Hastanelerin gecesi başka olur.
Gündüz kalabalığında fark edilmeyen sesler gece büyür, monitör bipleri daha keskin duyulur, koridor ışıkları daha soğuk görünür, kahve daha sert gelir. Saat ilerledikçe dış dünya yavaş yavaş sessizleşirken hastane kendi zamanında yaşamaya devam eder. Özellikle pediatri servisleri…
Çünkü çocuk hastalıklarının saati yoktur. Bilinmezlikleri ve anilikleri çoktur
Ateş gece yükselir. Nefes darlığı en çok sabaha karşı korkutur insanı. Kusmalar, havaleler, ağlamalar, endişeli ebeveynler… Gece ilerledikçe servis yalnızca hastaların değil, kaygının da toplandığı bir yere dönüşür.
Bir pediatri nöbeti tam olarak neye benzer, bunu anlatmak zordur. Çünkü mesele sadece yorgunluk değildir. Uykusuzluk hiç değildir. Bir pediatri nöbeti bazen insanın mesleğiyle, vicdanıyla ve kendi sınırlarıyla baş başa kaldığı çok uzun bir gecedir.
Nöbet genellikle akşamüstü başlar. Gündüz ekibi hastaları anlatır. Dosyalar devredilir, notlar alınır, eksik tetkikler tamamlanır. Daha ilk saatlerde poliklinikten yatırılan hastalar gelir, serumlar, tedaviler düzenlenir, konsültasyonlar yazılır. İlk saatler biraz karmaşıktır. Hareketlidir.
Ve sonra gece başlar.
Acil servisten telefonlar gelmeye başlar.
“Hocam, 2 yaş ateş yüksekliği.”
“Hocam, satürasyonu düşüyor.”
“Hocam, havale geçirmiş.”
Bir süre sonra zaman kavramı kaybolur. Saat kaçtır bilinmez. Çünkü hastanede gece lineer ilerlemez, bazen dakikalar geçmez, bazen bir saat tek nefeste tükenir.
Pediatri nöbetlerinin en zor tarafı çoğu zaman çocuklar değildir aslında. Çocuklar bazen düşündüğümüzden çok daha güçlüdür. En zor taraf ailelerin gözleri, istekleri, beklentileridir.
Çocuğu nefes alamayan bir annenin bakışı…
Yoğun bakım kapısında sessizce bekleyen bir babanın çaresizliği…
Ateşi düşmeyen çocuğunun başında sabaha kadar oturan bir annenin korkusu…
Tıp fakültesinde bunlar öğretilmez.
Hiçbir ders notunda, “Bir anne ağlarken ne söylemelisiniz?” yazmaz. Hiçbir staj kitabında, “Kendi yorgunluğunuzu nasıl saklarsınız?” başlığı yoktur.
Ama nöbetler öğretir.
Bir çocuk muayene edilirken bazen yalnızca stetoskop kullanılmaz. Ses tonu da önemlidir. Çünkü pediatri yalnızca hastalık tedavi etmek değildir. Aynı zamanda korkuyu azaltmaya çalışmaktır. Gece saat üçten sonra hastaneler farklı bir atmosfere bürünür. Koridorlar sessizleşir ama zihnin içi gürültülü hale gelir. Bilgisayar ekranının ışığı yüzünüze vururken bir yandan order yazılır, diğer yandan ertesi gün sunulacak hastalar düşünülür.
Soğumuş kahveler masalarda birikir.
Kısa süreli sessizlikler olur bazen. Servis sakinleşir. Hemşire bankosunda birkaç dakikalık nefes alanı oluşur. İşte o anlarda insan yorgun olduğunu fark eder. Sırt ağrısını, göz yanmasını, kaç saattir hiçbir şey yemediğini…
Ama o sessizlik uzun sürmez.
Bir monitör alarm verir.
Bir çocuk ağlamaya başlar.
Acil servis yeniden arar. Bir anne gelir, soru sorar. Aslında gün içinde o soruyu defalarca sormuştur. Ama bazen farklı bir yanıt duyar mıyım diye sorar.
Ve herkes kaldığı yerden devam eder.
Pediatri nöbetlerinde insan bazen çaresizlik hissini de öğrenir. Her hastayı hemen iyileştiremeyeceğini. Her ateşin aynı gece düşmeyeceğini. Her çocuğun yüzünün sabaha gülümseyerek dönmeyeceğini.
Bazı geceler ağır geçer.
Yoğun bakım devri gereken hastalar olur. Solunumu kötüleşen çocuklar olur. Laboratuvar sonucunu beklerken dakikaların ağırlaştığı anlar olur.
İşte o zaman hekimlik yalnızca bilgiyle yürüyen bir şey olmaktan çıkar. Çünkü bazı anlarda en çok gereken şey sakin kalabilmektir. Belki de pediatri nöbetlerinin insana öğrettiği en önemli şey budur: Sakin kalabilmek.
Sabaha karşı hastaneler en kırılgan zamanlarını yaşar. İnsan bedeni uykusuzluğa teslim olmaya başlar. Camlardan hafif bir gün ışığı sızarken servis hâlâ ayaktadır.
Bir çocuk serum askısıyla koridorda yürür.
Bir anne sandalyesinde uyuyakalmıştır.
Nöbetçi doktor bilgisayar başında dosya tamamlıyordur.
Ve dışarıdaki dünya bütün bunlardan habersiz şekilde güne başlamaktadır.
Belki de hastanelerin en garip yanı budur.
Bir yerde insanlar işe yetişmeye çalışırken başka bir yerde bir çocuk ilk nefesini almaktadır.
Bir yerde kahvaltı hazırlanırken başka bir yerde bir monitör alarm vermektedir.
Hayat, hastane duvarlarının içinde ve dışında aynı anda farklı şekillerde akmaya devam eder.
Sabah viziti yaklaştığında nöbetin sonuna gelinir. Ama insanın enerjisi çoktan tükenmiştir. Buna rağmen son hastalar değerlendirilir, son orderlar yazılır, son notlar tamamlanır. Sabah enerjisi ile gelen çalışma arkadaşlarına nöbet devredilir. Gece yaşananlar her hasta özelinde tek tek anlatılır.
Nöbet çıkışlarında insan bazen garip bir sessizlik hisseder. Hastane kapısından çıkınca şehir normal görünür ama siz aynı siz değilsinizdir. Eve giderken boş sokaklar, yeni açılan simitçiler, sabah serinliği… Hepsi başka görünür.
Çünkü bir gecede onlarca hikâyeye dokunmuşsunuzdur. Bazı geceler hastaneden sadece yorgun çıkmazsınız. Biraz eksilmiş, biraz büyümüş, biraz da değişmiş çıkarsınız.
Kimi zaman bir çocuğun “teşekkür ederim doktor abla” demesi kalır akılda.
Kimi zaman ateşi düşen bir bebeğin rahat nefesi…
Kimi zaman sadece sabaha kadar mücadele etmiş olmanın ağırlığı…
Pediatri nöbetlerinden geriye tam olarak ne kalır bilmiyorum.
Ama insan zamanla şunu anlıyor:
Bazı meslekler yalnızca yapılmaz, yaşanır. Pediatri de onlardan biri. Çünkü insan, her nöbette biraz daha yorulsa da bir çocuğun iyileşmesine tanıklık etmenin verdiği anlamdan kolay kolay vazgeçemez. Ve belki de bütün yorgunluğa rağmen ertesi gün yeniden hastaneye dönmemizin nedeni tam olarak budur.