Diyabet denince gerçekten aklımıza ne geliyor?

Bir kan tahlili sonucu mu? Bir iğne mi? Bir liste dolusu yasak mı?Yoksa sadece “şekeri var” deyip geçtiğimiz bir insan mı?Diyabet sandığımız kadar masum bir hastalık değil aksine oldukça can yakan ve insanın ömründen ömür alan bir hastalıktır. Hatta söyleye bilirim ki, günümüzün en büyük problemlerinden biri bu diyabet.

Dünya Sağlık Örgütünün Diyabet ile bağlı paylaşmış olduğu, oldukça geniş bir yazıda aynen şöyle diyordu-Dünyada yaklaşık 830 milyon insan diyabetle yaşıyor — bu, dünyanın neredeyse her 10 yetişkininden birinin bu hastalıkla yüzleştiği anlamına gelir. Ayrıca, bu kişilerin çoğu gerekli tedaviyi almıyor veya kan şekeri yeterince kontrol edilemiyor. Bazen kendime şöyle bir soru veriyorum-“Bu insanların sonu nereye gidiyor?"

Günümüzün en sinsi hastalıklarından olan diyabetin bazı çeşitleri vardır, Bunlar:

-Tip 1 diyabet,

-Tip 2 diyabet,

-Gebelik (Gestasyonel) diyabeti,

-Diğer sebepler (ilaç kullanımına dayalı, hormonal bozukluklara dayalı v.b) olarak belirlenmiştir.

Toplumda en çok rastlanansa,Tip 1 ve Tip 2’dir.

Bildiğimiz gibi Tip 1 diyabetin bir tedavisi yoktur. Ancak sizlere oldukça ilginç bir şey paylaşmak istiyorum. Aslında ben bunu geçen yıl Cells4Life’ın paylaşmış olduğu bir makalede okumuştum. Geçen yıl yapılmış olan araştırmalar sonucunda Çin'de Tip 1 hastalığına sahip 25 yaşlı bir kadında pankreas hücreleri yeniden insülin yaratmaya başladı. Evet bunu hiç bir girişimsel yol kullanılmada, ameliyat olunmadan yapıldı. Sadece damar yolundan verilen adacık hücresi yani pankreasa insülin üreten hücrelerin kök hücrelerini damar yolundan verildiğinde gidip pankreasa yerleşti ve insülin üretti. Bu hastalığın tamamen halledildiğini bilgisini vermiyor maalesef…Bu kök hücrelerin kendini geliştirmesi üçün en az 5yıl geçmesi lazım. Ama tıpta böyle gelişmeler insanlık için her daim bir umudun olduğunu gösteriyor..

Bu hastalığın birde tıbbi olmayan karanlık tarafı vardır. Çünkü diyabet, sadece bedeni değil, günlük hayatı, kararları ve psikolojiyi de etkiler. Diyabetli biri için gün, çoğu zaman sabah ilk ölçümle başlıyor. “Bugün şekerim nasıl?” sorusu, sıradan bir merak değil; günün nasıl geçeceğini belirleyen bir endişedir. Bir dilim ekmek için bile hesap gerektirirken, bunu yaşayan biri ne kadar özgür hissedebilir ki?

Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünebilir. Diyabetli biri gülebilir, çalışabilir, sosyal hayatına devam edebilir. Ama bu görünüşün ardında sürekli bir kontrol, dikkat ve korku vardır. İnsanlar neden sadece gördüklerine inanır? Görünmeyen yükler neden bu kadar kolay yok sayılır?

Maalesef, toplumda diyabet hâlâ yanlış anlaşılan bir hastalıktır. “Biraz dikkat et, geçer”, “Şeker yemesen sorun kalmaz” gibi cümleler sıkça söyleniyor. Ancak şuna bir aydınlık getirelim, diyabet geçmez. O, ömür boyu süren bir sorumluluktur. Peki sürekli açıklama yapmak zorunda kalan bir insan nasıl hisseder? Hastalığıyla değil de, insanların bakış açısıyla mücadele etmek zorunda kalmak sizce adil midir?

Psikiyatri uzmanı Kemal Arıkanla yapılan konuşmalarda ona oldukaç güzel bir soru verildi-“ Normal kişilerin depresyona girmesi ile diyabetliler daha mı fazla?” O ise cevabında-“Depresyon normalde %4-5 düzeyindedir. Diyabette ise bu oran en az iki katına çıkmıştır. Burada bir kategori olarak tüm semptomlarıyla birlikte ortaya çıkan majör depresyondan söz ediyorum. Semptomatik düzeyde ele alırsak neredeyse 4 diyabetlinin 3 ünde depresif bir semptom ya da hastalık davranışı vardır. Yorgunluk, isteksizlik vb gibi…”

Asıl sorun belki de diyabetin kendisi değil; diyabetli bireyin yalnız bırakılmasıdır…Anlaşılmamak, ciddiye alınmamak ve sürekli güçlü görünmek zorunda kalmak…Bir insan hem hastalığını hem de önyargıları aynı anda ne kadar taşıyabilir ki? Oldukça içler acısı bir durum…

Artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Biz diyabeti mi konuşuyoruz, yoksa diyabetle yaşayan insanı mı görmezden geliyoruz?

Çünkü diyabet, gerçekten de bir hastalıktan daha fazlasıdır…