Geçtiğimiz günlerde Denizli’de yaşanan otobüs faciası, sıradan bir trafik kazası olarak değerlendirilemez. Bu olay, ihmalin, yetersiz denetimin ve yıllardır süregelen “bir şey olmaz” anlayışının ağır bir bedelidir.
Sekiz insan...
Sekiz ayrı hayat...
Sekiz yarım kalan hikâye...
Hayatını kaybedenlerden biri bir babaydı. Yanında küçük bebeği vardı. Belki evlerine dönüyor, belki sevdiklerine kavuşmak için yol alıyorlardı. Bir babanın evladı için kurduğu hayaller, bir bebeğin daha yeni başlayan yaşamı ve diğer yolcuların geleceğe dair umutları birkaç saniye içinde karanlığa gömüldü.
Bugün geriye yalnızca acı kaldı.
Boş kalan koltuklar, yarım kalan cümleler ve ömür boyu dinmeyecek özlemler...
Ancak bu facia karşısında sadece üzülmek yetmez. Asıl sorulması gereken sorular vardır.
Çünkü kamuoyuna yansıyan iddialara göre kazada yaşamını yitiren otobüs şoförünün geçmişinde, alkollü araç kullanmak da dahil olmak üzere 36 trafik cezası bulunuyordu.
Burada durup düşünmek gerekiyor:
Otuz altı kez trafik cezası alan bir kişi hâlâ nasıl yolcu taşımaya devam edebildi?
Bir sürücünün kamu güvenliği açısından risk oluşturduğunu anlamak için kaç ihlal daha yapması gerekiyordu?
Kırk mı?
Elli mi?
Yoksa mutlaka bir otobüs dolusu insanın hayatını kaybetmesi mi beklenmeliydi?
Trafik cezası yalnızca devlete ödenen bir para değildir. Trafik cezası, sistemin sürücüye verdiği bir uyarıdır. Ancak uyarılar sonuç doğurmuyor, denetimler yaptırıma dönüşmüyor ve riskli sürücüler trafikte kalmaya devam ediyorsa, o zaman mesele bireysel hata olmaktan çıkar; sistem sorunu hâline gelir.
Bir yolcu otobüsünün direksiyonuna geçen kişi yalnızca araç kullanmaz.
Onlarca insanın canını, ailesini ve geleceğini emanet alır.
Bu nedenle ticari araç sürücülüğü sıradan bir ehliyet meselesi değildir. Psikoteknik yeterlilikten sağlık kontrollerine, trafik sicilinden mesleki disipline kadar birçok unsurun düzenli olarak değerlendirilmesi gerekir. Özellikle yolcu taşımacılığı yapan sürücüler için denetim mekanizmaları çok daha hassas işletilmelidir.
Ne yazık ki biz çoğu zaman felaketlerden sonra harekete geçiyoruz.
Kazadan sonra dosyalar açılıyor.
Geçmiş cezalar ortaya çıkıyor.
Kamera ve mikrofonlar olay yerine yöneliyor.
Birkaç gün boyunca öfke büyüyor, ekranlar konuşuyor, sosyal medya tepki gösteriyor.
Sonra gündem değişiyor.
Ta ki yeni bir facia yaşanana kadar...
Bu kısır döngü artık sona ermelidir.
Alkollü araç kullanmış, sürekli kural ihlali yapmış ve trafik güvenliği açısından yüksek risk taşıdığı açıkça görülen kişilerin özellikle toplu taşıma ve yolcu taşımacılığı gibi alanlarda görev yapmaları yeniden değerlendirilmelidir.
Çünkü burada yalnızca sürücünün değil, denetim mekanizmalarının da sorgulanması gereken bir tablo vardır.
Eğer bir kişinin trafik geçmişi kayıt altındaysa, sistem bu riskleri görebiliyorsa ve buna rağmen gerekli önlemler alınmıyorsa, yaşanan kazalarda denetimsizliğin payını da konuşmak zorundayız.
Yollarımızda artık “cezayı öder, yoluna devam eder” anlayışına yer olmamalıdır.
Ağır trafik siciline sahip sürücüler için kademeli meslekten men uygulamaları, zorunlu yeniden eğitim programları, düzenli psikoteknik değerlendirmeler ve daha sıkı takip sistemleri hayata geçirilmelidir.
Çünkü trafik hata affetmez.
Hele ki bir otobüs direksiyonu hiç affetmez.
Denizli’de toprağa verilen sekiz canın ardından yalnızca yas tutmak yeterli değildir. Yas, gerekli tedbirler alınmadığı sürece eksik kalır.
Yıllardır her büyük kazanın ardından aynı cümleyi duyuyoruz:
“Ders çıkaracağız.”
Artık ders çıkarma dönemi geride kalmalıdır.
Gereğini yapma zamanı gelmiştir.
Çünkü Denizli’de yaşanan bu facia bir kez daha göstermiştir ki mesele sadece yol, araç ya da hız değildir.
Asıl mesele, insan hayatını koruyacak sistemi kurup kuramadığımızdır.
Ve bugün hâlâ cevabını bekleyen o soru karşımızda durmaktadır:
36 kez trafik cezası aldığı iddia edilen bir sürücü yolcu taşımaya devam edebiliyorsa, bu ülkede yolcuları kim koruyacaktır?