Tıbbi komplikasyon ile hekim kusurunun birbirinden ayrılması gerektiğine dikkat çekilirken, bilirkişi incelemesi tamamlanmadan uygulanan tutuklama tedbirinin ölçülülüğü sorgulanıyor.
Şanlıurfa’da özel bir hastanede sezaryenle doğum yaptıktan sonra sağlık durumu ağırlaşan Edanur Yaman, ileri tetkik ve tedavi amacıyla Harran Üniversitesi Hastanesine sevk edildi. Yoğun bakımda tedavi altına alınan 27 yaşındaki anne, yapılan müdahalelere rağmen yaşamını yitirdi. Olayın ardından başlatılan soruşturmada kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Dr. Münevver Zehra Davutoğlu, “taksirle ölüme neden olma” suçlamasıyla tutuklandı.
Genç bir annenin yaşamını yitirmesi, kuşkusuz bütün yönleriyle araştırılması gereken ağır ve acı bir olaydır. Ancak ölümün doğum sonrasında gerçekleşmiş olması, tek başına doğumu gerçekleştiren hekimin kusurlu olduğunu göstermiyor.
Komplikasyon ile malpraktis aynı şey değil
Doğum sırasında veya sonrasında ağır kanama, gebeliğe bağlı hipertansiyon, emboli, enfeksiyon ve pıhtılaşma bozuklukları gibi ani ve ölümcül tablolar gelişebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü, doğum sırasında ya da sonrasında meydana gelen kanamaların anne ölümlerinin başlıca nedenlerinden biri olduğunu; emboli, enfeksiyon ve hipertansif hastalıkların da önemli ölüm nedenleri arasında bulunduğunu bildiriyor.
Bu komplikasyonların ortaya çıkması, otomatik olarak hekimin hata yaptığı anlamına gelmiyor. Hukuki ve tıbbi sorumluluğun belirlenebilmesi için komplikasyonun öngörülebilir olup olmadığı, zamanında fark edilip edilmediği, gerekli müdahalelerin yapılıp yapılmadığı ve sevk sürecinde gecikme bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır.
Asıl soru “Hasta neden öldü?” kadar, “Tıbbi standartlara aykırı bir uygulama yapıldı mı?” sorusudur.
Bilirkişi raporu olmadan kusur belirlenemez
Bir doğum sonrası ölüm dosyasında ameliyat kayıtları, anestezi belgeleri, laboratuvar sonuçları, kanama miktarı, kullanılan ilaçlar, yoğun bakım süreci ve sevk zamanlaması birlikte incelenmelidir.
Hekimin kişisel kusuru ancak kadın hastalıkları ve doğum, anesteziyoloji, yoğun bakım ve gerektiğinde adli tıp uzmanlarından oluşan yetkin bir bilirkişi heyetinin değerlendirmesiyle ortaya konulabilir.
Dosyada henüz ölümün kesin nedeni ve hekime yüklenebilecek somut tıbbi kusur kamuoyuna açıklanmış değil. Buna rağmen doğrudan tutuklama tedbirine başvurulması, “komplikasyon yaşandıysa doktor suçludur” şeklinde tehlikeli bir algıya zemin hazırlıyor.
Tutuklama ceza değil, istisnai bir tedbirdir
Tutuklama, kişinin suçlu ilan edilmesi ya da cezalandırılması anlamına gelmez. Yargılamanın sağlıklı biçimde yürütülmesi amacıyla başvurulan geçici bir koruma tedbiridir.
Hekimin sabit ikametgâhının bulunması, mesleğinin ve kimliğinin belli olması, delillerin büyük bölümünün hastane kayıtlarından oluşması gibi koşullar dikkate alındığında; adli kontrolün neden yetersiz kalacağı ve tutuklamanın neden zorunlu görüldüğü açık biçimde ortaya konulmalıdır.
Ölümle sonuçlanan her sağlık olayında bilirkişi incelemesi tamamlanmadan hekimlerin cezaevine gönderilmesi, tutuklamayı istisna olmaktan çıkarıp fiilî bir cezaya dönüştürebilir.
Bu yaklaşım sağlık hizmetini de etkiler
Hekimler elbette hukukun dışında değildir. İhmal, gecikme veya açık bir tıbbi standart ihlali varsa bunun bağımsız biçimde araştırılması ve sorumluların yargı önünde hesap vermesi gerekir.
Ancak kaçınılmaz komplikasyon ile tıbbi hata birbirine karıştırılırsa bedelini yalnızca hekimler ödemez. Riskli hastaların kabul edilmek istenmemesi, daha fazla gereksiz tetkik yapılması ve hastaların hızla başka merkezlere sevk edilmesi gibi savunmacı tıp uygulamaları yaygınlaşabilir.
Şanlıurfa’daki acı olayın bütün yönleriyle aydınlatılması, hem yaşamını yitiren Edanur Yaman’ın ailesinin hem de suçluluğu henüz kesinleşmemiş hekimin hakkıdır.
Adalet, acının büyüklüğüne göre değil; somut delile, bilimsel incelemeye ve kişisel kusura göre karar vermelidir.




