Olay, bundan tam 20 yıl önce; Azerbaycan'ın kuzeydoğusunda, güzelliği ve ihtişamıyla göz kamaştıran Küçük Kafkas Dağları'nın eteklerinde yer alan Tovuz bölgesinde yaşandı.
Orada bir çift vardı; biri mühendis, diğeri öğretmendi. Mutlu evliliklerini ay parçası gibi bir kız evladı taçlandırmıştı. Kızları sağlıklı ve huzurla büyüyordu. Evliliklerinin altıncı yılında, kızları beş yaşındayken ailede yeniden bir mutluluk kıvılcımı çaktı: Bir oğul bekliyorlardı. Ev halkı sevinç içindeydi. Anne, öğretmenlik mesleğinin ona kazandırdığı sabra rağmen, bu dokuz ayın ne zaman biteceğini ve bebeğini ne zaman kucağına alacağını düşlüyordu. Mühendis olan baba ise mesleğinin ona kattığı hesaplama gücünü kullanarak evladının tahminen ne zaman doğacağını hesaplamıştı. Takvimler kasım sonunu gösteriyordu. Abla ise kardeşi olacağı için çok mutluydu; onunla oynayacağı oyunların hayalini kuruyordu. Ta ki o muayene gününe kadar...
Muayene sırasında ebeveynler, doktorların kendi aralarında anlamadıkları bir dilde konuştuklarını gördüklerinde bir şeylerin ters gittiğini anladılar. Doktorların yüzünde çok ciddi bir ifade vardı. Önce hiçbir şey demeden odadan çıktılar. Az sonra döndüklerinde çiftin dünyasını sarsan o haberi verdiler: Bebekte kalp problemi vardı. Ancak bununla da bitmiyordu, fetüste başka ciddi sorunlar da tespit edilmişti. Doktorlar anneye gebeliğin sonlandırılmasını tavsiye ettiler. Bebeğin doğsa bile yaşamayacağını, bir mucize eseri yaşasa dahi zihinsel, fiziksel ve ruhsal gerilikle büyüyeceğini söylediler. Son sözleri ise şu oldu: “En iyisi, vakit kaybetmeden hamileliği sonlandırın.”
Bu sözler, aylarca kurulan hayalleri ve umutları bir kılıç darbesi gibi kesip attı. Odayı derin bir sessizlik bürüdü; güneş sanki bir daha doğmamak üzere batmıştı. Ama bu sessizlik alışıldık bir sessizlik değildi, adeta kulakları sağır eden dilsiz bir çığlıktı.
Aile kapı kapı, doktor doktor gezmeye başladı. Bir umut kırıntısı bulmak için onlarca, yüzlerce hekime danıştılar. Artık ebeveynler en doğru kararın gebeliği sonlandırmak olduğunu düşünmeye başlamışlardı ki, Rus bir doktor o mucizevi cümleyi kurdu: “Az da olsa, bir umut var.” Bu sözden sonra batan güneş sanki yeniden doğdu. Işıklarını bu kez her zamankinden daha parlak saçmaya başladı. Sanki, güneş, bir ailenin evladına giden yolu aydınlatıyordu. Anne bu cümleden sonra doğmamış evladına sımsıkı sarıldı. Çünkü o bir öğretmendi: sabretmeyi, inanmayı ve ekilen her tohumun günün birinde filizleneceğini biliyordu.
Dokuz ay bir göz kırpımı gibi geldi geçti. Bebek doğdu ama mühendis baba hesapladığı gibi değil,14 Ekim’de, yağmurlu bir sonbahar gecesinde...
Doğan bebek, kuş tüyü bir yastıktan bile daha hafifti. Bu bebek bir yıl… tam bir yıl hastane odalarında kaldı. Artık hastane o çiftin ikinci evi olmuştu. Hastane masraflarını karşılamak için baba işine devam etmek zorundaydı ama aklı her an hastanede, evladının yanındaydı. Bebeğin tedavisi için ülkenin en tanınmış hekimleri seferber edildi. Babanın bir gözü mühendislik grafiklerindeki rakamlarda, diğer gözü ise evladının analiz raporlarındaki rakamlardaydı. Öğretmen olan anne ise artık öğrencilerine okumayı değil, öz evladının gözlerindeki "yaşama arzusunu" okuyordu.
Yıllar su gibi akıp gitti. "Yaşamaz" denilen o bebek yaşadı, yürüdü, konuştu. "Gelişmez" denilen beyin gelişti ve öğrendi. Belki yaşıtlarına göre her zaman biraz daha zayıf ve kısa boylu kaldı ama en sonunda o; bir ailenin umut ışığı, kurumuş bir ağacın yeniden çiçek açması oldu.
O çocuk, hayata tutunmasında en önemli rolü oynayan o "bir umut var" diyen hekimi hiç unutmadı. Onun gibi olmak, insanlara umut ışığı saçmak ve en zor anlarında onlara destek olmak istedi.
Yıl 2026... O çocuk; bedenen küçük ama hayata karşı bitmeyen enerjisiyle devasa bir yüreği olan o genç, şu anda Nahçıvan Devlet Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. sınıf öğrencisidir.
Evet, o çocuk benim!
Şu an bu satırları yazabiliyorsam, bunu o hekime borçluyum. Bu hikâyeyi anlatmaktaki amacım, değerli meslektaşlarıma "Umudun" ne kadar güçlü bir tedavi faktörü olduğunu bir kez daha göstermektir. Günümüzde Psikonöroimmünoloji kanıtlıyor ki; küçük bir umut kırıntısı bile aslında çok güçlü bir biyokimyasal reçetedir. Umut sadece manevi bir teselli değil, hücrelere kadar inen bir iyileşme sinyalidir.
Her şey beyinde başlar! Eğer insan beyni iyileşeceğine inanırsa, o andan itibaren vücuttaki her bir hücre bu inanca hizmet ederek onarım sürecine başlar. Bugün onkoloji ve diğer klinik alanlarda yapılan araştırmalar gösteriyor ki; hekim ile hasta arasındaki güven, samimiyet ve inanç bağları, tüm tıbbi ilaçlardan daha güçlüdür.
Benim çağrım şudur: Gelin, her birimiz sadece bir kâğıda ilaç yazan kişiler olmayalım. Hastalarımıza umut olalım, hayatlarına doğan güneş olalım. Çünkü biliyorum ki, en ağır hastalıkların karşısındaki en güçlü ilaç "yaşama ümidi"dir. Bazen küçük bir umut ışığı, bir hekimin sözüyle hiç sönmeyecek bir aleve dönüşür. Şifa sadece ilaç kutularında değil, hekimin iki dudağının arasından süzülen şefkatli sözlerdedir.
Unutmayalım ve unutturmayalım! Hayat bazen üç beş sayfaya sığdırılan rakamlardan ibaret değildir. Hayat-insan ruhunun, umudunun ve iradesinin nefes alan canlı bir kanıtıdır. Gelin o umutların peşinden gidelim.
Çünkü ben “Az da olsa umut var" sözünden doğan, hastane odalarından Tıp Fakültesi amfilerine uzanan bir hayatın ta kendisiyim...