günlük yaşamı bozan korkular ve işlev kaybı durumunda psikiyatri uzmanına başvurulması öneriliyor.




