Sağlık ile ilgili ergoterapi, fizyoterapi ve hemşirelik gibi farklı meslek alanlarında psikososyal rehabilitasyon gibi derslerin yürütücüsü Prof. Dr. Hülya YÜCEL hocamız diyor ki!
Danışan ya da hasta yakınları ile iletişimde hem etik, hem duygusal, hem de pratik bir çerçeve çizelim. Hastalık bireyde başlar, etkisi aileye yayılır. Bakım çoğu zaman ailede devam eder. Bireyi ailesiyle birlikte ele alan sağlık hizmeti güvene dayalıdır ve süreklilik gösterir. “Ben anlatırım, siz dinlersiniz” bakış açısı eski modeldir. Yeni olanı, hasta ve bakım verenleriyle işbirliğine dayalı, ortak karar alınan modeldir, yani burada “güçlendirilmiş aile” vardır. Günümüzde konuşmak; bilgi vermek, talimatlar, tıbbi terminoloji ve tek yönlü iletişime dayalı bir davranış oldu. Anlaşmak ise dinlemek, kaygıyı fark etmek, değerleri anlamak, ortak hedefler belirlemek, demektir.
Terapilerde aileye nasıl bakılır?
Terapi “Kim haklı” diye sormaz, şuna bakar: “İlişki nasıl işliyor”
Sorun kişide değil, etkileşimdedir. Her davranışın altında bir ihtiyaç vardır. Aileler bilgi eksikliği, kültürel inançları ya da önceki kötü deneyimleri sebepleriyle dirençli görünebilirler. Bu direnç saygısızlık değildir, çoğu zaman korkudur. Aileyi/bakım vereni dışlamak, “Zamanım yok” demek sık yapılan bir hatadır. Bu durumda ne yazık ki tedaviye uyum azalır. Ailenin korkusu ve endişeleri dinlenirse, bilgi anlaşılır sunulursa, kararlar birlikte alınırsa tedavide başarı şansımız artar.
Temel ilkemiz şu olmalıdır: Hasta yakını bizim için belirsizlik ve kaygı yaşayan bir paydaştır. Hasta ve yakınlarına bilgi vermeden önce duygularını göremezseniz, verdiğiniz bilgi duyulmaz. Dolayısıyla onlara şunu hissettirmeliyiz: “Kaygılı olduğunuzu görüyorum.” ya da “Bu durumun sizi zorladığını fark ediyorum.”
Savunmaya geçmeden dinleyiniz. Hasta ve yakınlarının yükselen sesi çoğu zaman saldırı değil, çaresizliktir. Söz kesmeyin, göz teması kurun, arz ettiği durumunu kısaca ona geri yansıtın. “Doğru mu anlıyorum, bekleme süresi sizi endişelendiriyor?” gibi.
Net, sade ve dürüst konuşunuz. Tıbbi jargon güven vermez, kafa karıştırır. Karşıdakinin sosyokültürel düzeyine uygun, anlaşılır, kısa cümleler kurunuz. Günlük basite indirgenmiş bir dil kullanınız. Bilinmeyeni saklamayınız. Şu ifadeler yerinde olur: “Şu an kesin konuşamayız, şu ihtimalleri izliyoruz.”
Umut verirken gerçekçilikten kopmayınız. Yanlış umut güven kaybettirir; gerçekçi umut güçlendirir. Örneğin; “Her şey düzelecek” değil; “Elimizden geleni yapıyoruz ve süreci yakından takip ediyoruz” demek daha yapıcıdır.
Sınır koyunuz, bu arada empatiyi, hoşgörü ve alçakgönüllülüğü elden bırakmayınız. Sınır koymak sertlik değil, profesyonelliktir. Örneğin; “Bu konuda şu an daha fazla bilgi veremem.” “Haklı olarak bilmek istiyorsunuz; şu an paylaşabileceğim bu kadar.”
Beden dili ve ses tonunun gücünü unutmayınız. Ne söylediğinizden çok, nasıl söylediğiniz hatırlanır. Ayakta aceleyle konuşmamak, yumuşak ama net bir ses tonu ve açık beden dili etkili olur.
Görüşmenin sonu, güvenin başlangıcı olabilir. “Gelişme olduğunda sizi bilgilendireceğiz.” “Sorunuz olursa şu kanaldan ulaşabilirsiniz.” yaklaşımı hoş olur.
Hatırda kalsın: Aile gelecektir, güçlü aile güçlü toplum demektir. Hangi sağlık profesyoneli olursanız olun aileyle karşılaşacaksınız. İletişim klinik beceri kadar önemlidir. Hasta yakınları ile iyi iletişim, tıbbi bir beceri değil; insani bir zorunluluktur. Aileyle iletişim mükemmel olmak zorunda değildir, onarılabilir olsun. Son sözüm; aile ile konuşmak yetmez, aile ile anlaşmak gerekir.