Geçtiğimiz Elazığ Baskil depremi sonrasında, bir genetikçi olarak insanın biyolojik zamanı ile insani refleksleri arasındaki ilişkiyi yeniden düşünme ihtiyacı hissettim. Bilimin bize söylediklerini, yaşadıklarımızla birlikte ele alan bu yazıyı Tıbbiye Bülteni için kaleme aldım.

Zamanı genellikle saatlerle, takvimlerle ve tarihlerle ölçeriz. Oysa insan bedeni için zaman bu kadar yüzeysel bir kavram değildir. Hücrelerimiz yaşadığımız her yılı, her sarsıntıyı ve her ihmali kendi diliyle kaydeder. Üstelik bu kayıt ne unutulur ne de silinir; yalnızca taşınır. Bir genetikçi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: İnsan genomu sandığımız gibi sessiz ve edilgen bir yapı değildir. Aksine yaşamla sürekli temas halinde olan, çevresel ve duygusal girdilere hassasiyetle yanıt veren dinamik bir sistemdir.

Bugün “sağlık” kavramını yeniden düşünmemizin nedeni de tam olarak budur. Sağlık artık yalnızca hastalıkların yokluğu değil; hücrelerin zamanı nasıl yaşadığı, nasıl yıprandığı ve neleri hatırladığıyla ilgilidir.

Bu noktada telomerler devreye girer. Kromozomlarımızın uçlarında yer alan ve her hücre bölünmesinde biraz daha kısalan bu yapılar, biyolojik ömrümüzün en dürüst göstergelerinden biridir. 2009 Nobel Tıp Ödülü’ne konu olan telomer ve telomeraz mekanizmaları, yaşamın rastlantısal değil; ölçülen ve azalan bir süreç olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Eskilerin “hararet-i gariziye” dedikleri o doğuştan gelen hayat ısısı, bugün laboratuvarlarda telomer boyuyla ölçtüğümüz biyolojik gerçekliğin başka bir ifadesidir. Telomerler tükendiğinde hücre durur; pazarlık da erteleme de yoktur.

Bilimsel literatür özellikle son yirmi yılda telomer kısalmasının yalnızca kronolojik yaşla değil, stres, travma ve sosyal kopuşlarla da doğrudan ilişkili olduğunu göstermiştir. Elizabeth Blackburn ve Elissa Epel’in çalışmaları, yoğun psikososyal stres altında yaşayan bireylerde telomer boyunun biyolojik olarak yıllar öncesinden kısaldığını ortaya koyuyor.

Bu durum, zamanın hücreler tarafından farklı yaşandığının somut kanıtıdır. Daha çarpıcı olan ise şudur: Telomerleri yıpratan şey yalnızca fiziksel zorluklar değildir. Duygusal yalnızlık, çözümlenmemiş kırgınlıklar, uzun süren sessizlikler ve sosyal bağların kopuşu da hücresel yaşlanmayı hızlandırır. Laboratuvarda gözlemlediğimiz bu moleküler yıpranma, çoğu zaman insan ilişkilerindeki ihmallerin biyokimyasal karşılığıdır.

Toplumsal travmalar söz konusu olduğunda bu gerçek daha görünür hale gelir. Depremler gibi sarsıcı olaylar yalnızca şehirleri ve yapıları değil, insanların biyolojik dengesini de etkiler. Epigenetik çalışmalar; yoğun korku ve çaresizlik anlarının genom üzerinde kalıcı izler bırakabildiğini, hatta bu izlerin kuşaklar boyunca aktarılabildiğini göstermektedir. Buna “kuşaklararası epigenetik miras” diyoruz. Bir travma anında insanın beklediği şey yalnızca fiziksel yardım değildir.

Görülmek, hatırlanmak ve yalnız olmadığını hissetmek hayati önemdedir. Hasarlı binaların gölgesinde sessizce bekleyen bir yaşlının gözlerindeki o “görülme” arzusu yalnızca psikolojik bir beklenti değil; hücrelerin hayata tutunmak için ihtiyaç duyduğu moleküler bir yakıttır.

Bu temas sağlanmadığında travma yalnızca zihinde değil, hücresel hafızada da yerini alır. Hücreler, hayati bir sarsıntı sırasında beklenen sosyal karşılığı bulamadığında bu eksikliği biyolojik bir kayıt olarak tutar. Yıkılan binalar yeniden inşa edilebilir; fakat hücresel hafızaya kazınan “orada olunmama” duygusunun kolay bir telafisi yoktur. Bu yüzden travma yalnızca yaşanan olaylarla değil, yaşanırken kurulamayan bağlarla da ilgilidir.

Burada mesele biyolojinin ötesine geçer ve varoluşsal bir boyut kazanır. Heidegger’in “ölüme doğru varlık” olarak tanımladığı insan, aslında her hücre bölünmesinde bu gerçeği yeniden deneyimler. Hücrelerimiz zaman karşısında son derece dürüsttür: Azalır, yıpranır ve durur. Buna rağmen insanlar statülerin, hiyerarşilerin ve sosyal mesafelerin arkasına saklanarak zamanı savurganca harcayabilmektedir. Oysa bilimsel veriler nettir: Samimi sosyal bağlar, empatik ilişkiler ve gerçek temas telomerler üzerinde koruyucu etki yaratır. Nezaket biyolojik açıdan bir lüks değil, hücresel bir gerekliliktir.

Gerçek entelektüel seçkinlik, makamların ya da unvanların sağladığı mesafede değil; bir başka insanın varlığına zamanında tanıklık edebilme becerisinde gizlidir. Bu mesele ne bir makam kavgası ne de bir hiyerarşi tartışmasıdır. Bu, her türlü unvanın ötesinde, aynı biyolojik kum saatini taşıyan insanların birbirine karşı sorumluluğudur. Çünkü telomerler kısalırken geriye kalan en anlamlı şey, vaktinde kurulmuş bağlardır.

Hücrelerimiz bir kum saati gibi sessizce boşalırken, bir sabah uyanıp da sevdiklerimizi, değer verdiklerimizi ya da ortak bir insanlık zeminini “bulamamak”, yaşamın en ağır kayıplarından biridir. Ölüm saat kullanmaz; fakat beden zamanı çok iyi bilir. Bu yüzden sonunda sorulması gereken tek bir soru vardır:

Zaman varken, orada mıydık?