XVI yüzyılın ikinci yarısında, Karabağ’ın o dönem pek çok alim ve arif yetiştiren manevi ikliminde, gelecekte Doğu’nun ilim semasında "on dördüncü geceki ay gibi" parlayacak bir çocuk dünyaya gözlerini açtı. Bu çocuk, Mevlana Yusuf ibn Muhammedcan Karabaği’ydi. Onun hayatı sıradan bir biyografi değil; Karabağ’ın yeşil yaylalarından Semerkant’ın görkemli medreselerine uzanan, bağnazlıkla ilmin, sürgünle faziletin mücadelesiyle yoğrulmuş destansı bir yolculuktur. İlk derslerini ana yurdunda alan Yusuf, içindeki bilgi ateşini harlandırmak için dönemin en büyük üstadı Habibullah Mirzacan Şirazi’nin yanına, İran’a gitti. Ancak o devrin ideolojik fırtınaları, Safevi sarayındaki dini çekişmeler ve farklı düşünen alimlerin baskı altına alınması, Yusuf’u ağır bir seçimle karşı karşıya bıraktı: Ya susacak ya da hakikatin peşinden gurbete gidecekti. O, hocasıyla birlikte Türkistan’ın ilim merkezlerine hicret etmeyi seçti.
Bu göç, Yusuf Karabaği’yi vatanından ayırsa da onu "Alimlerin Sultanı" mertebesine yükseltti. Semerkant’a ulaştıktan kısa bir süre sonra, derin felsefi bilgisi ve astronomi (nücum) ilmindeki maharetiyle öyle bir saygınlık kazandı ki, bölgedeki alimler ona "Ahund-i Kelan" yani Büyük Üstat demeye başladılar. Hoca Seyyid Şerif Rakim’in "Tarih-i Rakimi" adlı eserinde tasvir ettiği gibi, Yusuf adeta "manalar Mısır’ında tahta oturmuş", tüm ilimlerde çağdaşlarının ötesinde müstesna bir yer edinmişti. Sadece kuru bir bilgiyle yetinmeyen Yusuf, ruhunu terbiye etmek için Necmeddin Kübra’nın "Kübreviyye" tarikatına intisap etti. Daha sonra Buhara’ya yerleşti ve Buhara Emiri İmamkulu Bahadırhan’ın en muteber danışmanı, saray meclislerinin en bilge siması oldu.
İlmi hayatı hiçbir zaman durgun geçmedi; parlak zekası sık sık devrin diğer dev isimleriyle fikirsel çatışmalara girmesine neden oluyordu. Bu ilmi rekabetlerin en unutulmazı, Ağa Hüseyin Halhali ile yaşadığı polemiktir. Halhali, Yusuf’un "Haşiye-i Hanegahi" adlı eserindeki fikirlerini sert bir dille eleştirdiğinde, Karabağlı filozof geri adım atmamış; 1623 yılında Buhara’da kaleme aldığı "Tetimmetü'l-Havâşî fî İzâleti'l-Gavâşî" adlı eseriyle rakibinin tüm iddialarını mantık çerçevesinde çürüterek sarsılmaz bir "hakikat savunucusu" olduğunu kanıtlamıştır.
Kalbinin aynası ve eserlerinin zirvesi ise Farsça kaleme aldığı "Heft Cinan" yani "Yedi Bahçe" risalesidir. Bu eserinde Karabağlı filozof, insan kavramını benzersiz bir sistemle sunar. İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak değil, maneviyat bahçelerinden geçerek olgunluğa (kemalata) erişmeye çalışan kutsal bir yolcu olarak görür. Her bir "cinan" (bahçe), insanın belirli bir erdemini veya idrak aşamasını simgeler. İlginçtir ki, eserinin giriş kısmını da hesaba katarak okuyucuya bir seçenek sunar: "Dilerseniz buna Sekiz Cennet (Heşt Behişt) de diyebilirsiniz." Bu incelik, onun hem dahi bir filozof hem de Nizami Gencevi ruhuna sadık bir sanatçı olduğunu gösterir. Zira o, aynı zamanda büyük bir şairdi; Abbasgulu Ağa Bakıhanov’un da belirttiği gibi, Yusuf Karabaği’nin şairlik ilhamı, en karmaşık felsefi meseleleri bile zarif kafiyelerle ifade edebilecek güçteydi.
Büyük mütefekkirin ömür yolculuğu 1644 yılında Buhara’da nihayete erdi. Vefatı öyle bir sarsıntı yarattı ki, oğlu Hoca Yakub bu tarihi acı bir benzetmeyle mühürledi: "Yakub’un gözünden Yusuf gitti." Bugün Buhara topraklarında metfun olan hemşehrimiz, aslında "Karabaği" nisbesiyle her an bizimledir. Eserleri; Saint Petersburg’dan İstanbul’a, Taşkent’ten Bakü’ye kadar dünyanın en saygın kütüphanelerinin incisidir. Yusuf Karabaği bize sadece sararmış yapraklar değil; insanın ruh ve beden bütünlüğüne, ilmin vahdetine dair silinmez bir miras bırakmıştır. O, Doğu’nun sönmeyen ışığı olarak yolumuzu aydınlatmaya devam etmektedir.
Karabağ'dan Buhara'ya: Bir Alimin Yolculuğu: Yusuf Karabaği
Rəşid QASIMLI
Yorumlar (31)