Ölüm, siyah peleriniyle değil, koltuk altlarındaki kara şişliklerle geldi. Adına ‘Kara Ölüm’ dediler.
541 yılının yazı, İstanbul, kapısına dayanan misafirinin yüzünü henüz görmüyordu. Bu misafir, ne bir fatih ne bir elçiydi; sessiz, görünmez ve acımasız ve ölümcüldü.
Veba, bir bakterinin adı değil, bir çağın kâbusuydu. Vücutta 'hıyarcık' adı verilen kara, irin dolu şişliklerle kendini ele veren ve ölümü yayan bir illetti.
Tarihçi Prokopios, Savaşlar Tarihi adlı eserinde bu dönemi "insanlığın neredeyse tamamen yok oluşunun başlangıcı" olarak kaydeder.
Salgın o kadar hızlı yayılıyordu ki, Doğu Roma’nın başkentinde günde 5.000 ila 10.000 kişi hayatını kaybediyordu.
Ölüleri gömecek yer kalmadı; surların dışına açılan dev çukurlar, insan yığınlarıyla dolup taşıyordu.
Hatta Prokopios, ölülerin denize atıldığını ve dalgaların cesetleri kıyıya geri getirdiğini yazıyordu.
Roma hukukunu kodlayıp Ayasofya'yı yükselten İmparator Justinianus da, tarihin karşısına çıkardığı en küçük ve en ölümcül düşmana yakalanmıştı.
Tarihçi Lester K. Little'ın da altını çizdiği gibi, Jüstinyen Vebası, antik Akdeniz dünyasının ekonomik ve sosyal omurgasını kırdı.
Salgın, ticaret yollarının kalbine yerleşerek Akdeniz'deki hububat, zeytinyağı ve şarap ticaretini felç etti.
Kentler arasındaki bağlar koptu, pazar yerleri boşaldı. Bu ekonomik çöküş, zaten kavimler göçünün başlattığı istilalar ve siyasi istikrarsızlıkla sarsılmış olan antik dünya ekonomisine son darbeyi vurdu.
Nüfusun tahmini %40'ının yok olması, tarımsal üretimi durma noktasına getirdi.
Tarlalar ekilmez oldu, bağlar bakımsız kaldı. Salgının tekrarlayan dalgaları (541-549 arasında ve sonrasında) toplumun yeniden toparlanma şansını elinden aldı.
İnsanlığın ortak hafızasına, kaçınılmaz bir kader duygusu işlendi.
Bu psikolojik kırılma, antik dünyanın iyimser ve rasyonel dünya görüşünü derinden sarstı.
Antik medeniyet, kentler üzerine kuruluydu. Veba, kentleri ölüm tuzaklarına dönüştürerek bu modeli yıktı.
Hayatta kalan birçok insan, kentleri terk ederek kırsal alanlara, malikanelere sığındı.
Bu göç, kent kültürünün gerilemesine ve feodal benzeri, kapalı kırsal toplulukların güçlenmesine zemin hazırladı.
Antikitenin "kentli vatandaş" ideali, yerini korunma içgüdüsüyle bir araya gelen küçük topluluklara bıraktı.
Koronavirüs, 21. yüzyılın 'Kara Ölüm'ü olmasa da aynı içgüdüyü tetikledi: Şehrin kalabalığından, virüsün bulaşıcılığından korkup, doğaya ve açık alanların güvenliğine sığınmak…
Salgın, Hıristiyanlığın yükselişinde kritik bir rol oynadı. Geleneksel Roma dininin ve felsefi akılcılığın bu felaketi açıklayamaması, insanları dini açıklamalara yöneltti.
Bu dönemde, aziz kültleri, mucizelere duyulan inanç ve günahkârlık-kefaret retoriği güç kazandı.
İnsanlar, bu dünyanın geçiciliğine ve öte dünyanın önemine daha fazla vurgu yapmaya başladı.
Kilise, bu kriz anında hem bir teselli kaynağı hem de sosyal bir organizasyon merkezi olarak otoritesini pekiştirdi.
Bunun yanında farklı tepkiler de ortaya çıkıyordu.
Çaresizlikten doğan flagellantlar (kırbaççılar), 14. yüzyıl Avrupası'nın en ürpertici ve çarpıcı manzaralarından birini oluşturuyordu.
Norman Cohn'un The Pursuit of the Millennium (Binyılın Peşinde) adlı çalışmasında belgelediği üzere, bu kendini cezalandıran dindar gruplar, köyden köye, kasabadan kasabaya sessiz bir alay halinde yürüyordu.
Çıplak üst bedenlerini, ucunda demir parçaları olan kırbaçlarla ölesiye dövüyor, dualar ve ilahiler eşliğinde kendi kanları içinde yürüyorlardı. Her bir darbe, Tanrı'nın gazabını yatıştırmak, günahlarının kefaretini ödemek içindi.
Ancak bu kanlı ayin, sadece bir ibadet değildi; Kilise'nin otoritesine karşı sarsıcı bir meydan okumaydı. Çünkü flagellantlar, papazların aracılığına ihtiyaç duymadan, doğrudan Tanrı ile bedenleri aracılığıyla bir hesap görüyordu.
Jüstinyen Vebası, böylece yalnızca insanları değil, bir uygarlığın ruhunu da toprağa gömdü.
Antik dünyanın ışıklı forumları, felsefi tartışmaları ve Akdeniz’in birbirine bağlı ticaret ağı, yerini yavaş yavaş kilisenin çan seslerine, feodal toprakların duvarlarına ve Tanrı’nın gazabına dair derin bir korkuya bıraktı.
Ancak bu, yalnızca bir provaydı. Mikrop, okyanusların ve çöllerin ardında pusuya yatmış, daha büyük ve daha karanlık bir hamle için bekliyordu.
541 yılının kâbusu, 1347’nin kapısını çalmak üzereydi…