Bir video, birkaç iddialı cümle ve altına eklenen yüzlerce umut dolu yorum… “Kenevirle kanser tamamen iyileşti” diyorlar. Kimisi bir yakınının hikâyesini anlatıyor, kimisi “doktorlar söylemez ama gerçek bu” diye ekliyor. Peki gerçekten öyle mi? Tıp on yıllardır çözemediği bir hastalığın şifresini, sosyal medyada paylaşılan birkaç damla yağla mı çözdü? Yoksa biz, çaresizliğin en savunmasız anında, gerçeği değil umudu mu paylaşıyoruz?

Bu yazının ana fikri çok net: Kenevir kanseri tedavi eden bir mucize değildir; ancak belirli durumlarda destekleyici bir araç olabilir. Bunu söylemek, ne bilimi küçümsemek ne de hastaların umudunu kırmak anlamına gelir. Aksine, umudu sahici bir zemine oturtma sorumluluğudur.

Kanser, tek bir hastalık değildir. Bir isim altında toplanmış onlarca farklı biyoloji, yüzlerce farklı seyir, binlerce farklı hasta vardır. Bir akciğer kanseriyle bir lösemiyi, bir meme tümörüyle bir beyin tümörünü aynı cümlede “tamamen iyileştirdi” demek, tıbbi cehaletten önce insani bir hoyratlıktır. Çünkü bu cümle, tedavi gören milyonlarca insana şunu fısıldar: “Ya sen yanlış yolu seçtin ya da yeterince inanmadın.” Oysa kanser, inançla değil; bilgiyle, disiplinle ve sabırla yönetilen bir süreçtir.

Kenevir meselesine gelince… Bilim bu bitkiyi görmezden gelmiyor, romantize de etmiyor. Kenevirin içindeki bazı bileşenlerin, özellikle belirli laboratuvar çalışmalarında, kanser hücreleri üzerinde etkiler gösterdiği biliniyor. Hücre kültürlerinde, hayvan deneylerinde, kontrollü ve sınırlı koşullarda… Fakat laboratuvarda görülen bir etki ile insan bedeninde ortaya çıkan sonuç arasında dağlar kadar fark vardır. Bir hücre hattını baskılamak, bir insanın hayatını kurtarmak demek değildir.

Bugün elimizdeki bilimsel tablo şunu söylüyor: Kenevir ve türevleri, kanseri ortadan kaldıran bir tedavi değildir. Ancak bazı hastalarda ağrıyı azaltabilir, iştahı artırabilir, bulantıyı hafifletebilir, uykuya geçişi kolaylaştırabilir. Yani tedavinin yerine geçmez; tedavinin yükünü hafifletebilir. Bu fark hayati önemdedir. Çünkü biri “şifa” vaadi taşır, diğeri “yaşam kalitesi” hedefler.

Sorun tam da burada başlıyor. Sosyal medya, destekleyici etkiyi alıp mucizeye dönüştürüyor. “Kemoterapiyi bıraktı, kenevirle iyileşti” cümlesi kulağa güçlü geliyor. Ama bu cümlenin görünmeyen arka planında çoğu zaman şunlar var: Aynı anda başka tedaviler, tanısı netleşmemiş hastalıklar, geçici iyilik halleri ya da ne yazık ki doğrulanmamış hikâyeler. Tıpta tekil örnekler değil, tekrarlanabilir sonuçlar konuşur. Bir kişinin yaşadığını iddia ettiği şey, milyonların kaderini belirleyecek bir kanıt değildir.

Daha acı olanı söylemek zorundayım: Bu tür iddialar bazen doğrudan zararlıdır. Çünkü bazı hastalar, “doğal” olduğu söylenen bu ürünlere yönelip, kanıtlanmış tedavilerini geciktirebiliyor ya da tamamen bırakabiliyor. İşte o zaman mesele bir fikir tartışması olmaktan çıkar, hayati bir risk haline gelir. Kanser beklemez. Hücre, “bir de bunu deneyeyim” demenizi umursamaz.

Elbette burada bir başka gerçeği de teslim etmek gerekir. İnsanlar neden bu iddialara sarılıyor? Çünkü kanser, yalnızca bedeni değil; zihni, umudu ve sabrı da yoran bir hastalık. Tıp bazen soğuk, bazen mesafeli, bazen dili sert olabilir. Sosyal medya ise sıcak konuşur, sarar, “yalnız değilsin” der. Kenevir anlatıları, çoğu zaman bilimden çok bu duygusal boşluğu doldurur. İşte bu yüzden mesele sadece yanlış bilgi değil; eksik iletişim meselesidir.

Benim itirazım kenevire değil; keneviri hak etmediği bir tahtın üzerine oturtan sorumsuzluğa. Bir destekleyici yöntemi, ana tedavinin yerine koymak; bilimle değil, umutsuzlukla yapılan bir tercihtir. Ve umutsuzluk, en pahalı bedeli hastaya ödetir.

Şunu açıkça söyleyelim: Bilim, “hiçbir etkisi yok” demiyor. Ama “tamamen iyileştirir” de demiyor. İkisi arasındaki fark, bir kelime farkı değil; bir hayat farkıdır. Bu ayrımı silikleştiren her paylaşım, iyi niyetli olsa bile, tehlikelidir.

Bugün ihtiyacımız olan şey mucize arayışı değil; doğru bilgiyle güçlenmiş bir umut. Hekimiyle konuşan, tedavisini aksatmayan, destekleyici yöntemleri şeffaf ve kontrollü biçimde değerlendiren bir yaklaşım. Ne kör bir reddiye ne de sınırsız bir yüceltme.

Son söz şudur: Kanserle mücadelede en büyük düşman hastalığın kendisi değil; yanlış umutlardır. Umut, gerçekle temasını kaybettiği anda şifa olmaktan çıkar, yük olur. Peki biz, birbirimize gerçekten iyilik yapmak istiyorsak, hangisini paylaşmalıyız: hoşumuza giden masalı mı, hayat kurtaran gerçeği mi?