Ekim 1347. Kefe Kuşatması’ndan kaçan Ceneviz kadırgaları, Sicilya’nın Messina Limanı’na yanaştığında, taşıdıkları en ölümcül yükü geminin ambarına hapsetmek mümkün değildi: Yersinia pestis. (veba)
Tarihin en büyük demografik felaketi başlıyordu. Bu görünmez düşman, yalnızca bedenleri değil, Orta Çağ’ın ruhunu ve kurulu düzenini de yerle bir edecekti.
Venedik, Cenova, Marsilya, Paris, Londra, Hamburg derken, her liman bir sonraki şehrin mezar taşı oldu.
Toplumun çözülüşünü Sienalı tarihçi Agnolo di Tura, beş çocuğunu toprağa veren bir baba olarak şöyle tasvir ediyordu: “Ölüm öylesine yakıcı ve acımasızdı ki, baba oğlunu, anne kızını, kardeş kardeşini terk ediyordu.”
Toplumsal bir çılgınlık hakimdi: “Hiç kimse komşusunun ölümü için ağlamadı, çünkü herkes kendi ölümünün geleceğinden korkuyordu.” Bu, sadece bir salgın değil, bir medeniyet kriziydi.
O dönemin hakim tıp anlayışı, hastalığı “bozulmuş hava” (miazma) veya vücut sıvılarındaki dengesizlikle açıklıyordu.
Geleneksel tedaviler trajikomik bir çaresizlik sergiliyordu: Şehirden kaçmak, yangınlar yakmak, değerli taşlar taşımak… “Veba Üzerine Konsilium” risalesini yazan Gentile da Foligno da öğütlerini uygulayamadı; 1348’de aynı salgında can verdi.
Tedaviler ise çoğu zaman ölümü hızlandırmaktan başka işe yaramıyordu. Kan alma ve çıban açma, enfeksiyonu kana yayarak hastayı kurtaracağı yere daha hızlı ölüme götürüyordu. Çaresizlik, insanları mistik formüllere yöneltti. İşte bu noktada, tarihin en meşhur “panzehir”i tiryak sahneye çıktı.
Tiryak, onlarca egzotik maddenin (afyon, ezilmiş engerek yılanı, zümrüt tozu, onlarca baharat) yıllarca fermente edilmesiyle hazırlanan, her derde deva olduğuna inanılan efsanevi bir iksirdi.
Afyon içeriğiyle hastanın acısını ve korkusunu dindiriyor, bu sayede “etkili” olduğu sanılıyordu. Oysa tiryak, vebaya karşı hiçbir bilimsel etkisi olmayan, ancak otoriteye (Galen) ve büyülü düşünceye duyulan güvenin somutlaşmış haliydi.
Pahalı ve nadirdi; şifadan çok bir statü sembolüydü. Veba karşısındaki mutlak başarısızlığı, skolastik tıbbın iflas belgesi oldu.
Tam bu çaresizlik anında, Endülüs’ten yükselen sesler yeni bir yol işaret etti. İbnü’l-Hatip, hastalığın “temas ve bulaşma yoluyla yayıldığını” savunurken, İbn Hâtıme hastalığın ilk klinik tanımını yapıyordu.
Bu, körü körüne otoriteye bağlılıktan, gözlem ve deneyime (ampirizme) doğru kritik bir kaymaydı.
Galen’in ve devrin ünlü tıpçılarının kitapları yetersiz kalınca, pratik çözümler hayati önem kazandı. Venedik ve Ragusa şehirlerinin başlattığı karantina, modern halk sağlığının ilk adımıydı.
Kilisenin zayıflayan otoritesi, kadavra diseksiyonlarının önünü açtı; bu, Rönesans anatomisinin temeli olacaktı. Teorik eğitimin çöktüğü yerde, hasta başında yapılan klinik eğitim fikri filizlendi.
Veba salgını sonucunda nüfusun %30-60'ının yok olmasıyla Avrupa'nın demografisi altüst oldu. İşgücü kıtlığı, işçi ve zanaatkarlara pazarlık gücü verdi, ücretler katlandı. toprak kiraları düştü. Feodal sistemin ekonomik temeli çatırdadı.
Miraslar az sayıda kişiye kaldı; hayatta kalan zanaatkârlar ve tüccarlar zenginleşti. Bu yeni sermaye, Medici ve Strozzi gibi ailelerin himayesinde sanata, mimariye ve bankacılığa aktı.
Kiliselerde okunan dualar salgını durduramayınca kilisenin ilahi koruma iddiasını yok oldu. Bu, otoritenin sorgulanması ve bireyin dünyevi hayata yönelmesi için dev bir adımdı.
Dans Macabresi fresklerindeki iskelet, papanın da çiftçinin de elinden tutup dans ediyordu: “Ölüm herkesi eşitler.” Bu görüntü, dünyevi ünvan ve servetin anlamsızlığını haykırıyor, Memento Mori (ölümü hatırla) felsefesini yayıyordu.
Edebiyat bu travmayı dönüştürdü. Boccaccio, Decameron’da vebanın yarattığı ahlaki çöküşü anlatırken, insan zekâsını ve hayatta kalma iradesini kutladı.
Petrarca, sevdiklerini vebaya kaybedişini, dünyevi aşktan manevi arayışa, bireysel yastan evrensel hakikat sorgulamasına evrilen şiirlerinin merkezine yerleştirdi.
Kara Ölüm, Avrupa’yı tarihin en karanlık tünelinden geçirdi. Ancak bu tünelin sonunda, beklenmedik bir aydınlık vardı.
Salgın; Bilimde otoriteyi değil, gözlem ve eleştiriyi yüceltti. Ekonomide feodaliteyi çökertip, burjuvaziyi ve sermaye birikimini güçlendirdi.
Düşüncede kilisenin mutlak hakimiyetini kırarak, bireyci ve dünyevi bir hümanizmin yolunu döşedi. Sanatta gerçekçiliğe ve insan duygusunun derinliklerine yöneltti.
Dolayısıyla, Rönesans’ın parlak ışığı, bir anlamda Kara Ölüm’ün küllerinden doğdu. Çaresizlik, eleştirel düşünceyi ateşledi. Yıkım, yeni bir düzenin inşasının temelini attı.
Ölümün gölgesi, yaşamı ve insan potansiyelini daha değerli kıldı.
Kriz anları, tarihin laboratuvarlarıdır. 1347'nin o karanlık deney tüpünde, Orta Çağ'ın dogmaları çözüldü; yerine gözlem, eleştiri ve insan aklının kristalleri çöktü.
Her yıkım, yeni bir varoluşun kimyasal formülünü gizler.
Bugünün pandemileri de, dünün vebası gibi, bize şu kadim denklemi hatırlatıyor: Büyük yıkımlar, ancak büyük dönüşümlerle dengelenebilir. Bilimin zaferi, her zaman yenilmiş inanışlarının mezarlığında filizlenir."
Doğu'nun minareleri, Batı'nın çan kuleleriyle aynı kara bulutun altında yükseliyordu: Peki İslam medeniyeti, tarihin bu en ölümcül misafirini nasıl karşıladı? İşte bir sonraki yazımızda, İbn Hâtıme'nin klinik gözlemlerinden İbnü'l-Hatip'in bulaşma tespitine, İslam dünyasının salgınla imtihanının şaşırtıcı hikâyesini okuyacaksınız.