Tıp bilimi bugün gen mühendisliğinden robotik cerrahiye kadar uzanan görkemli bir gökdelendir. Ancak bu binanın en karanlık köşelerinde, farmakolojinin en büyük "baş belası" ve belki de en büyük gizemi saklı duruyor: Plasebo. Yıllarca klinik araştırmalarda ilaçların etkinliğini ölçmek için kullanılan bu "boş haplar", aslında bize çok hayati bir gerçeği fısıldıyor: İnsan bedeni, zihninden geçen bir umuda biyokimyasal yanıt verebilen canlı bir laboratuvardır. Biz hekimler, laboratuvarlarda sentezlenen moleküllere o kadar odaklanmış durumdayız ki, hastanın bilincindeki o devasa iyileşme potansiyelini çoğu zaman tıbbi bir "hata payı" olarak görüp kenara itiyoruz.
Oysa bu inancın anatomisine baktığımızda, karşımıza çıkan manzara tamamen nörobiyolojiktir. Plasebo sadece "kendini iyi hissetme" hali değil, bedenin iyileşeceğine dair beslediği samimi inancın moleküler karşılığıdır. PubMed’de yayımlanan nöro-görüntüleme çalışmaları gösteriyor ki, hasta şifa bulacağına inandığı an beynin prefrontal korteksi faaliyete geçiyor ve vücudun kendi iç cephaneliği olan endojen opioidleri, yani doğal ağrı kesicileri salgılamaya başlıyor. Özellikle Parkinson hastaları üzerinde yapılan deneylerde, hiçbir aktif madde almayan kişilerin beyninde dopamin seviyesinin tıpkı gerçek ilaç almışçasına artması, bu fenomenin kimyasal bir illüzyon değil; beynin "iyileş" emrine verdiği biyolojik bir sadakat olduğunu kanıtlıyor.
Bu bilimsel gerçekliğin en sarsıcı tarafı ise bizi "yalanın" sınırlarını sorgulamaya zorluyor. Harvard Tıp Fakültesi profesörü Ted Kaptchuk’un 2010 yılında İrritabl Bağırsak Sendromu (İBS) hastaları üzerinde yürüttüğü o meşhur araştırma, tıp dünyasında ciddi bir tereddüt anı yarattı. Kaptchuk hastalara açıkça hapın boş olduğunu, içinde hiçbir kimyasal madde bulunmadığını söylemesine rağmen, hastaların semptomlarında hayret verici bir azalma kaydedildi. Bu paradoksal sonuç bizlere gösterdi ki; mekanizma sadece "aldatılmak" üzerine değil, hastanın tedavi sürecine dahil edilmesi ve hekimin yarattığı o "güven halesi" üzerine kuruludur. Demek ki beyaz önlüğün verdiği sığınak hissi ve şifa ritüelinin kendisi, bazen en pahalı moleküllerden daha güçlü bir tesir yaratabiliyor.
Ancak bu güç, beraberinde büyük bir etik ikilemi de getiriyor: Eğer plasebo bazı durumlarda kimyasal ilaçlar kadar efektifse ve hiçbir yan etkisi yoksa, biz neden hâlâ en ağır toksik moleküllere sığınıyoruz? Hastayı "aldatmadan" bu iç eczanenin kapılarını nasıl açabiliriz? Tıp dünyası hızla dijitalleşiyor, yapay zeka teşhis koyuyor, algoritmalar tedavi şemaları çiziyor. Fakat plasebo bize hatırlatıyor ki; tedavi sadece bir maddenin reseptöre bağlanması değildir. Tedavi aynı zamanda hekimin bakışındaki samimiyet, sesindeki güven ve hastanın iç dünyasındaki o gizli "umut" düğmesidir.
Sonuç olarak, plasebo etkisini tıbbın dış çeperinde bir hata olarak değil, merkezinde duran bir imkan olarak görmeliyiz. Belki de geleceğin tıbbı sadece dışarıdan verilen maddelere değil, insanın inandığı hakikati kemiğine, kanına ve sinirine dokuyabilme kabiliyetine dayanacak. Biz hastalığı mı tedavi ediyoruz, yoksa hastanın içindeki o sönmekte olan ümit çırasını mı yeniden yakıyoruz? Bu sorunun cevabı, belki de yazdığımız reçetelerin değil, kurduğumuz insani bağların derinliğinde gizlidir.
Molekülün İllüzyonu: Beynin Kendi İç Eczanesi
Rəşid QASIMLI
Yorumlar (36)