1 Mayıs, yalnızca takvimlerde kırmızı bir işaretle gösterilen bir tatil günü veya baharı karşılama ritüeli değildir. 1 Mayıs, tarihsel hafızanın canlandığı, sömürünün maskesinin düştüğü ve işçi sınıfının kendi varlığını, gücünü ve geleceğini hatırladığı bir gündür. Ancak bugünü anlamak için önce kutlanan "işçi" kimliğinin, tarihsel olarak hangi büyük hile ve kandırmaca üzerine inşa edildiğini irdelemek gerekir. Çalışanlar "özgür" olduklarını sanarak güne başlıyor, ancak bu özgürlüğün, işverenlerin kendi çıkarları doğrultusunda yeniden kurguladığı bir dişli çarkın zincirleme süreçlerinden ibaret olduğunu göremeyecek kadar meşgul durumdalar.
Tarih kitapları, köleliğin kaldırılmasını "insan hakları" ve "aydınlanma" gibi süslü kavramlarla anlatır. Bu, burjuvazinin tarihi yazarken kullandığı en büyük yalanıdır. Kölelik, ekonomik açıdan verimsizleştiği için sona ermiştir. Bir köle sahibi için köle; sadece çalışan değil, aynı zamanda barınması, beslenmesi, sağlık masraflarının karşılanması gereken, yaşlandığında veya hastalandığında dahi bir "maliyet" kalemi olmaya devam eden bir demirbaştı. 18.yy’ın ortalarında, yani Sanayi Devrimi’nin şafağında, Amerika’da fabrikalar kurulmaya başlandığında; köleler, sermaye sahiplerinin önünde büyük bir engel olarak görüldü, çünkü yatırımcıların kendi sorumluluklarında olan kölelerin bakım, barınma, sağlık giderleri yeni sanayi düzeninin kâr marjını düşürüyordu.
İşte tam bu noktada, o "büyük hile" devreye girdi. Sahipleri, kölelere "artık özgürsünüz" dediğinde, aslında onlara sunduğu tek şey "aç kalma özgürlüğü"ydü. Fabrikalar kurulmuştu. Bu fabrikaların çarklarını döndürecek, ucuza çalışacak, hiçbir sosyal güvence talep etmeyecek insan yığınlarına ihtiyaç vardı. Köleleri özgür bırakarak, onları doğrudan bir "işgücü ordusu"na dönüştürdüler. Eski efendiler, "Artık özgürsünüz, biz sizi daha fazla beslemek zorunda değiliz, barınmanızı sağlamak zorunda değiliz; ama fabrikalarımız açık. Çalışırsanız kendi karnınızı doyurabilirsiniz. Çünkü biz artık sizlere yemek vermeyeceğiz. Ayrıca bizim sizler için yaptırdığımız kulübelere bundan sonra ya kira ödeyeceksiniz ya da boşaltacaksınız." dediler. Bu, insanlık tarihinin sofistike olarak en iyi planlanmış ama aynı zamanda en korkunç tezgahıydı. Kölelik bitmemiş sadece şekil değiştirmişti. İnsanlar tabiri caizse artık ekmeklerini taştan çıkarmak zorundaydılar. Barınmak için de fabrikaların yakınlarında veya uzaklarında oralarda buralarda ya da şuralarda bir yer bulup kendi barakalarını inşa ettiler. Yaşam koşullarının daha kötüleştiğini bile bile özgürlük adına buna katlandılar. Üstelik bu durum görünmez kılındığı için işlerin zorlaştığı belli olmuyordu.
Eski kölelikte efendi, kölesini korumak zorundaydı, çünkü o bir mülktü. Bugünkü sistemde ise işçi, sistemin bir parçasıdır; işçi hastalandığında veya öldüğünde, sistemin umurunda değildir. Yerine geçecek binlerce "yedek" işçi kapıda beklemektedir. Artık burjuvazinin çok övündüğü "özgürlük" safsatası, işçinin her sabah "açlıktan ölmemek için" çalışmak zorunda bırakıldığı bir tehdit mekanizmasına dönüşmüştü.
Fabrikalar, yüksek gri duvarlarıyla, aslında kölelik dönemindeki tarlalardan çok daha disiplinli birer hapishanedir. Zaman, üretim hızı, vardiya sistemleri; tüm bunlar insanın doğasını yok ederek onu sadece bir "üretim aracı" haline getirmek için tasarlanmıştır. Sonuçta, işçi, kendi ürettiği ürünün yabancısı haline getirilmiş, emeğinin karşılığını değil, sadece "hayatta kalmaya yetecek kadarını" alarak yaşamaya mahkûm edilmiştir. Bu durum, sistemin en büyük zaferidir: İnsan, kendi biçim değiştirmiş halindeki yeni köleliğini özgürlük sanmaktadır. Bu farkında olmadan edinilen yanılsama, sistemin devamlılığını sağlayan en temel yakıttır.
İşçi sınıfının bugün en büyük düşmanı, burjuvazinin polis copu veya yasaları değil, kendi bilinçsizliğidir. Kapitalist düzen, işçiyi sürekli bir rekabetin, tüketim hırsının ve "bir gün ben de zengin olacağım" hayalinin içine hapseder. İşçi, yanındaki işçiyle dayanışmak yerine, daha fazla mesai yapıp "patronunun gözüne girmenin" derdine düşer. Birbirinin rakibi haline getirilen kitleler, ortak bir sınıf bilinci geliştiremedikleri sürece, zincirleri asla kırmayacaklardır.
Burjuvazinin en sevdiği şey, işçinin bu kısır döngü içinde kalarak kendi çıkarlarının farkında olmamasıdır. Sistemin medyası, eğitimi ve kültürel araçları, işçiye sürekli olarak "sistem adildir", "çalışan kazanır" ve "düzen böyle kurulmuştur" mesajını pompalar. Bu mesajlara inanan kitleler, köleliğin iş bu modern formuna rıza gösterirler.
1 Mayıs, bugün sadece tarihsel bir hatıradır. 1 Mayıs 1886’da Chicago’da sokaklara dökülen işçilerin, sadece 8 saatlik iş günü için değil, insanın insan üzerindeki tahakkümüne karşı yükselttikleri bir çığlıktı. O gün yaklaşık 40.000 ila 80.000 işçinin katıldığı devasa yürüyüşle grevler başlamıştı. Akabinde 4 Mayıs günü tarihe Haymarket Olayı olarak geçen mitingde yaşanan şiddet olaylarında çok sayıda insan hayatını kaybetmişti.
Bugün, bugünü anmak, sadece geçmişteki bir olayı hatırlamak değil, bugün hala devam eden "modern kölelik" düzeninin farkında olmaktır.
Bugün ancak, emeğin ucuzladığını, hayatların fabrikalara ve gettolara gömüldüğünü fark edersek, köleliğin bitmediğini, sadece biçim değiştirdiğini; "özgürlük" denilen şeyin aslında "açlık korkusuyla çalışmak" olduğunu anlarsak, işte o zaman hakkıyla, yaşasın 1 Mayıs, kutlu olsun işçinin emekçinin bayramı diyebiliriz.
Çünkü, 1 Mayıs’ı işçinin emekçinin adını anmaktan korkarak kutlamak tan çekindiğimiz zaman, kendini gerçekleştiremeden ölen milyonlarca insanı görmezden gelerek kul hakkı yemiş oluruz. Çünkü o masumların biz aydınların üzerinde hakları vardır. Çünkü onlar kendi başlarına kurtulamayacak kadar afyonlanmaktadırlar.
1 Mayıs
Prof. Dr. Ethem GÜNEREN
Yorumlar